ÖNCE KUTSANAN SONRA MÜJDELENEN KENT

Cumhuriyet İstanbul'unun güzelliklerini birlikte yaşarken, bu kentin bir zamanlar Konstantin’in Kutsanmış, bir dönem Fatih’in Müjdelenen Şehri olduğunu bize hatırlatan İstanbul tarihi araştırmacısı Önder Kaya ile konuştuk...

Dünyaya gözlerini 13 Aralık 1974’de İstanbul’da açan Önder Kaya, ömrünün neredeyse tamamını Aksaray ve Fatih civarında geçirdi. Pertevniyal Lisesi’nden mezun olduktan sonra girdiği Marmara üniversitesi Fen-Edebiyat Tarih Fakültesi’ni 1997 yılında bitirdi. Aynı fakültede Ortaçağ tarihi alanında Eyyubiler üzerine hazırlamış olduğu çalışmayla yüksek lisansını tamamladı. 1999’dan beri çeşitli özel eğitim kurumlarında tarih dersleri veriyor.


Yazı hayatına 2003’de başladı. Bu tarihte “Murat Bardakçı ile Hürriyet Tarih” dergisinde ilk poopüler tarih temalı yazıları yayınlandı. İlerleyen yıllarda Toplumsal Tarih, Popüler Tarih, Müteferrika, Kültür, Gezgin gibi dergilerle Radikal, Şalom gibi gazetelere yazılar yazdı. Yeditepe yayınları ve Küre yayınlarından sekiz kitabı çıkan yazar, İstanbul üzerine birbiri ardına yayınladığı araştırma kitapları ile dikkatleri üzerine çekmeyi sürdürüyor.


İstanbul’un bilinmeyen ya da sadece tarih ehlince az bilinen olaylarını hem didaktik hem edebi bir dille hem de gazeteci gözüyle akıcı üslup kullanarak farklı bakış açılarından sunan yazar her geçen gün ününe ün katıyor…


Yazarın Fatih’in Müjdelenen Şehri adlı son kitabı Küre Yayınlarından neşredildi. Bu eser ilki geçtiğimiz Aralık ayında Konstantin’in Kutsanmış Şehri adıyla yayınlanan Üç Devrin İstanbul’u adlı  serisinin ikinci kitabı. Tahmin edeceğiniz gibi önümüzdeki aylarda bir de Cumhuriyet Dönemi İstanbul’unu ondan okuyacağız.


Önder Kaya ile yeni kitabı üzerine sıcağı sıcağına söyleştik:


> Klasik soru ile başlayalım: Tarihe olan düşkünlüğünüz neden?


> Esasen doğup büyüdüğüm ortamın bunda etkisi son derece fazla. Kendimi bildim bileli hep sur içinde yaşadım. 1976’da babamın askerlik görevi nedeniyle gittiğim Tatvan, 1999’da ise kendi askerlik vazifem için gittiğim Erzurum’u bir tarafa bırakırsanız hep eski İstanbul’da oturdum. Fatih ve Aksaray’da farklı muhitlerde büyüdüm. İlkokul ve ortaokulu burada okudum. Liseyi sur içinin köklü eğitim müesseselerinden Pertev Nihal Valide ya da meşhur söylenişle Pertevniyal Lisesi’nde bitirdim. Esasen tüm bunları söyledikten sonra sorunun cevabını da vermiş oluyorum. Böylesi bir kültür ortamında yetişmem tarihçi olmamda belirleyici oldu. Oyun oynadığımız mekânlar tarihi mezarlıklar, su haznesi kurumuş çeşmeler olunca ve biraz da çevrenle ilgilenip “bu nedir?” sorusunu sorunca gerisi geldi. Kör çeşmeler dedim de, ilköğretimi okuduğum İskender paşa ilkokulunun yanındaki caminin yeniçeri ortalarının ibadetine tahsis edilen cami olduğunu, yine Yeniçeri kışlalarına ev sahipliği yapan Etmeydanı’nın burası olduğunu üniversite yılarımda iken öğrendiğimde şok olmuştum. Bir diğer şaşkınlığım da caminin hemen yakınında bulunan ve su haznesi çöplük haline gelen, bizim de tepesine çıkarak oyunlar oynadığımız çeşmenin, Orta çeşme adıyla anıldığını ve Lale devrine son veren Patrona Halil isyanı sonrasında sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın  cesedinin burada asılarak teşhir edildiğini öğrendiğimde olmuştu. Hasılı bizim oyun mekanlarımız bile buram buram tarih kokuyormuş.


> İstanbul tarihine yönelmeniz de bu yüzden olmalı…


> Sanırım evet. Zira İstanbul’da özellikle sur içinde her sokağın, her külliyenin, her hazirenin size fısıldayacağı bir şeyler var. Yani etrafınızı biraz gezin, sokakların kendisi zaten kulaklarınıza bir şeyler fısıldamaya başlıyor. Bir de ben “mahalle” kavramının sonlarına da olsa yetiştim. Mahallelilik öyle bir şey ki kelimelerle anlatılması zor. “Semtin çocuğu olmak” ifadesi bir yerde kimliğinizi yansıtırdı. Söz gelimi ben Halıcıların çocuğuydum, ama Sofulardan, Horhordan, Taşkasaptan, Yenibahçeden arkadaşlarımız da olurdu. Bazı mahallelerin iyi, bazı mahallelerin kötü şöhreti vardı. Ancak öyle ya da böyle mahallede hemen herkes birbirini tanırdı. En azından çocukları aynı okula devam ettiği için anneler, evlatları vesilesiyle birbirlerini ziyaret eder, çocukları oynar ya da ders çalışırken onlar da kendi aralarında kaynatırdı. Kim hasta, kim dertli, kim mutlu, falancanın gelini, filancanın oğlu mevzu konusu yapılırdı. Sünnet, düğün, aşure, Ramazan gibi özel günlerde konu komşuya ikramlar yapılır, hatırları alınırdı. Neyse ben kendimi yine kaptırdım. İşte bunların son demlerine yetiştim. Büyüklerimden yaşadığım yer ile bir sürü anı dinledim. Tüm bunlar etken tabii.


> Artık çalışmalarınıza gelelim. İlkini geçen sene büyük bir keyifle okuduğumuz ve İstanbul’un Bizans dönemi ilginç olaylarını sıra dışı bakış açısı ile gördüğümüz üçlemenin ikinci kitabı var elimizde. Bu seri fikri nasıl doğdu?


> Başlangıçta amacım sadece Bizans İstanbul’unu konu alan ve bu devri değişik, birbirinden bağımsız makalelerle inceleyen bir çalışma kaleme almaktı. Projeyi Küre yayınları yayın yönetmeni Sayın Yücel Bulut’a açtığımda bu çalışmanın arkasını getirmem ve Osmanlı İstanbul’u ile Cumhuriyet İstanbul’unu da yayına hazırlamam konusunda beni teşvik etti. İlk kitap 2008’de yayınlanacağından, üç kitap bittiğinde İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olmasıyla da bağlantılı olarak güzel bir serinin İstanbul kültürüne kazandırılacağını söyledi. Biz de çalışmalarımızı bu minval üzerine yoğunlaştırdık. Hemen belirtelim ki çalışma baştan sona bir İstanbul tarihi değil. Daha ziyade İstanbul’da geçen önemli olaylar, inşa olunan abdievi yapılar ve İstanbul’da yaşayan ilginç şahsiyetler üzerine yoğunlaşan birbirinden bağımsız makalelerden oluşuyor. “Osmanlı İstanbulu” temalı serinin ikinci kitabında bu şekilde 43 makale var. Okur bu makaleler arasında şehrin spor, eğitim, sanat tarihine, mezarlık kültürüne, azınlık yaşayışına uzanan farklı konularda yazılarla karşılaşacak.


> Artık bir önyargılar ülkesi haline gelen Türkiye’de çalışmanızın ilk kitabının sadece Bizans Devri İstanbul’unu anlatmış olmasından dolayı tepki gördünüz mü?


>  Esasen bir nebze de olsa kaygı taşımıyor değildik. Nitekim kitap yayına hazırlandığında ya da piyasaya çıktığı ilk günlerde gerek ben ve gerekse de yayınevi “Neden Bizans?”, “Bizim (!) İstanbulumuz dururken böyle bir çalışmaya ne gerek var?” ya da “Kitabın kapağında Konstantin’in şehri unvanı ile ne demeye getiriyorsunuz” tarzı soruların muhatabı oldu. Ama çalışmanın önsözünde de aktardığımız gibi, biz İstanbul’u her devri ile seviyor ve tüm zenginlikleri ile bir anlam taşıdığına inanıyoruz. Bizans devrinin küçümsenmesi ya da anlamsız bulunması da, insanların tarih bilmemezliğinden kaynaklanıyor. Ayasofyaya’yı “abidevi mabed” diye kutsayan insanlar, o mabedin kuruluş hikayesini ve geçirdiği safhaları, dönüşümleri bilmiyor. Serinin ilk kitabında da bahsettiğim üzere bu şehre daha Türkiye Selçukluları devrinde pek çok Selçuklu prensinin, onu bırakın Selçuklu sultanlarının yolu düşmüş, kimi taht mücadelesinde sığınacak bir liman arayışıyla, kimi de rakiplerine karşı destek bulmak amacıyla İstanbul’un yolunu tutmuş. Selçuklu hanedanın İstanbul’daki ikameti konusu dahi bizde pek bilinen şeyler değil.  
Bunlar tabii işin bir yönü. Öte yandan kitap çok olumlu dönümler de aldı. Hatta neredeyse tüm dönümler olumlu. Bunda yayınevinin çalışma yöntemindeki titizliğinin de çok rolü var. Her iki kitapta tam bir ekip işi oldu. Nitekim bunların bir getirisi olarak Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da en iyi şehir monografisi dalında ödül aldı.


> 2. Kitap Fatih’in Müjdelenen Şehri adını taşıyor. Sizce bu kitap ilkinden daha mı şanslı? Ne de olsa Osmanlı temalı bir çalışma. İlk kitabı alarak Bizans’ı diriltme çabalarına destek olmaktan korkanlar, Osmanlı’yı diriltme çabalarına destek için bu kitabın daha çok satılmasını isteyebilirler mi?


> Açıkçası bilmiyorum ama olabilir. Ben her iki çalışmayı da kaleme alırken aynı keyfi duyumsadım. Ancak Osmanlı İstanbul’u hakkında biraz daha bir şeyler bilinen ve aynı zamanda merak edilen bir devre. Yine bu devreyi içeren pek çok konu, daha önce Ahmed Refik, Reşat Ekrem Koçu gibi popüler tarihçiliğin duayeni olan kişiler tarafından gündeme getirilmiş ve tarih okuyucunun dikkati bu konulara çekilmiş. Ayrıca malum, Bizans devri daha uzak bir devir. Bu nedenle bu devreden kalan bakiye sayısı son derece sınırlı. Ancak şehrin dört bir yanı, Osmanlı kültürünün izlerini ve hatırasını taşıyor. Bu açıdan bakıldığında dediğiniz de haklılık payı var.   


> Her ne kadar senin eserlerini okurken bir tarih eseri olduğunu unutacak kadar akıcı bir dilin olsa da, sonuçta sen bir tarihçisin. Bir tarihçi olarak eserleri yazarken kaynaklara konusundaki hassasiyetin kaynakça kısmına da yansıyor, zaten. Konuları yazarken kaynak sıkıntısı çektiğin konular hangileri oldu?


> Çalışmada birinci elden kaynakların yanısıra ikinci el kaynaklar da kullanıldı. Her bölümle ilgili kaynakça, arzu eden ve daha detaylı araştırma yapmayı hedefleyen okuyucu için kitabın sonuna konuldu. Bazı konular için kaynakça sıkıntısı yaşanmazken, Mercan idadisi ya da Türk spor tarihine yön veren İstanbul liseleri ile ilgili yazılar da olduğu üzere bir parça sıkıntı yaşadığım yazılar da oldu.


> Bir yanda araştırmacı kimliğiniz, bir yanda öğretmenlik. İkisi bir arada zor olmuyor mu?


> Aslında ikisi birbirini tamamlayan şeyler. Zira bu şekilde hem üslup olarak genel okuyucu kitlesinin seviyesine inme imkânına kavuşuyor hem de merak edilen konuları daha kolay bir şekilde tespit edebiliyorsunuz. Yine sınıf içinde öğerncilerimle yaptığım tartışmalar, onların sordukları sorular da yoğunlaştığım konuların şekillenmesinde önemli rol oynadı. Ama iki işin zorlukları da olmuyor değil. Bilhassa zaman bulma konusunda. Belli dönemlerde okuldaki işlerinize yoğunlaşmanız gerekiyor. Özellikle hafta içi neredeyse boş zaman bulmanız imkânsız. Bu da yayın takviminde aksamaların olmasına, yazarın en azından belli dönemlerde yazdıklarına konsantre olmada güçlük yaşamasına sebebiyet veriyor. Yine de ben, bir öğretmenin öncelikli vazifesinin araştırmak ve bildiklerini insanlarla paylaşmak olduğuna inanıyorum. Ancak ülkemşizde eğitimcilerin durumu malum. Ekonomik sıkıntı ve eğitim politikamızda yılların birikimi olan aksamalar başta olmak üzere türlü problemlerle cedelleşiyoruz. Eski araştırmacıların önemli bir kısmı öğretmenlikle birlikte çalışmalarını yürütürken, bugün bu sayı oldukça düşmüş vaziyette.


> Araştırma sürecinde başınızdan ilginç olaylar geçiyor mu? Ülkemizde insanlar özellikle tarihi konularda soru soranları pek sevmiyorlar gibi bir izlenim var. Sizin de kapılardan döndüğünüz oldu mu?


> Tabii ki geçiyor. Mesela bir yapıyı araştırırken çevresinde gezinmeniz, fotoğraf çekmeye çalışmanız yapının yeni sahibini rahatsız edebiliyor. Zaten bu yapıların bir kısmı, vakıflar bünyesinde olması gerekirken bir şekilde el değiştiren ya da asli amacına hizmetin çok ötesinde faaliyet gösterdiği için deforme olan eserler durumunda. Mesela Aksaray’daki bir kütüphane binası, bugün çay ocağı haline dönüştürülmüş. Benim küçükken kitap okuduğum ve soba çıtırtıları arasında dergileri karıştırdığım üst kattaki okur salonu, çay ocağının çayhanesi oluvermiş. Şimdi gel de bu adama soru sor, yapının akıbeti hakkında bilgi al.  


> Şimdiden 8 kitabın altına imza atmış durumdasınız. İlk kitaplardaki heyecan ateşi çoğu yazarda kendini teknik ustalığa bırakıyor. Siz de şöyle geriye dönüp baktığınızda ilk gündü heyecanı kaybetmiş olabilirsiniz belki ama yorulma emaresi var mı?


> Kesinlikle hayır. 2003’den beri çeşitli tarih dergilerinde ve gazetelerde kalem oynatıyorum. Son 3-4 yılda ise daha ziyade İstanbul üzerine yoğunlaştım. Daha öğrenecek ve paylaşacak çok şey var kanımca. Kişi sevdiği işle meşgul oluyorsa zaten heyecanının devam etmemesi mümkün değil. Ben de hem İstanbul’u, hem araştırmayı, hem de tarihi seviyorum. 


> O zaman  teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyoruz… Cumhuriyet İstanbul'unda görüşmek üzere...  


 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 03 Ocak 2010 | Kitaplarım

AYASOFYA TÜRBELERİ ZİYARETE AÇILDI

Yazan: Önder Kaya

 

İstanbul mimari açıdan gerçek bir ziyafet sofrasını andırır. Camiler, hamamlar, kemerli suyolları, medreseler, son derece zarif mezar taşları ile bilhassa sur içi İstanbul’u ihtişamın doruk noktasını simgeler gibidir. İstanbul’a tarihi ve mimari açıdan bu ihtişamı sağlayan en önemli yapıların başında da türbeler gelir.

Osmanlı padişahlarının ilk altısı malum olduğu üzere Bursa’da yatmaktadır. Bunlardan I. Murad’ın iç organları Kosova sahrasına gömüldüğünden ayrıca burada da bir türbesi bulunmaktadır. Geri kalan 30 Osmanlı padişahından 29’u İstanbul’da medfundur. Son padişah Mehmet Vahideddin’in mezarı ise Şam’da atası Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilen Tekke Süleyman camii haziresindedir. İstanbul’daki padişah türbeleri 2009 yılı başı itibarı ile genellikle ziyarete açıktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk milletinin modernizasyonu aşamasında alınan tedbirlerden biri olarak 1925 yılında türbeler kapatılmıştır. Zaman içinde türbelerin bakımının yapılmaması, envanterlerinin kontrol edilmemesi gibi nedenlerle söz konusu maddi ve manevi değeri yüksek pek çok eşya, zaman içinde çalınmış, satılmış ya da yurt dışına kaçırılmıştır. Şimdi geçtiğimiz günlerde açılmış olması hasebiyle gelin bu türbeleri beraberce bir tanıyalım;

 

II. SELİM TÜRBESİ

 

2selimturbesiayasofia7.jpg
Sultan 2. Selim türbesi

     II. Selim türbesi Ayasofya içinde ilk inşa olunan padişah türbesidir. Yapının yanına ileriki yıllarda hemen bitişiğine III. Murat ve III. Mehmet adına iki türbe daha inşa olunacaktır. Bundan önce İstanbul’da hüküm süren dört Osmanlı padişahı kendi adlarına inşa ettirdikleri ya da evlatları tarafından inşa olunan camilerin avlusundaki türbelerine gömülmüşlerdir. Ancak II. Selim’in inşa ettirdiği selatin camisi, bilindiği üzere İstanbul’da olmayıp Edirne’dedir. Bu nedenle sultan II. Selim’in cenazesi için muhtemelen İstanbul’da herhangi bir padişaha hasredilmeyen en büyük ibadetgah olan Ayasofya münasip görülmüştür. II. Selim 1574 yılının son günlerinde öldükten sonra kendisi için tahsis edilen alana gömülmüş, ancak türbesinin yapımı oğlu III. Murat zamanında gerçekleşmiştir. Mimar Sinan yapısı olan sekizgen türbede toplam 44 sanduka mevcuttur. Sultanın sandukası cesameti ve ihtişamı ile diğerlerinden ayrılır. Sandukasının sağında ulu şehzadesi Murat’ı doğuran ve tarihi romanlara da konu olan hanımı Nurbanu sultan yatar. Solundaysa kızları Gevher Mülk Sultanla, Sokollu Mehmet paşanın eşi olan Esmahan sultanın sandukaları bulunmaktadır. Ayak ucunda yer alan sandukalar ise diğer kızları ile bir kısmı III. Murat’ın tahta çıkması nedeniyle boğdurulan şehzadelerinin mezarlarıdır.

 

selimdis.jpg



III. MURAT TÜRBESİ

 

Babası II. Selim gibi saltanatı müddetince İstanbul’da kalan III. Murat da kendi adını taşıyan camisini İstanbul’da değil Manisa’da yaptırmıştı. O da öldükten sonra gömüleceği mekan olarak Ayasofya’yı seçmişti. Nitekim 1595’de öldüğünde türbesi yapılmamıştı. Bu nedenle babası II. Selim’in türbesinin yamacına gömüldü. Bazı kaynaklar, ilk önce babasının türbesine gömüldüğünü ancak sonradan inşaatı biten türbesine nakledildiğini söylerler. Mimar Sinan türbe inşası öncesinde ölmüş olduğundan yapı, onun öğrencisi Mimar Davut Ağa tarafından sultanın ölümünden yaklaşık 4 yıl sonra tamamlanmıştır. İçinde 54 sanduka barındıran türbe, Ayasofya türbeleri içinde en kalabalık olanıdır. Bunun temel nedenlerinden biri, sultanın Osmanlı padişahları içinde en çok çocuk sahibi olan kişi olmasıdır. Nitekim III. Mehmet tahta çıktığında Fatih kanunnamesi mucibince 19 kardeşini boğdurmuştur. Talihsiz şehzadeler babalarının ayak ucuna gömülmüşlerdir.

sultan3muratturbesiayas.jpg
3. Murat Türbesinde şehzadeler

Sultanın solunda tıpkı kayınvalidesi Nurbanu sultan gibi romanlara konu olan eşi Safiye sultan yatar. Türbe bilhassa çinileri ile meşhurdur. Ancak bu çinilerin bir kısmı, tıpkı II. Selim türbesindeki bazı çiniler gibi Osmanlıların son zamanlarında yurt dışına kaçırılmıştır.

 

III. MEHMET TÜRBESİ

 

Ayasofya’dan Topkapı sarayına geçiş yolundaki dönemeçte yer alan sebilin hemen yanındaki türbe III. Mehmet’e ait olan ve burada inşa olunan son türbedir. Belki de bu konumundan yani dönemeçte bulunmasından dolayı söz konusu yapının İstanbul’un ilk şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa tarafından yıktırılmasının gündeme geldiği söylenir. Mimarı Dalgıç Ahmet Ağa olan yapı, III. Mehmet’in oğlu I. Ahmet tarafından inşa olunmuştur. 9 yıl saltanat süren III. Mehmet 1603’de ölmüş ve babası III. Murat’ın türbesinin hemen yanına defnolunmuştur. Kendi türbesi ise oğlu I. Ahmet’in emriyle 5 yıl içinde tamamlanmıştır. Türbede I. Ahmet’in annesi Handan Sultan’ın yanısıra III. Mehmet’in şehzadeleri, kızları ve bir de kız kardeşi gömülüdür. Toplam sanduka sayısı 14’dür. Türbe II. Selim ve III. Murat türbelerine göre hem daha mütevazi hem de daha tenhadır.

3mehmetturbesiayasofia1.jpg
3. Mehmet türbesi

 

AYASOFYA’DA SULTAN I. MUSTAFA VE İBRAHİM TÜRBELERİ

 

Bu türbede halen tadilat devam etmektedir. Ayasofya camiinde bulunan türbelerin içinde en ilginç olanı belki de Sultan I. Mustafa ve İbrahim’in gömülü olduğu mekandır. Burası Bizans döneminde yetişkinlerin ve çocukların vaftiz edildikleri bir mekandı. Hatta eski kroniklerde bu yapının içinde Hz. İsa’nın Şeria nehrinde, Vaftizci Yahya tarafından gerçekleştirilen vaftiz töreninin resmedildiği belirtilir. Şehir, Osmanlılar tarafından fethedilince söz konusu vaftizhane Ayasofya’nın aydınlatılması için gerekli yağların depo edildiği bir Yağhane durumuna geldi. 1639 yılına kadar da bu şekilde kullanıldı. Ayasofya vaftizhanesi, bu tarihte I. Mustafa’nın ölmesiyle ilginç bir gelişmeye sahne oldu. I. Mustafa’nın bu tarihte ölmesiyle nereye gömüleceği sorunu baş gösterdi. I. Ahmet’e kadar ilk 14 padişahı kendilerine ait türbelerde medfundu. Ancak I. Ahmet’in oğlu II. Osman öldüğünde onun adına yeni bir türbe yapılmayarak babası I. Ahmet’in Sultanahmet camii önündeki türbesine defnedilmiş, böylelikle de bir gelenek bozulmuştu. Gerek tahta geçen bir oğlu olmadığı ve gerekse de saltanat devrinin cinnet halinden dolayı tam bir terör devresi olması nedeniyle çevresinde saygın bir etki de yaratamadığı için Mustafa’nın naaşının nereye gömüleceği mesele oldu. Devrin en önemli görgü tanıklarından Evliya Çelebi “tüm sultan türbelerinin dolu olması nedeniyle” naaşın 17 saat kadar bekletildiğini ifade eder. Osmanlı padişah türbeleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Hakkı Önkal ise bu tespitin bahaneden başka bir şey olmadığını, zira Ayasofya’da III. Murat türbesinde yaklaşık 50 sanduka bulunduğunu, Mustafa’nın babası III. Mehmet’in türbesinin ise neredeyse III. Murat’ın türbe odası büyüklüğünde olup sadece 14 sanduka içerdiğini vurgular. Şu halde I. Mustafa’nın babasının yanıbaşına gömülmemesi için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki kardeşi I. Ahmet’in türbesine de ilerleyen yıllarda IV. Murat ve Kösem Sultan gibi şahısların gömülecek olması da bu iddayı çürütür niteliktedir. Şu halde I. Mustafa eski padişah türbelerine gömülememiş olmayıp, gömülmek istenmemiştir. Bunda da muhtemelen daha önce belirttiğimiz iki nedenin yani padişahın mecnunluğu ile ona türbe inşa ettirecek bir oğlunun olmayışının etkin olduğu ileri sürülebilir. Yapılan araştırmalar neticesinde de Evliya Çelebi’nin sarayın kuyumcubaşısı olan babasının tavsiyesi ile Ayasofya vaftizhanesine gömülmesine karar verilmiştir.


ibooo.jpg
Ayasofya vaftizhanesinde iki sultan gömülü

       I. Mustafa’nın gömülü olduğu bu türbeye yaklaşık on yıl sonra bir Osmanlı padişahı daha gömülür. Mustafa’nın yeğeni I. İbrahim 1649 tarihinde önce tahttan indirilir ve 10 gün kadar sonra da Cellat Kara Ali tarafından boğulur. Sıkıntılı geçen şehzadelik döneminde bir takım sinir buhranları geçiren I. İbrahim, tahta çıkdıktan sonra da Osmanlı hanedanının tek erkeği olduğu için tez elden çocuk sahibi olmasını temin için bir sefahat ortamına sürüklenmiştir. Buna ilaveten yaşanan doğal afetler ve alınan yenilgiler, devlet işleriyle hakkettiği gibi ilgilenmeyen padişaha mâl edilerek tahttan indirilmiş ve yerine çocuk yaştaki oğlu IV. Mehmet tahta çıkarılmıştır. İşte Sultan İbrahim de idam edildikten sonra kendisi gibi pek makbul sayılmayan I. Mustafa’nın yanıbaşına defnedildmiştir. Türbede iki padişah dışında I. Ahmet, IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmet ve II. Ahmet’in şehzade ve kızları gömülüdür.  

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 29 Kasım 2009 | Yazılarım

İSTANBUL İŞGAL EDİLMEDİ, İNŞA EDİLDİ

HALİL İNALCIK Milliyet Gazetesi 29 Haziran 2000 Perşembe

1955’te Münich’te toplanan Byzantinistler kongresinin açılış oturumunda, Alman Kardinal, "Hagia Sophia’nın kubbesinde Bizans’ın yıldızı parlamaktadır ve ebediyyen parlayacaktır", dediği zaman salonda dakikalarca süren çılgın bir alkış koptu; ama yıldızlı kubbenin nasıl olup da beş yüz yıl orada kaldığını kimse sormadı.Osmanlılar bir Haçlı ordusunun, 1204’te olduğu gibi, donanmalarıyla gelip şehri işgal edeceği kaygısı içinde idiler. Böyle bir olay, Osmanlılar için tüm imparatorluğun kaybına yol açabilirdi. 1453 fethinden önce Osmanlılar İstanbul’u, Anadolu ve Balkanlar’da kurdukları imparatorluğun doğal merkezi olarak görüyorlardı. İlk defa Yıldırım 1394 - 1396’da Bizans’ı kuşattı, Osmanlılar 1411 - 1422’de şehri iki kez daha kuşattılar. 1439’da Bizans İmparatoru, Floransa’ya gidip haçlı planını destekledi. Batı’nın müdahalesi kaygısı Osmanlıları İstanbul fethine öncelik vermeye itti. Ayrıca bunu bir iç bunalım da çabuklaştırmıştır. Fatih, genç yaşta, 1451’de ikinci defa tahta çıktığında, güçlü Veziriazam Çandarlı’dan iktidarı devr almak için iki lalası Şehabeddin ve Zaganos, onu İstanbul’un fethine ısrarla teşvik ettiler. İstanbul fethi, Osmanlı devletinin birliği ve yaşaması için de bir zaruret olarak görülmekteydi. İstanbul fethi, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekten kuruluşunu sağlamıştır. İstanbul alınmasaydı, belki bugünkü sınırları içinde bir Türkiye de olmazdı. İslam savaş ve barış hukukuna göre, kahren zaptolunan bir yerin toprağı ve halkı galiplerin malıdır. Bu kurala kimse karşı gelemezdi. Bu yüzden Fatih, şehri haraplıktan kurtarmak ve barışla teslimi için üç kez Bizans imparatoruna çağrıda bulundu. Fetihten sonra imparatorun başveziri makamında olan Lucas Notaras’a, neden şehri teslim etmediklerini, bu takdirde halkın esir edilmesi ve harablığın önleneceğini söylediği zaman, Notaras bunun kendi ellerinde olmadığını, İtalyanların bunu önledikleri yanıtını verecektir. Kahren feth olunan şehrin halkı ve taşınır malları askerin ganimeti oldu. Arsalar ve binalar ise Sultan’ın, yani hazinenin malı oldu. Arsa ve binalar, sayıma tabi tutularak hazine için mukataa, yani kira karşılığı şahıslara verildi. (Başbakanlık Osmanlı arşivinde bulunan 1490 tarihli Ayasofya Vakıf defterinde ayrıntılı bilgi vardır: Maliyeden Müdevver, no. 19). Bizans dönemine ait binalar ve arsaların mukataaları payitahtın baş - camii ilan edilen Ayasofya’ya tahsis edilmiş olup bundan elde edilen yıllık 14500 altın, camiin masrafları, onarımı ve bakımına harcanmıştır. 1453 - 1913 yılları arasındaki 460 yılda Ayasofya için altı milyon altın harcanmıştır. cami için özel bir Ayasofya mimarı atanmış, sürekli onarım yapılmıştır. Avrupa’da bugün bile fethi geçici bir işgal gibi görenler vardır. Bizans kalıntılarını bulmak için üstündeki Osmanlı eserlerini yıkmayı öneren arkeologlara rastlıyoruz. 1955’te Münich’te toplanan Byzantinistler kongresinin açılış oturumunda, Alman Kardinal, "Hagia Sophia’nın kubbesinde Bizans’ın yıldızı parlamaktadır ve ebediyyen parlayacaktır", dediği zaman salonda dakikalarca süren çılgın bir alkış koptu; ama yıldızlı kubbenin nasıl olup da beş yüz yıl orada kaldığını kimse sormadı.Şu yakınlarda kubbenin onarımında işbirliği için Batı’dan gelen öneriler ve verilen çekler acaba sırf bilim ve sanat sevgisiyle mi yapılıyor? Şehrin yeniden inşasına gelince, Fatih, İstanbul’u, Tuna’dan Fırat Irmağı’na kadar uzanan İmparatorluğunun doğal merkezi ve kendisini kayserlerin meşru varisi, Kayser - i Rum olarak görüyor ve şehri Bizans’ın parlak devirlerindeki gibi büyük bir metropolis haline getirmeyi tasarlıyordu. Bu, onun saltanatında en önem verdiği bir konu olmuştur. Şehrin hızla kalkındırılması, nüfuslandırılması için aldığı köklü önlemleri ayrıntılarıyla bilmekteyiz. 1459’da vezirlerinden her birine, şehrin boş ve harap semtlerinde külliyeler yapmalarını emretti. Bu külliyeler etrafında, Davut Paşa, Murat Paşa, Mahmut Paşa, Gedik Ahmet Paşa mahalleleri kurulacaktır. Kendisi, Bizans’ın eski ticaret bölgesinde iki bedestenle kapalı çarşıyı, liman bölgesinde eskiden Venediklilerin oturduğu bölgede büyük kapanlar ve çarşılar yaptırdı. Fetihten 24 yıl sonra 1477’de yapılan sayımda İstanbul 15.197 hane ile Yakın Doğu’nun büyük şehirleri arasında yer almıştır. Bu nüfusun, 8951 hanesi Müslim, 3151 hanesi Ortodoks Rum olup kalan 3095 hanesi Ermeni, Latin ve Çingenelerden oluşuyordu. On altıncı yüzyılda Osmanlı İstanbul’u, Avrupa’nın en büyük şehri haline gelmiştir. Fatih’in şehrin iskanı için, fethettiği yerlerden Müslüman ve Hıristiyan halkı, bu arada Rumları getirip yerleştirdiğini Kritovulos bize ayrıntılarıyla bildirmektedir. Böylece, Bizans’ın harebeleri üzerinde Osmanlı - Türk İstanbul’u, muhteşem bir İmparatorluk metropolisi olarak yeniden kurulmuş oldu. Fatih’in çağdaşı tarihçi Neşri, "Cemi’ İstanbul’u Sultan Mehmet Han yaptı" derken (c. II, 712) bir tarihi gerçeği ve şehrin sahibini tespit etmiştir. Osmanlı urbanizminin bir şaheseri olan İstanbul, her ziyaretçiyi büyülemiş, Melchior Lorichs’in muazzam panoramik tablolarından, Pardoe’nın romantik gravürlerine, son olarak Corbusier’e kadar sanatçılar, Osmanlı İstanbulu’nun sihrine kapılmışlardır. Objektif tarihçi için İstanbul işgal edilmemiş, Türkler tarafından yeniden inşa edilmiştir. Tarihi gerçek budur.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 13 Kasım 2009 | Matbuat Aleminden

Kadıköy'deki ev katliamı

POYRAZ KOLLUOĞLU
KAYNAK: RADİKAL 2 EKİ 1. KASIM 2099

Kadıköy'deki ev katliamı

Kadıköy’deki eski evler restore edilip kullanılamaz mı?

Kadıköy'ün merkezindeki rıhtımdan tutun ara sokaklardaki beton cumbalı evlerin direndiği yerlere kadar, köşk denecek kadar büyük ve son derece estetik bir sürü tahta ev, yıkım için bekliyor

Kemalist milliyetçilik kurgusunun oryantalist, antiemperyalist, “etnik-laik” endişelerle Batı medeniyetinde kendine yer açmadaki “muğlak” formülasyonu, mimari kültür alanında bir kara delik ortaya çıkardı. Heterojen, kozmopolit, Batılı anlamda antilaik Osmanlı ve onun doğal simgesi İstanbul ile bağları koparma isteği, Ankara’nın yeni başkent olarak ortaya çıkmasına ve bu şehrin yeni bir mimari kültürün deney alanı olarak doğmasına neden oldu. Sibel Bozdağan’ın Modernizm ve Ulus İnşa Süreci isimli kitabında bahsettiği gibi 1930’lar Türkiye’sindeki “mesken mimarisi” özellikle elit hakim sınıfların küçük beton villa ve komün apartman ihtiyacı doğrultusunda şekillendi. İki dünya savaşı arası ve sonrası, kübik ve prizmatik mimarinin baskın geldiği bir uluslararası modern mimari akımı ile, Rus-Alman şehir panoramasının örnek alındığı Ankara’da kare, düz çatı, payanda, çıkıntısız toplu yapılaşmanın olduğu bir şehir resmi ortaya çıkar. 1950’lerde Demokrat Parti popülist politikaları ve yoğun iç göçün ve gecekondulaşmanın başladığı dönemde, Osmanlı yuvarlak mimari estetiğinden çok uzağa düşen ve Batı burjuva toplumunun şehirleşme ihtiyacından doğan yararcı şehirleşme anafikrini yakalayamayan, etkisiz ve başarısız bir mimari kültür oluştu. İstanbul’da gayrimüslimlerin şehri zorunlu terk edişi eşliğinde, İstanbul’daki Pera-Beyoğlu çizimi de ağır darbe aldı. Bozdoğan’nın değindiği gibi Özal dönemi ve uluslar üstü trende dayanan postmodernizm salınımı, yoğun iç göçle şehirlerdeki demografik yapıların iyice heterojenleşmesi, şehir planlamasındaki başarısızlığın, karmaşanın katmerlenmesiyle son buldu. Modernliğin geleneğe karşı yok edicilik olarak serpildiği Kemalist modern projesi bu bağlamda, geleneksel Osmanlı cumbalı ve tahta mimarinin ağır darbe almasına neden oldu. Tüm bu olumsuz zincirden payını son alan bölge Kadıköy.
Kadıköy, İstanbul’un rafine gençliğinin ve entelektüel tüccar dükkanlarının yeşerdiği eski bir yerleşim mekânı. Kilise kuleleri ile cami minarelerinin aynı karede buluştuğu, tarihsel Haydarpaşa’sı, doğal güzelliği Moda’sı ve dar sokaklarında saklanan balıkçıları ve birahaneleriyle, Beyoğlu’nun turistik yükünü paylaşmaya potansiyeli olan bir “köy”. Rıhtım’daki minibüs durakları kaldırılırken, belki nefes alacak yeşil bir alan yapılır diye ummuştum. Ama değişen bir şey yok, şimdi belediyenin otobüs durakları denizin ışığını keser oldu. Kadıköy’ün dışarıdan görünen çerçeve resmi maalesef hâlâ içler acısı. Ama en büyük yıkım tarihi, kültürel ayrıcalığımızın simgeleri olan tahta evlerin katliamı. Merkezdeki rıhtımdan tutun, ara sokaklardaki beton cumbalı evlerin direndiği yerlere kadar, köşk denecek kadar büyük bir sürü tahta ev, yıkım için bekliyor. Hem il hem ilçe belediyesinin bırakın yola sokmayı, müteahhitler merkezdeki camdan “modern” binanın çocuklarını ara sokaklarda var etsin diye desteklediği, bu tahta köşklerin ölümleri bekleniyor. Zaten, Moda’ya doğru yol aldıkça, beton-modern mimarinin, geleneksel mimariyle savaşı artıyor. Artık Moda’da sahil ve iç kesimlerde balkonsuz, büyük camlı evler yükseliyor. Kimi yerlerde cumbalı evler, modern cam binalardan kendi yansımalarını izliyor. 

Kadıköy iyileşir mi?
Peki bu sahipsiz, öksüz evler nasıl kurtarılabilir? Cumbalı mimari ile bezenmiş, küçük dükkan ve yerleşim apartmanları, tarihi dokuyu yeniden yaratarak nasıl tekrardan inşa edilebilir? Bu sorunun cevabı basit. Mimarlar Odası’nın desteği ile müteahhitlere ve inşaat firmalarına, proje standartları getirilerek, en azından bundan sonra Kadıköy’deki kentsel dokunun bozulmasının önüne geçilebilir. Belediyelerin kurumları, Mimarlar Odası’nın oluşturduğu kentsel dönüşüm ekipleri, apartman sahipleri ile birebir temasa girerek, en az maliyetle ve en iyi mimari projelerle çok iyi sonuçlar yaratabilirler. Ekonomik olanaksızlıkların bent çektiği noktalarda ise, toplu sosyal projeler oluşturularak apartmanlar, gelir getiren dükkan, otel ve sosyal tesislere dönüştürilebilir. Bu sayede sadece “estetik” olgusu ile algılanan mimari ve kentsel dönüşüm zihniyeti, ekonomiye ve sosyal dokuya yararlı hale getirilerek, Türkiye’ye bir örnek teşkil edebilir. Bu tür bir mimari zihniyetin, batılı ülkelerde pek çok örneği görülebilir. Özel öğrenci evlerine dönüştürülen toplu komün apartmanlar, yerli yabancı büyük küçük şirketlerin ufak teşvik yönlendirilmeleriyle oluşacak tarihi pazar caddeleri ve küçük ticaret loncalarının “kâr” için el birliği yaptığı eski bina yapıları ve sokakları, hem ekonomik hem de sosyal yapıya olumlu basit projelerdir. Kadıköy’de mevcut olan çarpık binalar ise, birkaç mimarı örnekte olduğu gibi, dış cephenin boyanması maliyetine, tahta kaplama ve “süs” cumba şeklinde, dokuya uyumlu hale getirebilir. Küçük maliyetlerle, Balıkçılar Sokağı’ndan başlayan sanatçı ve kitapçı dükkanlarındaki ahenk ve ambiyans, barlar sokağında canlandırılmaya başlayan cumbalı mimari ile kavuşturulabilir. Bu sayede, tarihi yarımadanın karmaşasından kaçan turist için farklı bir durak ve ilçenin mesken tutanları ve yerlileri için ise bütünlüğün sergilendiği örnek bir yerleşim alanı yaratılabilir. Bu sayede sadece estetik kaygının ötesine giderek yapılacak bütünsel bir mimari yapılanma, ilçedeki ekonomik hayata özellikle turizm kanalıyla da olumlu katkı sağlarken, yüksek katlı modern yapıların insanları ayrıştırarak odalara hapsettiği çalışma ortamlarının birey psikolojisinin üstünde yaratığı gerilimin de önüne geçilebilir. Bunlar yapılması mümkün olmayan değişimler değil. Yeter ki, il ve ilçe belediyeleri yüksek katlı gökdelenlerin arsa ihaleleri sonucunda elde edilen kolay ve sıcak paranın çekiciliğine karşı koysun ve daha uzun vadeli ekonomik getirisi olan, sosyo-psikolojik yansımaları daha olumlu olan, Türk Osmanlı mimari geleneğinin korunduğu zorunlu teşvik standartlarını sıkı bir şekilde uygulamaya gönüllü olsun.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 05 Kasım 2009 | Matbuat Aleminden

Osmanlı Hanedanı ‘reis’ini kaybetti

güncellenme zamanı  24.9.2009


Şehzade Osman Ertuğrul Efendi öldü
  • Osman Ertuğrul Efendi 97 yaşında İstanbul’da dünyaya gözlerini yumdu

Osmanoğlu, Türkiye’de Osmanlı idaresi devam etseydi ‘4. Osman’’ yahut ‘‘1. Ertuğrul’’ adıyla tahta geçecekti.
18 Ağustos 1912’de İstanbul’da dünyaya gelen Ertuğrul Efendi, 1994’ten bu yana Osmanoğulları ailesinin en kıdemli üyesi ve reisiydi. Yıldız Sarayı’nda doğan Osmanoğlu, II. Abdülhamit’in torunu ve Şehzade Mehmet Burhanettin’in oğluydu. 1924’te Viyana’da tahsilini sürdürürken, hilafetin kaldırılmasının ardından Osmanlı hanedanının bütün fertleri Türkiye’den sürgün edilmişti.
İstanbul’dan 10 yaşında ayrılan Ertuğrul Efendi, 70 yıl ülkesine dönemedi.
Osmanoğlu, Viyana ve Paris’te felsefe ve politika eğitimi aldı. 1949’da Şehzade Mehmed Burhaneddin Efendi’nin vefatından sonra, 1952’de merkezi Kanada’da olan maden şirketini kuran Osmanoğlu, özellikle Güney Amerika ülkeleri ile çalışan şirketin New York’taki bürosunu yönetti. Başarılı bir iş hayatından sonra emeklilik devrini yaşadı.
Ertuğrul Osmanoğlu’nun yaşamı, Osmanlı hanedanı ile benzer bir akıbeti paylaşan Afgan Kraliyet ailesinden Prens Abdulfettah Tarzi’nin kızı Zeynep Tarzi ile 1991’de kesişti ve dünya evine girdi. 

Pasaportunu yeni aldı
Her yaz eşi Prenses Zeynep ile Türkiye’ye gelen Osmanoğlu, ülkeye gelebilmek için her seferinde New York’taki Türk Konsolosluğu’na başvurup “vatansız”lara mahsus vize istemek ve vizeyi alabilmek için tam üç ay beklemek zorundaydı. Ancak bir kaç yıl önce kendisine “pasaport” verildi.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 24 Eylül 2009 | Matbuat Aleminden
Ara
goog
eXTReMe Tracker