YUNANİSTAN'A BAKIŞ
“Bütün ülkeler kendi tarihlerinin yükünü taşırlar” (R. Callog)
 Bu sayfada amacım; en sorunlu (!) fakat aksi gibi de tarihi, tecrübeleri, tepkileri, değerleri ile bize en çok benzeyen batılı komşumuz Yunanistan hakkında bir şeyler karalamaktır. Açıkçası her iki ülkenin de tarihinin birbirine bakışında ciddi önyargılar söz konusudur. Bu sayfayı oluştururken Yunan tarih yazımı ve Türk tarih yazımından görsel örneklerle desteklenmiş bir takım örnekler vermeye çalışacağım. Doğal olarak Yunanistan'ın bağımsızlık sürecine ulaşması ve sonrasındaki yüzyıllık periyod için ağırlıklı olarak Yunan menşeli materyalleri kullanacağım. Türk tarafında ise bilhassa 1897 Türk-Yunan harbinden itibaren görsel materyalin artmasından hareketle biraz daha geç bir dönemden itibaren basında ve matbuatımızda bu konuya bakışı yansıtan bazı materyallere yer vereceğim. Kurtuluş savaşı sırasında ise Türk matbuatında bu materyallerin bolluğu ise kitaplar oluşturacak kadar geniş bir yer tutar. 
 Yunan tarihi konusundaki en önemli rehberim İletişim yayınları arasından çıkan Richard Callog’un “Modern Yunanistan Tarihi adlı çalışması. Oxford Üniversitesi’ne bağlı St. Antony’s College’de görev yapan Callog Yunan tarihinin dünya çapındaki saygın uzmanlarından. Kitabına bu adı veriş nedeni ile başlıyor sözlerine.

img292/3016/modernyunantarihigp2.jpg
Richard Callog'un kitabı komşu hakkında besleyici bilgilerle dolu

Malum Yunanistan devleti  günümüz Yunanistan’ını Antik Yunan’ın kesintisiz bir devamı olarak kabul etmekte. Yalnız bu şanlı Yunan tarihi Roma, Bizans ve akabinde de Osmanlı idaresi altında parlaklığını yitirmiş ve modern Avrupa’nın temellerini atan o görkemli medeniyet arka plana çekilmeye, unutulmaya mahkum edilmiştir. 1829’daki Yunanistan ise küllerinden doğan Anka kuşu misali yeniden geçmişin şanlı sayfalarına dönüşü sembolize eder.Yunanistan’ın ilk ABD elçisi Charles Tuckerman “Atinalı bir profesöre inme inmesini sağlamanın en kestirme yolu Yunan toplumunun Atinalılarla olan bağlantısını inkar etmek” olduğunu söyleyerek taa eski zamanlardan itibaren Yunanistan’da bu konuya bakış açısına verilen önemi gözler önüne serer. Bu nedenle antik dönemin parlak uygarlığı ile yeniden filizlenen Yunan medeniyeti arasındaki ayrımı yapmak zaruridir. Callog bundan dolayı Yunanlıların dile getirdiği üzere eserine Modern Yunan tarihi adını vererek eserinin sınrırlarını çizme yoluna gitmiş.

img162/3177/pavloskountouriotiscrowzd8.jpg
Yeni dönemin zaferleri antik devirler tarafından taçlandırılıyor

Yunanlılar kendilerini modern Avrupa’nın yaratıcısı olarak kabul ederken Avrupalılar bu işe ne diyor diye soracak olursak, onların da bu konuda pek farklı düşünmediği söylenebilir. Hatta 19. yüzyılda Yunanlılara bu ayrıcalıklı konumlarının farkındalığına vardıranlar da yine Avrupalılar. Bilhassa da İngiliz ve Fransızlar. Bu sayede Yunan bağımsızlık hareketi sırasında büyük devletler olaylara müdahil olmuş ve Yunanistan bağımsızlığını kazanabilmiştir. Yine Ortodoks ekolünden gelen ve doğu hıristiyanlığının en güçlü kalesi olmakla da Katolik-Latin-Roma mirasının bir sonucu olan Batı Avrupa toplumundan dışlanması beklenen Yunanistan, tam da bu özelliğinden dolayı AB’ye katılan ilk doğu Avrupa ülkesi olacaktır. Yunanistan’ın katılımı meselesi 1980 yılında İngiiz parlamentosunda görüşülürken dönemin dışişleri bakanı “Şimdi Avrupa’nın Yunanistan’a üç bin yıllık borcunu ödeme zamanıdır” demek suretiyle bu noktaya dikkat çıkmiştir.

img205/6819/byron1nh5.jpg
İngiliz yazar Byron Yunan davasına destek veren en önemli batılı simalardandır

Yunan tarihine şöyle bir nazar edecek olursak coğrafyanın çok az ülkede siyasi yaşama bu kadar etki ettiğini gözlemleriz. Daha ilk devirlerde verimli tarım alanlarının darlığı sebebiyle Yunanlılar denziciliğe yönelmişler ve ticari hayatın içinde yer almışlardır. Bunun sonrasında MÖ. 8. yy’da kolonizasyon dönemi gelmiştir. Osmanlılar döneminde de Rumlar deniz ticareti konusunda imparatorluğun en aktif unsurları olmuşlardır. Fakat geçim sıkıntısının aşılması konusunda bu durum yeterli gelmeyince Osmanlı Rumları Kırım’ın Odessası, Mısır’ın İskernderiyesi gibi liman kentlerde büyük koloniler oluşturmaya başlamışlardır. Bu kolonilere ilerleyen yıllarda Amerika’ya yapılan büyük göç dalgası (ki yakın zamanda vizyonda yer alan “Gelinler” adlı sinema filmi de bu süreci ele alan romantik bir yapımdır) ve Amerika’nın kota koymaya başlaması üzerine Avustralyaya yapılan büyük göçler alacaktır. Bugün bilhassa Amerika’daki Yunan diasporasının gücü dikkat çekicidir. Nitekim, ikinci kuşak bir Yunan göçmeni aileden gelen Michael Dukakis 1988 seçimlerinde Demokratik partiden başkan adayı olmuştu.  



Michael Dukakis

OSMANLI İDARESİ ALTINDA HELLAS

Resmi Yunan tarih yazımı antik atalarla modern Yunanistan arasındaki devreyi karanlık devre olarak görür. Bizans dönemindeki kadar bugünkü Yunan kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan Ortodoksluğu kabul ederek bir nebzeye kadar affedilebilir bir konumdadır. Zira Bizans, hıristiyanlığın kabulünün hemen akabinde Atina felsefe okulunun kapatılması başta olmak üzere antik kültürün yok olmasında önemli rol oynamıştır. Ancak Osmanlının affedilebilir hiçbir yanı bulunmamaktadır. Yunan tarihinde bu döneme “Turkokrasi” adı verilir ve Yunanlıların geri kalmışlığında bir günah keçisi işlevi görür. Bu dönemde köhnemiş Ortodoks kilisesi ile elele veren Osmanlı devleti asil Yunan ulusunun geri kalması için her türlü tedbiri almış, insanlar dinlerini de kültürlerini de özgürce yaşayamadıkları için yeraltı okulları diye anılan gizli mektepler kurmuşlar ve kültürlerini bu sayede zorlukla bugüne 19. yy’a taşıyabilmişlerdir (bugün söz konusu mekteplerin hiçbir kalıntısının olmaması ilgi çekici:))).


img84/8798/yeraltiokuluos8.jpg
Yunan tarih yazımına ilham veren yeraltı okullarından biri
img177/8499/nikolasgyziszrekowinyim0.jpg
Yunanlılar çocuklarını devşirilmemeleri için saklıyor ya da kız kılığına sokuyor.
img512/6228/ottomantorturesth1.jpg
Yunan propagandasında Osmanlı döneminde Rumlar

Fatih Sultan Mehmet, Yunanistan’ı kontrol altına aldığında bölgeyi İstanbul’u fethinin hemen sonrasında temellerini atmış olduğu “Millet sistemi üzerinden kontrol etme yoluna gitmiştir”. Bu sisteme göre siyasi ve idari yetkilerle de donatılarak “millet başı” ilan edilen Rum patriği, Ortodoks tebaa konusnda Osmanlı devletinin muhatap kabul ettiği tek idareci konumuna getirilmiştir. Bu şekilde halk üzierndeki etkisi Bizans döneminden de üst seviyeye çıkan patrikten beklenen ise devlete mutlak biçimde sadakat, teba üzerinde kesin kontroldür. Nitekim 1821 Yunan isyanı sırasında dönemin Rum patriği V. Gregoros isyancıları afaroz etmesine rağmen taba üzerindeki kontrolü sağlayamadığı ve dolayısıyla da akde riayet etmediği düşüncesi ile patrikhanenin orta kapısı önünde asılarak idam olunmuştur.

img142/4803/patrikgrigorosidamidd8.jpg
Patrik V.Gregorusun idamı
img142/2161/grigorios5thnl5.jpg
Gregoros'un idamını gösteren çizimde arka fonda patrikhanenin orta kapısı

Halbuki Osmanlıların son dönemlerine kadar patrikhanenin ortak çıkarlar nedeniyle Osmanlı devleti ile büyük ölçüde ortak hareket ettiği bilinir. Hatta Kudüs patriği Antimos bunun adeta bir tezahürü olarak Osmanlı varlığını şu ifadelerle yüceltir; “Osmanlıalr, Ortodoks inancından sapmış batılı Hıristiyanların şerrinden bizi koruması için Tanrı’nın bahşettiği bir lütufur”.
18. yydan itibaren özellikle bu denizci tüccarların başını çektiği Yunan burjuvazisinin de etkisiyle Osmanlı karşıtı kıpırdanmaların tırmanışa geçtiği görülür. Bu denizci tacirler bilhassa Fransız ihtilali sonrasında Napolyon savaşları sırasında İngilizlerin Fransa’ya uyguladıkları deniz ablukasını aşmayı göze alan en önemli topluluk olarak hayli zenginleşecektir. İhtilal armatörlerin sadece kesesini doldurmakla kalmayacak ihtilalin fikirlerinden de etkilenmelerine enden olacaktır. Armatörler tıpkı batıda oluşmaya başladığı üzere küçük ancak ekonomik çıkarlar konusunda kendi müteşebbislerine sonuna kadar yardım edecek bir ulus devlet arzu eder oldular. Ancak bu konuda tek başlarına başarılı olmalarına imkan olmadığından 18. yy’ın ikinci yarısından itibaren Osmanlı üzerindeki baskısı had safhaya çıkan Rusları bir nevi kurtarıcı olarak selamladılar.

img149/4879/yunandenizciikb3.jpg
Bir Rum denizci

1774 Küçük Kaynarca anlaşması Rumların esaretten kurtarılışının ilk işareti olarak kabul edildi. Zira halk arasıdaki bir inanışa göre Türkler İstanbulu ele geçirdikten 320 yıl sonra kuzeyden gelen sarı saçlı dindar Hıristiyanlar, bu barbarları sürüp atacaktı ki bu da 1773 tarihine tekabül ediyordu. Ancak kehanet tutmadı. Yine de bu dönemde gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşında Osmanlıların uğradığı ağır yenilgi Yunanlılarca bir u mut olarak görüldü.

19. yy başında Yunanlılar açısından iki önemli kazanım söz konusuydu. Herşeyden önce 2. Mahmut yeniçeri ocağını ve ayanları ortadan kaldırma planını devreye sokmuştu. Bu çerçevede Yeniçeri ocağının kaldırılması Osmanlıları askeri açıdan bir süreliğine de olsa belirsizliğin içine atarken Yunanistan bölgesindeki ayan Tepedelenli Ali Paşa’nın üzerine asker sevk edilmesi de bir iç savaş dolayısıyla ayaklanma için uygun an anlamına geliyordu. İkinci önemli etkense Avrupalılarda bu dönemde had safhaya çıkan Philhellenizm” yani Helenseverlik akımıdır.









önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 15 Haziran 2008 | YUNANİSTAN SAYFASI
BEKRİ MUSTAFA HAZRETLERİ :)

      Valla az buçuk tarih okuyan herkesin bildiği mevzudur. Bekri Mustafa nam ser-hoş 4. Murat zamanında yaşamış, akşamcıların piri olan bir zattır. Hatta kendisinin 4. Murat'ı içkiye müptelalık derecesinde alıştırdığı, 4. Murat'ın onun ölümüne çok üzüldüğünden anısı için kendisini ilk tanıdığı mekana yani Yemiş iskelesi denilen yere bir türbe yaptırdığı söylenir. Tabii ki bu söylentileri doğrulama imkanım yok, lakin Yemiş iskelesi denilen yer bugün İstanbul Ticaret Üniversitesinin veya eski "İstanbul Ticaret Odası"nın bulunduğu yer olup Bekri'nin mezarının buralarda olduğu söylenir. Hatta İstanbul üzerine yaptığı incelemelerle bilinen Jak Delon "Balat ve çevresi" adlı çalışmasında Bekri hakkında şu bilgileri verir; "Akşamcılar Bekri baba derlermiş, kendi aralarında para toplayıp mezarını çiçeklendirirlermiş. yemiş iskelesine Midilli ve Sakız'dan mastika şarabı getiren denizciler Bekri Baba'nın başında mum yakarak yolculuklarının fırtınasız geçmesi için dua ederlermiş. hatta denir ki bir çok kadın kocalarını rakı illetinden kurtarması için Bekri Baba'nın mezarına adak adarlarmış".
          Haa bunca tantanaya ne hacet diye sorarsanız diyeceğim o ki geçenlerde Evliya Çelebi'nin seyyah olmasına vesiler olan ahi Çelebi camiinin arka taraflarında dolanırken bir otopark arsası üzerinde bir türbe gördüm ki giriş kapısı üzerinde "Bekri Baba hazretleri" ibaresi okunuyordu. Bu zatın hazretliği elbette görecelidir. Ancak tarih özürlü halkımız Bekri'nin "hazretliğinin" nereden geldiğini bilmeden türbesine adak adamaya kalkıp Eyyub sultan hazretlerinden sonra duası en makbul salih kullardan deyü türbeye şenlendiriverirse olacak komediyi hatırladığımda gülmeden de edemiyorum. işte o türbe;

img122/5942/girismy8.jpg     img174/5228/dsc01616wb4.jpg
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
EVLİYA ÇELEBİ'NİN VELİLERİNDEN; HOROZ DEDE

Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen İstanbulu fetheden ermişler arasında zikredilen Horoz Dede, Çelebimizin dedesi ve aynı zamanda Fatih'in sancaktarı olan Yavuzer Sinan ile birlikte şehre girmiş ve öldükten sonra da bu dostunun yaptırttığı caminin arka tarafındaki hazireye gömülmüştür. Geçenlerde Unkapanı civarında gezinirken bu camiye uğradım ve cami imamı ile yaptığım görüşme sonrasında Yavuzer Sinan'ın türbesinin caminin arkasında küçük bir alanda olduğunu öğrendim. Yavuzer Sinan'ın ayak ucunda da Horoz Dede'nin yattığı söylendi ancak bu ne kadar doğru bilemiyorum. Zira söz konusu mezar taşı yarısına kadar toprağa gömülü olup ismin olması gereken yer okunamamaktadır. Semt sakinleri arasında ise makamın Horoz Dede'ye ait olduğuna inanılıyor. Evliya Çelebi'nin anlatımına göre Horoz Dede fetih sırasında askeri Horoz gibi saat başı öterek uyarır ve "Kalkın,uyanın ey gafiller" diyerek cihada teşvik edermiş. Unkapanı bölgesinden şehre girmiş. Hacı Bektaş'ın yoldaşı olarak Horosan'dan geldiği söylenir.

img151/5894/dsc01594nd7.jpg
Arka tarafta Yavuz Er Sinan ait mezar öndeki sarıklı mezar ise Horoz Dede'ye atfedilir.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
KİTAP KURTLARINA MÜJDE

Galata kulesi etrafında kültürel etkinlikler kapsamında 22 mayıs perşembe gününe kadar Beyoğlu sahafları ürünlerini sergileyecekler. Efhemara kartlardan sahafiye kitaplara kadar çok renkli ve güzel çalışmalara ulaşma fırsatınız var. bende bir iki efhemara kart ile bir kitap aldım. bölgenin canlanmasını temin eden hoş bir aktivite olmuş kanımca. Gerçi Galata kulesinin önünün kapandığı gerekçesi ile bu etkinliğie karşı çıkanlar da var ancak ben bir kaç haftalık buna benzer bir kültür etkinliğinin bölgeyi olumlu etkileyeceği kanısındayım. Zaten son yıllarda eski nezihliğine doğru yelken açan Galata'da bu tür aktiviteler olumlu gidişi destekler nitelikte. Gelenekselleşmesi düşünülen bu aktiviteyi kaçıranlar gelecek yıldakine yetişmeye gayret etsinler derim. 

img218/4697/dsc01835hc0.jpg

 
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | Yazılarım

MEZAR TAŞI SOYGUNU VE DİĞERLERİ

img411/6254/dsc00299nk3.jpg

İtina ile mezar taşı kırılır, Fatih camii arkasında Yarhisar camii yakınlarında bir hazirenin hali pürmelali

30 Mart 2008 tarihinde sayın İlber Ortaylı'nın köşesinde bir yazı okudum.Aslında Osmanlı döneminden kalma mezar taşlarını inceleyen pek çok insanın bildiği bir durumu üstat, köşesine taşıyarak halkı bu konu da uyarmak suretiyle önemli bir göre v icra etmiştir. Belki hayatın hay huyu içinde pek farket miyoruz, ama Cumhuriyetin ilk yıllarında sırf İstanbul sınırları içinde milyonlarla ifade olunan mezar taşlarımız bugün onbinlerle belki binlerle ifade olunur oldu. Ne yazık kibir vandallık hayır hayır bir hayvanlıktır alıp başını gidiyor. Süsleme sanatları, toplumsal zihniyet anlayışı, sosyal yapı ve daha birçok konu hakkında bize ilk elden kaynak sağlayan bu mezar taşları bir şekilde yok ediliyor. Mahmutpaşa camiinde geçen günlerde ortaya çıkarılan mezar hırsızlığını esnaf 2 yıldır biliyor. Zira orası iki yıldır zaten o rezalete düçar olmuştu ancak habercilerimizin yeni ilgisini çekti. Aynı şey İstanbul'daki Osmanlı yadigarı en eski hamam olan (5 asırlık) Vezneciler'dekiAcemoğlu hamamının da başına geldi. Radikal ve Hürriyette bu konuda yazılar yazmıştım. Hürriyet Tarihteki yazımın hemen ardından olay Sabah, Milliyet ve diğer bazı gazetelerde de sütunlara taşındı. Ancak bugün orada otel yaptıran şirket bilaperva bu hamamın giriş kısmını yıktırıp iç kısmını da (ya da ondan ne kaldıysa) Turkish Bath olarak turistik bir amaçla tesilerinin içine duhul eyledi. Yazıktır, ayıptır, devlete meydan okunmaktadır. Ancak idarecilerin zihniyeti değişmedikçe daha böyle pervasızlıklar çoook yaşanacaktır. Bir gariplikte şudur ki bazı İStanbul ilçe belediyeleri mezarlıklardaki tarihi dokunun envanterini yayınlarken bazıları da bu mezarlıkların iç edilmesine, tarumarına çanak tutuyor. Garabetler ülkesi bizimkisi ne diyelim.  
      Neyse efendim sözylenecek çok söz var. Önce İlber hocamımıza kulak verelim akabinde de benim Acemoğlu yazımı yayınlayalım. İyi okumalar efendim.

img204/4682/baslm3.jpg

Baş üstünde baş taşüstünde taş komamak herhal böyle birşey!  

Mezar taşı soygunu

Eskiden nebbaşlar mezarların içini soyardı. Zamanımızda memleketimizdeki mezar soygunculuğu yeni bir uzmanlık dalı edindi. Mermer mezar taşlarını alıp önceleri mıcır yapıyorlardı. Sonra sanat sevenlerin (!) sayısı arttıkça taşlar pazarlanmaya başladı. Taşların hacmi büyük geliyorsa, balyozla kırıp iki-üç parça halinde götürüyorlar.
Bahçelerinde mezar taşı koleksiyonları sergileyenlerin sınıf yelpazesi de genişledi; sadece kalantorlar değil, küçük burjuvalar da bu kategoriye dahil.
Türkiye gazetesinden genç muhabir Kurtbay Önür bazı tespitlerde bulundu. Güya camileri restore eden müteahhitlerin ya kendileri ya da onların haberi olmadan alttan alta çalışan adamları hazirelerdeki kıymetli mezar taşlarını balyozla üçe-dörde ayırıp bir köşeye yığıyor ve kolayca satıyorlar. Hatta Edirnekapı gibi büyük mezarlıkların dahi bu yüzden çölleştiği görülüyor.
En korkuncu da; güya restore ettikleri hazirelerin taşlarını çaldıktan sonra arta kalanları tören mangası gibi diziyorlar. Ne utanmazlık ve bir toplum için ne yüz karası bir görünüm..
.
    

img149/5269/baki11ov8.jpg
Edirnekapı mezarlığında ayakta kalma mücadelesi veren taşlar  

ACEMOĞLU HAMAMI GİTTİ GİDER
YAZAN: ÖNDER KAYA

Fatih semti, tarihi önemi nedeniyle pek çok önemli yapıyı barındırıyor. Bugün bu semtin sınırları içerisinde yer alan Zeyrek ve Süleymaniye gibi bölgeler eski ulema semtleri olarak ön plana çıkarken, Şehzadebaşı ve Aksaray civarı ise daha çok askeri nitelikleri ile ön plana çıkmaktaydı. Zira her iki semt de Kapıkulu ocaklarını en namlısı olan Yeniçerilere ev sahipliği yapmışlardı.

             Kapıkulu birimlerinde yer alan ocaklara insan yetiştiren bir kaynak durumundaki Acemioğlanlar için daha Fatih Sultan Mehmet zamanında Şehzade Caminin karşısına düşen Eski odalar ile Vezneciler arasındaki alanda bir kışla yaptırılmıştı. Otuz odadan oluşan bu kışlada bir de Orta camii adıyla Acemioğlanların ibadetine mahsus bir cami yer alırdı. Her ne kadar yeniçerilerin Et meydanındaki Orta camisi günümüze kadar ulaşmayı başarmışsa da Acemioğlanların Orta camisi o kadar şanslı olamamıştır. Bu caminin görevlileri de tıpkı yeniçerilerin Orta camisinde olduğu gibi kışla içerisindeki neferden seçilirdi. Fatih zamanında, imam olan Acemioğlan neferi 8, müezzin ise 7 akçe almaktaydı.

            İstanbul’un tarihinde 1453’den, yeniçeri Ocağının kaldırılış tarihi olan 1826’ya kadar çok önemli roller oynayan Acemioğlanlar, aynı zamanda belediyecilik tarihi açısından  da oldukça önemli bir yere sahiptirler. Çünkü eski İstanbul’da su tesislerinin, kanalların, sarayların, selatin camii, hamam ve medreselerin inşasında amele olarak çalıştıkları gibi şehrin yollarının tamiri ve temizlik işleri de yine ocağın başlıca işleri arasındaydı. Acemioğlanların bir kısmının çöp toplama işlerinde kullanıldığını da yine Evliya Çelebi’den öğrenmekteyiz. Çelebi, IV. Murat zamanında yapılan esnaf alayını anlatırken, bin kadar Acemioğlanın ellerinde süpürge ve küreklerle pür silah oldukları halde geçit törenine katıldıklarını söyler. Bunun dışında Acemioğlanlar, devlete ait kesimhanelerde kasaplık, fırınlarda ekmekçilik ve hamallık, devlete ait mandıralarda peynir ve yoğurtçuluğun yanında çobanlık da yaparlardı.

            Tüm bu işlerin yapımına nezaret eden kişiye yani Acemioğlan ocağının en üst düzey yöneticisine ise “İstanbul Ağası” denirdi.

            Acemioğlanlar gerektiğinde kolluk yani şehir içi güvenlik işlerini de üstlenirlerdi. Şehrin güvenliğinden birinci derecede mesul kişi, Yeniçeri Ocağının en üst düzey yetkilisi olan “Yeniçeri Ağa”sıydı. O, İstanbul dışına bir sefere gönderilirse o zaman güvenlik işleri ocağın iki numaralı adamı “Sekbanbaşı Ağa” ya bırakılırdı. Fakat Sekbanbaşı Ağa da emrindeki yeniçerilerle sefere çıkmışsa şehirde güvenliği “İstanbul Ağa”sı, emrindeki tecrübeli Acemioğlanlar ile sağlardı.

            Acemioğlanlar Ocağında en azından 15. ve 17. yüzyıllar arasında çok sert ve disiplinli bir eğitim verildiğini ve yapılacak her işin belli bir usule bağlandığını bilmekteyiz. Usulsüz iş gören ocak oğlanları “Meydan kethüdası” denilen idari amirin tespit ettiği cezaya razı olurlar ve ceza ocakta bulunan iki meydancıbaşı tarafından tatbik edilirdi ki bu ceza genellikle falaka veya kaba ete sopa atmak şeklinde olurdu. 

            Devşirme kanunun tam olarak uygulandığı yıllarda vücut yapılarının düzgünlüğüne, sıhhatlerinin yerinde olmasına ve yüz çizgilerinin düzgünlüğüne bakılarak devşirilen Acemioğlanların, ocağa geldiklerinde yaşlarının en küçük 7-8 ve en fazla da 16-18 olmasına dikkat edilirdi. Ocakta gerekli eğitimi aldıktan sonra da 18-20 yaşlarında ilgili ocaklara dağıtımları yapılırdı. 

            Dağıtım işleminin özellikle yeniçeri ocağının ihtiyacına göre yapılması kanundu. Genelde dağıtım 7-8 yılda bir yapılır, dağıtımın gecikmesi durumunda ise Acemioğlanlar arasında hoşnutsuzluklar başgösterebilir hatta iş isyana kadar gidebilirdi. Acemioğlanların Yeniçeri Ocağına kabulü merasimi de hayli ilginçti. Herşeyden önce bu merasime “Kapıya çıkma” adı verilirdi. Şehzadebaşından yola çıkan Acemioğlanlar, yeniçeri ocağının merkezi konumundaki Aksaraydaki Et meydanına gelirler ve burada isimleri Acemioğlan kütüğünden silinip yeniçeri ocağında mensup oldukları ortanın (bölüğün) defterine kaydedilirdi. Daha sonra da ilgili ortalarına dağıtılırlardı. Ortalarının kapısı önünde kendilerini “Odabaşı Ağa” denilen bölük komutanları karşılar ve her bir yeni neferin ensesine de artık kendi emri altına girdiklerinin göstergesi olarak bir tokat atardı.  

Şehzadebaşında bulunan Acemioğlanlar kışlası, Fatihten sonraki padişahlar tarafından da sürekli olarak yenilenmiş ve genişletilmiştir. Bu çalışmalar meyanında İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ifadesiyle Yavuz Sultan Selim zamanında, “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”nde ilgili maddeyi yazan Özkan Ertuğrul’un ifadesine göre de Fatih zamanında Acemioğlanlar hamamı inşa edilmişti. Esasen hamamın, kışlanın inşa edildiği ilk günlerde yapılmış olması bir zorunluluktur. Fakat belki zamanla Fatih’in yaptırdığı hamam ihtiyaca cevap veremediğinden Yavuz Sultan Selim zamanında yeni bir hamam olarak Acemioğlanlar hamamı yaptırılmış olmalıdır. Kesin olan, hamamın Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar elden geçirildiğidir.

Reşat Ekrem Koçu, “Acemoğlanlar Hamamı”nın tarihi önemini bizlere şu satırlarla aktarır; “Acemioğlanlar Kışlası Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından kısa bir süre sonra yıktırılmış olup bugünlerden yadigar olarak bize sadece kışlanın hamamı kalmıştır. Bu hamam aynı zamanda eski kışla mimarimizden kalan tek örnektir. Türk yapı sanatı bakımından müstesna bir kıymet taşımaktadır ve günümüzde bir çarşı hamamı olarak işletilmektedir (artık işletilmemektedir). Halk ağzında Acemioğlanlardan bozma Acemoğlu Hamamı diye meşhurdur”

Eski Direklerarasında bulunan hamamın odun ihtiyacı tıpkı yeniçeri ocağının hamamlarında olduğu gibi gemi hizmetindeki Acemioğlanlar tarafından temin edilir ve taşınırdı. Hamamda sadece banyo ihtiyacını karşılayan Acemioğlan para vermez, buna karşılık hamamda görevli berbere tıraş olursa bir akçe verirdi. Verilen bir akçenin yarısını berber alır, diğer yarısı da hamamın ihtiyaçları için ayrılırdı. Hamama bir akçe bedel ödemek suretiyle dışarıdan gelenlerin olduğunu da biliyoruz.

1958 yılında yapılan cadde düzenlemesi sırasında daha önceden iç kesimde kalan hamam, bir anda cadde üzerine çıkmıştır.

            Hamamın işletmesinin zamanla ocak dışından kişilere verildiğini görmekteyiz. Bu duruma en güzel örnek, Rumeli’den İstanbul’a göç eden Süleyman Ağanın 18. yy. sonlarında Acemoğlan Hamamını işletiyor olmasıdır. Süleyman Ağa, Şehzadebaşına yerleşmiş ve 1778 yılında Kurban Bayramı’nın ilk günü bir erkek çocuk sahibi olmuştur. Kurban Bayramı’nın ilk günü doğduğu için çocuğa Hz. İsmail’in ismi verilmiştir ki bu çocuk Abdülkadir Meragi ve Itri Efendi’den sonra Türk musikisinin en önemli ismi olarak kabul gören İsmail Dede Efendi’den başkası değildir. Mevleviliğe intisab ettiği için “Dede” unvanı ile anılan İsmail Efendi, babasının Acemoğlan hamamını işletmesinden dolayı da “Hammamizade” unvanı ile anılır.

            Tarihimize Vaka-i Hayriye olarak geçen ve Yeniçeri Ocağının kaldırılışını sembolize eden olaylar zinciri sırasında öncelikle yeniçerilerin Aksaray Et meydanında bulunan Yeni odalar adı verilen kışlası topa tutulup yıkılmış ve ardından da Acemioğlanlar kışlasının hemen yanında yer alan ve Şehzadebaşı Camiinin karşısına düşen Eski Odalara sıra gelmişti. İlginçtir ki Eski odalar da yıkılırken Acemioğlanlar ocağına dokunulmamış, sadece fonksiyonu değiştirilmişti. Ocak, ordunun odun ihtiyacını karşılayan bir askeri birim haline dönüştürülürken “İstanbul Ağa”sının unvanı da “Hattabemini”ne yani odun işlerinden sorumlu amire çevrilmişti. İşe yarar nitelikteki son Acemioğlanlar, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı ile yeni kurulan orduya alınmışlar, kalanlar ise odun hamallığına memur edilmişlerdir. Ocağın kışlasının tam olarak ne zaman ortadan kalktığı ise bilinmemektedir.   

            Acemoğlu Hamamı 1826’da Yeniçeri Ocağının kapatılması sonrasında askeri fonksiyonunu tamamen kaybetmiş ve bir çarşı hamamı olarak çevre halkına hizmet vermeye devam etmiştir. Yakın bir zamana kadar da görevini yerine getiren hamam birkaç yıldan beri kapalıdır. Bununla beraber bugünlerde giriş kapısının beton dökülerek kapatılması yapının akıbeti konusunda çevre bilincine duyarlı insanları rahatsız etmektedir.

            Camları kırılmış, sıvalar dökülmüş bu hamam pekala bir yeniçeri müzesi ya da restore edilip içine mankenler konularak tipik bir Osmanlı hamam mekanı olarak tarihi işlevine devam edebilir. Büyükşehir Belediyesine yaklaşık 200m. Fatih Belediyesine ise 300m. Uzaklıkta bir mesafede yer alan ve Fevzi Paşa caddesinin Vezneciler kısmının  başlangıcında bulunan bu göz önündeki yapının en kısa zamanda İstanbul’un kültür hayatına kazandırılması biricik temennimizdir.

            Hammamizade İsmail Dede Efendinin İstanbul Cankurtaran semtinde Akbıyık Camii karşısında yer alan evi düzenlenerek bir Türk musikisi müzesi haline getirildi. Fakat ne yazık ki bu evin yaklaşık 150 m. ilerisinde yer alan ve modern Türk tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilen Fuat Köprülü’nün bir zamanlar muhteşem kütüphanesinin de bulunduğu “Köprülü Konak” bugün bir deri mağazasının satış yeri olarak kullanılmakta. Fuat Köprülü, semt esnafının verdiği bilgilere bakılırsa Ankara’da milletvekili olduğu günlerde bile İstanbul’da bulunduğu süre zarfında burada ikamet etmeyi ve İstanbul’un bu tarihi semtinde yürüyüşler yapmayı pak severmiş. Acemoğlu Hamamı hakkındaki temennimiz de hamamın, Dede Efendi müzesi gibi asıl fonksiyonuna uygun bir şekilde düzenlenmesi ya da en azından Köprülü Konak örneğinde olduğu gibi bir şekilde düzenlenerek yaşamını sürdürebilmesidir.  

MAZİYE BAKIŞIMIZ ESKİDEN BERİ SAKAT. İŞTE İKİ KARİKATÜR

img86/5359/img0721wc5.jpg
MİMAR SİNAN: Sana da Mimarbaşı dediler bana da. Ama aramızda fark var. Ben yaptım, sen yıktın!!!

img86/155/img0809ia6.jpg

GAZETELER; Bay Prost İmar planı henüz tamamlanmamış diyorlar
BELEDİYE REİSİ; Evet, henüz müzelerin gönlünü, Evkâfın arzusunu, Eski Eserleri Koruma kurumunun hatırını, gazetecilerin temennileirni nasıl karşılayacağımıza dair bir proje vermedi
(EL ALTINDAN YIKIN GİTSİN ANASINI SATİİM ZİHNİYETİNİN TEZAHÜRÜDÜR)
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 30 Mart 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
Ara
goog
eXTReMe Tracker