
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
Hezarfen'den önce uçan Türk varmış
Önder Kaya'nın, Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları ödüllü kitabı “Konstantin'in Kutsanmış Şehri”nde, Bizans'a dair pekçok yanlış bilgi tashih ediliyor. Sunduğu görsel malzeme ile de dikkat çeken kitap, bu alandaki büyük boşluğu dolduruyor.
BİZANSLI, BİZANSLIYIM DEMEZDİ
Kitap, konuyla ilgili bazı yanlış bilinenleri tashih ederek başlıyor işe. Yazar, Bizanslıların aslında kendilerini hiçbir zaman bu adla anmadıklarını, devletlerinin asıl adının Roma olduğunu, Bizans adının çok sonraları bu devleti araştıran Batılı bilim adamlarınca, Doğu Roma İmparatorluğu'nu biraz da küçümsemek adına yakıştırıldığı gerçeğini okuyucuya hatırlatıyor. Yazar, okurun bir çok konudaki ezberini de bozuyor. Mesela İstanbul'da uçuş denemesi yapan ilk Türk'ün Hezarfen Ahmed Çelebi olduğu bilinir. Oysa daha Bizans döneminde bu teşebbüs, bir başka Türk tarafından gerçekleştirilmiş. Bizans'la bir ittifak antlaşması yapmak için maiyetiyle beraber Konstantinapolis'e giden Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan'ı Bizans İmparatoru bugünkü Sultanahmet Meydanında yapılan bir gösteriye davet eder. Bu sırada gösteriye renk katmak isteyen ve sultanın maiyetinden olan bir hizmetkâr, paraşüte benzeyen bir elbiseyle uçuş denemesi yapmak için meydandaki yüksek bir sütuna tırmanırak kendini boşluğa bırakır ve yere çakılır.
35 bin kişinin hayatını kaybettiği "Nika" isyanını, İstanbul'u IV. Haçlı seferinde yağmalatan Venedik dukası Dandalo'nun Ayasofya'da yattığını, Bizans İmparatorlarının korkulu rüyaları haline gelen, sürgün yerleri Kınalıada'yı, imparatoriçe ve patriklerin hapsedildiği Büyükada'yı, Bizans'ın en önemli devlet adamlarının gözlerine mil çekildiği Anemas zindanlarını ve Bizans İstanbul'una dair pekçok bi-linmeyeni/yanlış bilineni, Önder Kaya'nın zengin bir görsel malzemeyle destekleyerek hazırladığı Konstantin'in Kutsanmış Şehri adlı kitapta bulacak ve çok şaşıracaksınız.
İstanbul'a Latinlerin ettiği
Önder Kaya'nın Konstantin'in Kutsanmış Şehri'nde yer verdiği en önemli olaylardan biri de IV. Haçlı seferi sırasında şehrin Latinler tarafından işgali. İşgalin halka yapılan zulümden sonra en dikkate değer yanı, başta Ayasofya olmak üzere dini yapılardan çalınan ve Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen eşyaların kaçırılması. Hazreti İsa'nın kanının korunduğu kap, işkence gördüğü ve çivilendiği haç, bugün İtalya'da bulunan Barletta heykeli, Venedik'te bulunan Tetrark heykeli, yine Venedik'te bulunan Quadriga adlı dört at heykeli mekân değiştiren Bizans eserlerinden bazıları. Belçika kökenli olan beş Latin kral da 1204-1261 yılları arasında Konstantinopolis'i, belki de tarihinin en kötü idaresine maruz bırakmış. Latin krallar, iktidarları döneminde surların bazı kısımlarının onarımı dışında kente hiçbir katkıda bulunmamış.
|
TÜRKİYE ÖNCÜLÜĞÜNDE BİR WORLDVİSİONA NE DERSİNİZ? YAZAN Önder kaya
Esasen amacından sapmış ve Avrupa kültürünün zerk edilip propaganda yapılmasından başka bir unsur taşımayan bu saçma yarışma yerine alternatif bir yarışma yapılamaz mı? Eurovisionun tek kültürlülüğüne inat bu yarışmaya kültürlerin kendi tınıları ve dilleri ile katılmaları şartı koşulamaz mı? Dünya üzerindeki farklı kültürlere açık bir organizasyon olamaz mı? Hem bu ziyadesiyle hora da geçer. Böylelikle ben de kuzey Afrika, Avustralya, Suriye, İran, Hindistan, Çin, Peru gibi ülkelerdeki yerel kültür ve müzik hakkında fikir sahibi olurum. Dahası bu müzik dalları ile ilgilenildiği için yok olmaya yüz tutan pek çok kültürel unsur kurtarılır, yaşatılır. Efendiler ben derim ki “Haydi Hadise, şu Avrupalılara göster günlerini” demek yerine, “Haydi Türkiye o çok övündüğün kültürler arası köprü konumunu da devreye sokarak bu evrensel müzik çalışmasına önderlik et”. Böyle bir organizasyona öncülük eden ülke, tarihe geçer kanımca. Emperyalist dünyaya göre mazlum milletlerin sözcüsü devletlerden biri olan Türkiye, kültürel anlamda da böyle bir adım atsa fena mı olur?
| |||||||||
|
TALİHSİZ ŞEHZADELERİN SON DURAĞI: MURADİYE YAZAN: ÖNDER KAYA Türkiye’de geçmişİ yaşatan en güzel yerlerden biridir Muradiye. Tarihin yaşayan canlı şahididir. Talihsiz yaşamlarını dinleyip hüzünlendiğimiz Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’yı, Fatih’in hayatı sürgünde geçen gözbebeği Cem’i, Bursa Yenişehir’inde kardeşi Yavuz Selim’le giriştiği mücadelede hem savaşı hem de canını yitiren Şehzade Ahmet’i içinde saklayan yerdir. Tüm bu üzücü hatıralara rağmen bir huzur ve dinginlik de hakimdir bu yerde. Sanki bu talihsiz şehzadeler fırtınalı yaşamlarını bu sessiz limanda selamet sahiline çekmiş gibidirler. Ünlü Türk romancısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da söylediği üzere “Ölümün sessizliğini ve öbür dünyada rahatı bilmek isteyenler Muradiye’ye gitsin. Ölüm yalnız burada korkunç değildir”. Bugün Bursa’nın tarihi semtlerinden biri olan Muradiye, 1425’de başlanıp hemen ertesi yıl bitirilen cami ve ona bağlı yapılar topluluğundan adını alır. Bu yapı topluluğunun içinde bir caminin yanısıra, medrese, hamam ve imaret de bulunur. Bugün sağlık tesisi olarak kullanılan medrese, caminin hemen bitişiğindedir ve bir zamanlar öğrencilerin kalması için inşa edilen 16 hücresi bulunmaktadır. Yapı, 1951 yılına kadar harabe olarak kaldıktan sonra Sağlık Bakanlığınca restore edilerek kullanılmaya başlanmıştır. Aslında söz konusu medrese çok erken bir dönemde yani II. Murat’ın saltanatının henüz 5. yılında inşa edilmiştir. Adeta onun zamanında başlatılan ve oğlu Fatih Sultan Mehmet zamanında da zirveye çıkan ilmi faaliyetlere verilen önemin habercisi niteliğindedir. Çevre halkının temizlik ihtiyacına tahsis edilen hamam ise uzun yıllar hizmet verdikten sonra cumhuriyet döneminde bir ara inşa amacının dışında kullanılmıştır. 1986’ya kadar buranın bir dökümhane olduğu biliniyor. Bugün ise yapı yoğun bir restorasyon çalışması ile asli kimliğine kavuşturulmaya çalışılıyor. Yolculara, yoksul kimselere yemek ve içecek dağıtmak amacı ile inşa edilen imarethanesi de geçirdiği restorasyon sonrasında 1996’dan beri Osmanlı mutfağından nadide tatlar sunan Darüzziyafe Restoran olarak hizmet vermekte. Ancak külliyenin ziyaretçiler açısından hiç şüphesiz en çarpıcı yanı caminin arkasında yer alan türbeler ve bu yapıların içlerinde barındırdığı misafirler. Caminin hemen yan tarafından türbelere giden yola girdiğinizde sol tarafta cami duvarının bittiği uca biraz dikkat edin. Eğer dikkatli bakınırsanız burada eski zamanlardan kalma hoş bir adetin, “sadaka taşı” geleneğinin devam ettiğini görürsünüz. Normalde yaklaşık insan boyunda olan bir sütun üzerine konulan ve içi oyuk olan bu taş, muhtemelen Muradiye caminin geçirdiği restorasyonlardan birinde eski yerinden alınarak cami duvarına yatay olarak eklenmiş. Ancak fonksiyonunu yitirmemiş. Hala ziyaretçiler içine 3-5 kuruş bırakıyorlar. Yola devam ettiğimizde ise bizi ilk karşılayan Şehzade Ahmet’in türbesidir. Şehzade Ahmet, II. Bayezid’in oğlu ve Yavuz Sultan Selim’in kardeşidir. II. Bayezid’in saltanatının son zamanlarında büyük oğlu Ahmet Amasya’da, ortanca oğlu Korkut Manisa’da ve en küçük oğlu Selim de Trabzon’da sancak beyliği yapmaktaydılar. Ancak babasının gerek Anadolu’daki Şii tehdidi karşısında pasif bir politika izlemesinden ve gerekse de başkente uzak bir yerde görevlendirildiği için tahta geçme şansının azalmasından rahatsızlık duyan Şehzade Selim, babası üzerine yürümeye karar verir. Çorlu yakınlarında yapılan savaşı II. Bayezid kazanmışsa da yeniçerilerin baskısı üzerine tahttan Selim adına tahttan çekilmek zorunda kalır. Yalnız bu feragat öncesinde oğlundan, kardeşlerine dokunmayacağına dair teminat almayı da ihmal etmez.
Şehzade Ahmet türbesinin hemen yanında ise külliyeye adını veren Sultan II. Murat yatar. Kaynaklar Sultan Murat’ın yalnızlığı seven kişiliğinden dem vururlar. Belki de bundan dolayı sultan, vasiyetnamesinde yanına kimseciklerin gömülmemesini vasiyet etmiştir. Yine sünnet üzere cesedinin doğrudan toprağa temas etmesini ve mezarının üzerinin de Allah’ın rahmeti olan yağmurun doğrudan yağması için açık bırakılmasını vasiyetine eklemiştir. Vasiyete ek olarak mezarın diğer kısımlarının duvarla çevrilip örtülmesini ve insanların Kur’an okuması için de mezar çevresine ayrı bir bölüm yapılmasını buyurmuştur. Türbenin içine girdiğimizde vasiyetin harfiyyen yerine getirildiğini görürüz. Söz konusu yapı Muradiye türbeleri içinde süslemeleri belki de en sade olanıdır.
Cem’den sonra Muradiye’de gömülü en meşhur şehzade olan Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman’ın taht namzedi olarak düşündüğü biricik oğluydu. Amasya valisiydi. Cesurdu. Bazı tarihçiler onu Fatih’in zekası ve devlet adamlığı ile Yavuz’un kumandanlık özelliklerini almış değerli bir hanedan üyesi olarak takdim ederler. Ancak tüm bu meziyetlere rağmen bir yanı vardı ki onu tahttan ve bahttan edecektir. Kanuni’nin şehzadeleri arasında Hürrem’den doğmayan tek şehzade konumundadır. Şehzade Mustafa’nın anası Mahidevran, Hürrem’den önce Kanuni’ye eş olmuş ve ona bir erkek çocuk doğurmuştu. Fakat hareme Hürrem Sultan’ın girmesi ile birlikte kendisi için sıkıntılı günler de başlamıştı. Gerçi ilk zamanlar Kanuni’nin annesi Hafsa sultanın vermiş olduğu destekle yerini muhafaza etmeyi bilmişti. Ancak valide sultanın ölümü ile saraydaki dengeler değişecektir. Hürrem’in padişahın gözünde çok önemli bir mevkiye yükselmesi sonrasında yaşanılan gerginliğin bir sonucu olarak haremde Mahidevran ile Hürrem kavga etmiş, bu kavga padişaha yansıyınca da fatura Mahidevran’a kesilmişti. Kanuni, ilk göz ağrısını Manisa’da sancakbeyliği yapan oğlu Mustafa’nın yanına göndermiştir. Bununla birlikte oğlu Mustafa’ya olan muhabbetinde bir eksilme olmadığını da hemen belirtelim. Hürrem sultan ardı ardına şehzadeler doğurunca Fatih kanunnamesi uyarınca Mustafa’nın bu şehzadeleri katlettirme ihtimalinin çok yüksek olduğunu biliyor ve bu nedenle de onu gözden düşürerek yerine, kendi çocuklarından birini ulu şehzade ilan ettirmenin yollarını arıyordu. Bu konudaki en büyük güvencesi ise Kanuni’nin de büyük muhabbet beslediği oğlu Şehzade Mehmet’ti. Hürrem Kanuni üzerindeki nüfuzunu kullanarak önce Şehzade Mustafa’yı Manisa’dan, Amasya’ya naklettirmiş ardından da Manisa’ya Şehzade Mehmet’i yollatmıştı. Fakat Kanuni’nin “şehzadeler güzidesi Sultan Mehmet’im” diye sevdiği bu şehzade, annesinin arzusunu yerine getiremeden 1543’de çok genç bir yaşta ölmüş, naşı da İstanbul’a getirilerek kendi adına inşa ettirilen Şehzade camine gömülmüştü. Böylelikle Mustafa’ya taht yolu ardına kadar açılmış oluyordu. Ancak Hürrem Sultan bir adım daha atarak biricik kızı Mihrimah Sultan’ı önce vezir Rüstem Paşa ile evlendirmiş ardından da damadını sadrazamlığa tayin ettirerek Şehzade Mustafa’nın başı için ördüğü çemberi daha da daraltmıştı. Sonuçta Hürrem-Mihrimah ve Rüstem üçlüsünün faaliyetleri neticesinde genç şehzade gözden düşürülmüş ve Kanuni, bu çok sevdiği oğlunun idamını 1553 yılında çıktığı Nahçivan seferi sırasında onamıştır. Mustafa halkın gözünde çok sevilen bir şehzade olup bu durum onun sonunu hazırlamıştır. Babası Yavuz Sultan Selim’in, dedesi II. Bayezid’i tahttan ne şekilde indirdiğini bilen Kanuni de ihtimal ki başına benzer bir durum gelmemesi için oğlunun idamını onaylamış olmalıdır. Sonuçta genç şehzade Nahçıvan seferine katılma emri üzerine yanında kalabalık bir kuvvet de olduğu halde Konya Ereğlisi’nde bulunan babasının yanına gitmiştir. Burada yakın çevresinin babasından sakınması konusundaki tavsiyelerini duymazdan gelen şehzade, yine bu kişilerin “babanla kapalı çadırda değil, açık alanda görüş ki sana bir zarar getirilecek olursa asker müdahale edebilsin” yönündeki nasihatlerini de dinlememiştir. Neticede babası ile görüşmek üzere girdiği çadırda hazır bekleyen cellatlar tarafından boğularak öldürülmüştür. Talihsiz şehzadenin cesedi annesi Mahidevran hatun ile birlikte Bursa’ya yollanarak Muradiye’ye gömüldü. Mahidevran hatun bir müddet sonra Bursa’da unutuldu. Ciddi maddi sıkıntılar yaşayarak borçlandı. Sarayın durumdan haberdar edilmesi üzerine kendisine bir şehzade anasına yakışır tahsisat bağlandı. Mahidevran hatun kısa sürede ekonomik gücünü toparlamış ve oğlunun kabri üzerine bugünkü türbeyi yaptırmıştır. Türbe Fatih’in oğlu Mustafa’nın türbesi ile karıştırılmaması için “Mustafa-i Cedid Türbesi” yani Yeni Mustafa Türbesi olarak adlandırılır. Türbede ayrıca Mahidevran hatunla birlikte, babasının gözünden düşerek İran’a kaçan kardeşi şehzade Bayezid’den doğan yeğenleri Ahmet ve Orhan da yatmaktadır.
“Bir ilah uykusu olur elbette Ölüm bu tılsımlı ebediyette” NOT: BU YAZI GEZGİN DERGİSİNİN OCAK 2009 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.
| |||||||||
Türkolojinin büyük yıldızı kaydıİLBER ORTAYLI MİLLİYET GAZETESİ 11.1.2009 İrene Melikoff, Fransız akademi dünyasının zirvesine çıkarken üç de aydın çocuk yetiştirdi. Üstelik her zümrenin sevgisini kazanmıştı Fransız medyasında çıkan haberler dört haftaya yakın bir süredir komada olan ünlü bir bilginimizin, Prof. Irene Melikoff’un iyileşme imkanının kalmadığını yazıyordu. Bu haber hekimlerin raporuna dayanıyordu. Nitekim perşembe gecesi ebedi aleme geçti. Hiç şüphesiz Türkoloji dünyası yaslı günler yaşıyor. | |||||||||
|