Hezarfen'den önce uçan Türk varmış


Önder Kaya'nın, Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları ödüllü kitabı “Konstantin'in Kutsanmış Şehri”nde, Bizans'a dair pekçok yanlış bilgi tashih ediliyor. Sunduğu görsel malzeme ile de dikkat çeken kitap, bu alandaki büyük boşluğu dolduruyor.


FATİH GÜLDAL
Ülkemizde genelde Bizans, özelde de Bizans İstanbul'u üzerine yapılan çalışmaların azlığı, kültür hayatımızdaki önemli boşluklardan biri. Önder Kaya imzalı Küre Yayınları arasından çıkan "Konstantin'in Kutsanmış Şehri" bu alandaki boşluğu büyük oranda dolduracak önemli bir çalışma. Türkiye Yazarlar Birliği Şehir Kitapları ödüllü kitapta, Bizans İstanbul'unun siyasi, sosyal ve kültürel hayatıyla ilgili kırk iki adet makale bulunuyor.

BİZANSLI, BİZANSLIYIM DEMEZDİ

Kitap, konuyla ilgili bazı yanlış bilinenleri tashih ederek başlıyor işe. Yazar, Bizanslıların aslında kendilerini hiçbir zaman bu adla anmadıklarını, devletlerinin asıl adının Roma olduğunu, Bizans adının çok sonraları bu devleti araştıran Batılı bilim adamlarınca, Doğu Roma İmparatorluğu'nu biraz da küçümsemek adına yakıştırıldığı gerçeğini okuyucuya hatırlatıyor. Yazar, okurun bir çok konudaki ezberini de bozuyor. Mesela İstanbul'da uçuş denemesi yapan ilk Türk'ün Hezarfen Ahmed Çelebi olduğu bilinir. Oysa daha Bizans döneminde bu teşebbüs, bir başka Türk tarafından gerçekleştirilmiş. Bizans'la bir ittifak antlaşması yapmak için maiyetiyle beraber Konstantinapolis'e giden Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan'ı Bizans İmparatoru bugünkü Sultanahmet Meydanında yapılan bir gösteriye davet eder. Bu sırada gösteriye renk katmak isteyen ve sultanın maiyetinden olan bir hizmetkâr, paraşüte benzeyen bir elbiseyle uçuş denemesi yapmak için meydandaki yüksek bir sütuna tırmanırak kendini boşluğa bırakır ve yere çakılır.

35 bin kişinin hayatını kaybettiği "Nika" isyanını, İstanbul'u IV. Haçlı seferinde yağmalatan Venedik dukası Dandalo'nun Ayasofya'da yattığını, Bizans İmparatorlarının korkulu rüyaları haline gelen, sürgün yerleri Kınalıada'yı, imparatoriçe ve patriklerin hapsedildiği Büyükada'yı, Bizans'ın en önemli devlet adamlarının gözlerine mil çekildiği Anemas zindanlarını ve Bizans İstanbul'una dair pekçok bi-linmeyeni/yanlış bilineni, Önder Kaya'nın zengin bir görsel malzemeyle destekleyerek hazırladığı Konstantin'in Kutsanmış Şehri adlı kitapta bulacak ve çok şaşıracaksınız.


İstanbul'a Latinlerin ettiği

Önder Kaya'nın Konstantin'in Kutsanmış Şehri'nde yer verdiği en önemli olaylardan biri de IV. Haçlı seferi sırasında şehrin Latinler tarafından işgali. İşgalin halka yapılan zulümden sonra en dikkate değer yanı, başta Ayasofya olmak üzere dini yapılardan çalınan ve Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen eşyaların kaçırılması. Hazreti İsa'nın kanının korunduğu kap, işkence gördüğü ve çivilendiği haç, bugün İtalya'da bulunan Barletta heykeli, Venedik'te bulunan Tetrark heykeli, yine Venedik'te bulunan Quadriga adlı dört at heykeli mekân değiştiren Bizans eserlerinden bazıları. Belçika kökenli olan beş Latin kral da 1204-1261 yılları arasında Konstantinopolis'i, belki de tarihinin en kötü idaresine maruz bırakmış. Latin krallar, iktidarları döneminde surların bazı kısımlarının onarımı dışında kente hiçbir katkıda bulunmamış.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 01 Şubat 2009 | Kitaplarım

TÜRKİYE ÖNCÜLÜĞÜNDE BİR WORLDVİSİONA NE DERSİNİZ?

YAZAN Önder kaya  


           Bir Eurovision’u daha geride bıraktık. Akabinde gazete başlıklarında şaşacak bir şey yok. Hadise’yi daha başından birinci ilan eden matbuatımız 4.’lüğü beğenmedi. En azından Azeri kardeşlerimiz 3. oldu filan diye avunanlar da yok değil. Ancak nice zamandır pek çok kişinin dile getirdiği bir mevzu var. Gittikçe Eurovisionun kıstasları değişir oldu. Benim çocukluğumda bu yarışma İtalya’dan Alba-Romina Power, İrlanda’dan Jonny Logan, İsveç’ten Abba grubu üyeleri gibi çok değerli sanatçıları müzik camiasına armağan ederdi. Şimdi ise değerli kabul edilen müzisyenler ülkelerine şampiyonluk getirmeye çalışıyorlar. Yani amatör bir ruhlu harika işler çıkaran bir organizasyon artık profesyonel bir anlayışla tekdüze ve içi boş işler ortaya koyuyor. Son yıllarda derece yapıp da müzik sektörüne fırtına gibi giren şarkıcı neredeyse hiç yok. Şarkılar da pespaye. Akıllarda tınısıyla, sözleriyle kalan hangisi? Yarışmada İbranicenin, Ermenicenin, Rumcanın, Türkçenin o büyülü tınısından imbiklenen melodilerini duymak isterdim. Lakin seçebildiğim kadarıyla Ermeni yarışmacıda o da bir nebze Ermenice söz vardı. Onun dışında hep İngilizce. Hem dünya gittikçe küreselleşiyor diyor, hem de batının bize biçtiği donu büyük keyifle giyiyoruz. Dansöz kıyafetleri, oryantal figürler ve öğeler. Bunlar hiç olmasın demiyorum ama daha yaratıcı, “biz” olan daha farklı unsurların da yer aldığı bir performans niçin olmasın? Ama o vakit de derece hayal olur…

Esasen amacından sapmış ve Avrupa kültürünün zerk edilip propaganda yapılmasından başka bir unsur taşımayan bu saçma yarışma yerine alternatif bir yarışma yapılamaz mı? Eurovisionun tek kültürlülüğüne inat bu yarışmaya kültürlerin kendi tınıları ve dilleri ile katılmaları şartı koşulamaz mı? Dünya üzerindeki farklı kültürlere açık bir organizasyon olamaz mı? Hem bu ziyadesiyle hora da geçer. Böylelikle ben de kuzey Afrika, Avustralya, Suriye, İran, Hindistan, Çin, Peru gibi ülkelerdeki yerel kültür ve müzik hakkında fikir sahibi olurum. Dahası bu müzik dalları ile ilgilenildiği için yok olmaya yüz tutan pek çok kültürel unsur kurtarılır, yaşatılır.

Efendiler ben derim ki “Haydi Hadise, şu Avrupalılara göster günlerini” demek yerine, “Haydi Türkiye o çok övündüğün kültürler arası köprü konumunu da devreye sokarak bu evrensel müzik çalışmasına önderlik et”. Böyle bir organizasyona öncülük eden ülke, tarihe geçer kanımca. Emperyalist dünyaya göre mazlum milletlerin sözcüsü devletlerden biri olan Türkiye, kültürel anlamda da böyle bir adım atsa fena mı olur?

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 17 Mayıs 2009 | Yazılarım

TALİHSİZ ŞEHZADELERİN SON DURAĞI: MURADİYE

YAZAN: ÖNDER KAYA

Türkiye’de geçmişİ yaşatan en güzel yerlerden biridir Muradiye. Tarihin yaşayan canlı şahididir. Talihsiz yaşamlarını dinleyip hüzünlendiğimiz Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’yı, Fatih’in hayatı sürgünde geçen gözbebeği Cem’i, Bursa Yenişehir’inde kardeşi Yavuz Selim’le giriştiği mücadelede hem savaşı hem de canını yitiren Şehzade Ahmet’i içinde saklayan yerdir. Tüm bu üzücü hatıralara rağmen bir huzur ve dinginlik de hakimdir bu yerde. Sanki bu talihsiz şehzadeler fırtınalı yaşamlarını bu sessiz limanda selamet sahiline çekmiş gibidirler. Ünlü Türk romancısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da söylediği üzere “Ölümün sessizliğini ve öbür dünyada rahatı bilmek isteyenler Muradiye’ye gitsin. Ölüm yalnız burada korkunç değildir”.

Bugün Bursa’nın tarihi semtlerinden biri olan Muradiye, 1425’de başlanıp hemen ertesi yıl bitirilen cami ve ona bağlı yapılar topluluğundan adını alır. Bu yapı topluluğunun içinde bir caminin yanısıra, medrese, hamam ve imaret de bulunur.

Bugün sağlık tesisi olarak kullanılan medrese, caminin hemen bitişiğindedir ve bir zamanlar öğrencilerin kalması için inşa edilen 16 hücresi bulunmaktadır. Yapı, 1951 yılına kadar harabe olarak kaldıktan sonra Sağlık Bakanlığınca restore edilerek kullanılmaya başlanmıştır. Aslında söz konusu medrese çok erken bir dönemde yani II. Murat’ın saltanatının henüz 5. yılında inşa edilmiştir. Adeta onun zamanında başlatılan ve oğlu Fatih Sultan Mehmet zamanında da zirveye çıkan ilmi faaliyetlere verilen önemin habercisi niteliğindedir.

Çevre halkının temizlik ihtiyacına tahsis edilen hamam ise uzun yıllar hizmet verdikten sonra cumhuriyet döneminde bir ara inşa amacının dışında kullanılmıştır. 1986’ya kadar buranın bir dökümhane olduğu biliniyor. Bugün ise yapı yoğun bir restorasyon çalışması ile asli kimliğine kavuşturulmaya çalışılıyor.

Yolculara, yoksul kimselere yemek ve içecek dağıtmak amacı ile inşa edilen imarethanesi de geçirdiği restorasyon sonrasında 1996’dan beri Osmanlı mutfağından nadide tatlar sunan Darüzziyafe Restoran olarak hizmet vermekte.

Ancak külliyenin ziyaretçiler açısından hiç şüphesiz en çarpıcı yanı caminin arkasında yer alan türbeler ve bu yapıların içlerinde barındırdığı misafirler. Caminin hemen yan tarafından türbelere giden yola girdiğinizde sol tarafta cami duvarının bittiği uca biraz dikkat edin. Eğer dikkatli bakınırsanız burada eski zamanlardan kalma hoş bir adetin, “sadaka taşı” geleneğinin devam ettiğini görürsünüz. Normalde yaklaşık insan boyunda olan bir sütun üzerine konulan ve içi oyuk olan bu taş, muhtemelen Muradiye caminin geçirdiği restorasyonlardan birinde eski yerinden alınarak cami duvarına yatay olarak eklenmiş. Ancak fonksiyonunu yitirmemiş. Hala ziyaretçiler içine 3-5 kuruş bırakıyorlar.

Yola devam ettiğimizde ise bizi ilk karşılayan Şehzade Ahmet’in türbesidir.  Şehzade Ahmet, II. Bayezid’in oğlu ve Yavuz Sultan Selim’in kardeşidir. II. Bayezid’in saltanatının son zamanlarında büyük oğlu Ahmet Amasya’da, ortanca oğlu Korkut Manisa’da ve en küçük oğlu Selim de Trabzon’da sancak beyliği yapmaktaydılar. Ancak babasının gerek Anadolu’daki Şii tehdidi karşısında pasif bir politika izlemesinden ve gerekse de başkente uzak bir yerde görevlendirildiği için tahta geçme şansının azalmasından rahatsızlık duyan Şehzade Selim, babası üzerine yürümeye karar verir. Çorlu yakınlarında yapılan savaşı II. Bayezid kazanmışsa da yeniçerilerin baskısı üzerine tahttan Selim adına tahttan çekilmek zorunda kalır. Yalnız bu feragat öncesinde oğlundan, kardeşlerine dokunmayacağına dair teminat almayı da ihmal etmez.

  Fotoğraf 1: Şehzade Ahmet Türbesi (H. Ömer Camcı)

            Yaşananlardan kısa bir süre sonra Amasya valisi Ahmet harekete geçecektir. Babası tarafından veliaht ilan edildiği halde bu emre karşı çıkan kardeşi Yavuz Sultan Selim ile hesaplaşmak üzere Bursa üzerine yürür, ancak yapılan çarpışmada ordusu bozulur ve kendisi de esir düşer. Kardeşi ile görüşme talebi reddedilir ve sultan tarafından boğdurulur. Sonrasında cenazesi Bursa’ya getirilerek Muradiye’ye gömülür.

Şehzade Ahmet türbesinin hemen yanında ise külliyeye adını veren Sultan II. Murat yatar. Kaynaklar Sultan Murat’ın yalnızlığı seven kişiliğinden dem vururlar. Belki de bundan dolayı sultan, vasiyetnamesinde yanına kimseciklerin gömülmemesini vasiyet etmiştir. Yine sünnet üzere cesedinin doğrudan toprağa temas etmesini ve mezarının üzerinin de Allah’ın rahmeti olan yağmurun doğrudan yağması için açık bırakılmasını vasiyetine eklemiştir. Vasiyete ek olarak mezarın diğer kısımlarının duvarla çevrilip örtülmesini ve insanların Kur’an okuması için de mezar çevresine ayrı bir bölüm yapılmasını buyurmuştur. Türbenin içine girdiğimizde vasiyetin harfiyyen yerine getirildiğini görürüz. Söz konusu yapı Muradiye türbeleri içinde süslemeleri belki de en sade olanıdır.  

Fotoğraf 2: Sultan Muradin üstü açık mezarı (H. Ömer Camcı)

            Türbeler içinde en göz alıcısı ise şüphesiz Şehzade Cem türbesidir. Türbenin içine girince karşınıza çıkan İznik çinileri ve harikulade kalem işleri, nefesinizi kesecek kadar güzeldir. Türbenin hemen girişinde Osmanlı tahtının bahtsız şehzadesi Cem’in mezarı karşılar sizi. Cem bilindiği üzere ağabeyi II. Bayezid’le giriştiği mücadele sonrasında türlü maceralar atlatarak Roma’ya gelmiş, Papa’nın elinde Osmanlıların çıkacağı kapsamlı bir fetih seferini engelleyen sigorta vazifesi gördükten sonra 1495’de Napoli yakınlarında ölmüştür. Cenazesi ise tam 4 yıl sonra Bursa’ya getirilerek bu türbeye gömülmüştür. Cem sultan türbesinde ayrıca II. Bayezid’in şehzadeleri Alemşah ve Abdullah’ın da mezarları var.

Cem’den sonra Muradiye’de gömülü en meşhur şehzade olan Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman’ın taht namzedi olarak düşündüğü biricik oğluydu. Amasya valisiydi. Cesurdu. Bazı tarihçiler onu Fatih’in zekası ve devlet adamlığı ile Yavuz’un kumandanlık özelliklerini almış değerli bir hanedan üyesi olarak takdim ederler. Ancak tüm bu meziyetlere rağmen bir yanı vardı ki onu tahttan ve bahttan edecektir. Kanuni’nin şehzadeleri arasında Hürrem’den doğmayan tek şehzade konumundadır. Şehzade Mustafa’nın anası Mahidevran, Hürrem’den önce Kanuni’ye eş olmuş ve ona bir erkek çocuk doğurmuştu. Fakat hareme Hürrem Sultan’ın girmesi ile birlikte kendisi için sıkıntılı günler de başlamıştı. Gerçi ilk zamanlar Kanuni’nin annesi Hafsa sultanın vermiş olduğu destekle yerini muhafaza etmeyi bilmişti. Ancak valide sultanın ölümü ile saraydaki dengeler değişecektir. Hürrem’in padişahın gözünde çok önemli bir mevkiye yükselmesi sonrasında yaşanılan gerginliğin bir sonucu olarak haremde Mahidevran ile Hürrem kavga etmiş, bu kavga padişaha yansıyınca da fatura Mahidevran’a kesilmişti. Kanuni, ilk göz ağrısını Manisa’da sancakbeyliği yapan oğlu Mustafa’nın yanına göndermiştir. Bununla birlikte oğlu Mustafa’ya olan muhabbetinde bir eksilme olmadığını da hemen belirtelim.   

Hürrem sultan ardı ardına şehzadeler doğurunca Fatih kanunnamesi uyarınca Mustafa’nın bu şehzadeleri katlettirme ihtimalinin çok yüksek olduğunu biliyor ve bu nedenle de onu gözden düşürerek yerine, kendi çocuklarından birini ulu şehzade ilan ettirmenin yollarını arıyordu. Bu konudaki en büyük güvencesi ise Kanuni’nin de büyük muhabbet beslediği oğlu Şehzade Mehmet’ti. Hürrem Kanuni üzerindeki nüfuzunu kullanarak önce Şehzade Mustafa’yı Manisa’dan, Amasya’ya naklettirmiş ardından da Manisa’ya Şehzade Mehmet’i yollatmıştı. Fakat Kanuni’nin “şehzadeler güzidesi Sultan Mehmet’im” diye sevdiği bu şehzade, annesinin arzusunu yerine getiremeden 1543’de çok genç bir yaşta ölmüş, naşı da İstanbul’a getirilerek kendi adına inşa ettirilen Şehzade camine gömülmüştü. Böylelikle Mustafa’ya taht yolu ardına kadar açılmış oluyordu. Ancak Hürrem Sultan bir adım daha atarak biricik kızı Mihrimah Sultan’ı önce vezir Rüstem Paşa ile evlendirmiş ardından da damadını sadrazamlığa tayin ettirerek Şehzade Mustafa’nın başı için ördüğü çemberi daha da daraltmıştı. Sonuçta Hürrem-Mihrimah ve Rüstem üçlüsünün faaliyetleri neticesinde genç şehzade gözden düşürülmüş ve Kanuni, bu çok sevdiği oğlunun idamını 1553 yılında çıktığı Nahçivan seferi sırasında onamıştır. Mustafa halkın gözünde çok sevilen bir şehzade olup bu durum onun sonunu hazırlamıştır. Babası Yavuz Sultan Selim’in, dedesi II. Bayezid’i tahttan ne şekilde indirdiğini bilen Kanuni de ihtimal ki başına benzer bir durum gelmemesi için oğlunun idamını onaylamış olmalıdır.

Sonuçta genç şehzade Nahçıvan seferine katılma emri üzerine yanında kalabalık bir kuvvet de olduğu halde Konya Ereğlisi’nde bulunan babasının yanına gitmiştir. Burada yakın çevresinin babasından sakınması konusundaki tavsiyelerini duymazdan gelen şehzade, yine bu kişilerin “babanla kapalı çadırda değil, açık alanda görüş ki sana bir zarar getirilecek olursa asker müdahale edebilsin” yönündeki nasihatlerini de dinlememiştir. Neticede babası ile görüşmek üzere girdiği çadırda hazır bekleyen cellatlar tarafından boğularak öldürülmüştür. Talihsiz şehzadenin cesedi annesi Mahidevran hatun ile birlikte Bursa’ya yollanarak Muradiye’ye gömüldü. Mahidevran hatun bir müddet sonra Bursa’da unutuldu. Ciddi maddi sıkıntılar yaşayarak borçlandı. Sarayın durumdan haberdar edilmesi üzerine kendisine bir şehzade anasına yakışır tahsisat bağlandı. Mahidevran hatun kısa sürede ekonomik gücünü toparlamış ve oğlunun kabri üzerine bugünkü türbeyi yaptırmıştır. Türbe Fatih’in oğlu Mustafa’nın türbesi ile karıştırılmaması için “Mustafa-i Cedid Türbesi” yani Yeni Mustafa Türbesi olarak adlandırılır. Türbede ayrıca Mahidevran hatunla birlikte, babasının gözünden düşerek İran’a kaçan kardeşi şehzade Bayezid’den doğan yeğenleri Ahmet ve Orhan da yatmaktadır.

  Fotoğraf 3: Türbelerden genel görünüm (H. Ömer Camcı)

             Yazının başında dedim ya, sükuneti ile sizi cezbeden Muradiye aslında sinesinde ne fırtınalı yaşamları barındırıyor. Siz de benim gibi yapın bir hafta sonu İskender yemeyi bahane ederek Bursa’ya gidin ve neye niyet neye kısmet diyerek kendinizi Muradiye’nin şadırvanında akan suyun ahengine bırakın. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi;

“Bir ilah uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette”


 

 NOT: BU YAZI GEZGİN DERGİSİNİN OCAK 2009 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 25 Mart 2009 | 300 spartalı

Türkolojinin büyük yıldızı kaydı


İLBER ORTAYLI
MİLLİYET GAZETESİ 11.1.2009

İrene Melikoff, Fransız akademi dünyasının zirvesine çıkarken üç de aydın çocuk yetiştirdi. Üstelik her zümrenin sevgisini kazanmıştı

Fransız medyasında çıkan haberler dört haftaya yakın bir süredir komada olan ünlü bir bilginimizin, Prof. Irene Melikoff’un iyileşme imkanının kalmadığını yazıyordu. Bu haber hekimlerin raporuna dayanıyordu. Nitekim perşembe gecesi ebedi aleme geçti. Hiç şüphesiz Türkoloji dünyası yaslı günler yaşıyor.
 1917 Ekim’inde Petrograd’da doğdu. St. Petersburg’un savaş başında değiştirilmiş adıydı. İhtilal günleriydi, sokaklar kaynıyordu. Ana tarafından Rusya’nın soylu bir ailesinden, baba tarafından Azerbaycan’ın petrol burjuvazisine mensup Aleksandr Melikoff’un kızıydı. 
Küçük İrene’e sorsalar Rusya’yı bırakabilir miydi bilinmez ama aile bir yıl içinde Rusya’yı terk edip Fransa’ya geçti. Ruslar bazı muhacir milletlere benzemez; okumuş üst sınıf aileler ulusal kültürel kimliklerini hassasiyetle muhafaza eder.
Kusursuz Shakespeare okuyacak kadar düzgün İngilizce ve bulunduğu ülkenin Fransızcasını en haddeden geçmiş tarzıyla kullanan Melikoff; hiç şüphesiz ki Rusçayı da en zarif telaffuz ve zengin lügat ile öğrendi. Üç dili de sadece kulaktan değil, kitaplardan zenginleştirmişti. Sonra bunlara İtalyanca katıldı. Döneminin bütün Fransız aydınları gibi liseyi bitirdiğinde Yunanca, Latince klasiklerle yeterince tanışmıştı.
Melikoff Kafkasların kültürünü her zaman büyük hayranlık ve saygıyla izlediğinden, Doğu dilleri okuluna gitti. Burada Türkiyat şubesini seçmişti. Bölümün hocası Jean Deny idi. Prof. Deny Polonya asıllıdır. Güçlü bir linguist yani dilbilimcisiydi. Türk dilinin gramerini halen aşılmaz biçimde derleyen odur.
Öğrenciler Deny’yi sıkıcı buluyorlardı. Sıkıcı bulmadıkları, ömür boyu hayranlıkla andıkları hocaları ise Paris’te sürgününü yaşayan, milli mücadele döneminin sağlık bakanı Dr. Adnan Adıvar’dı. “Adıvar size ne öğretiyorduk ki?” diye sorduğum zaman Bernard Lewis “Her şeyi, hatta Goethe’nin ‘Faust’unu bile. O iki dünyanın da kültürüne sahip, ikisinin de üstadıydı” dediydi.  

Türkler onu hep el üstünde tuttu
İrene Melikoff ünlü matematikçimiz Salih Zeki Bey’in oğlu Faruk Sayar ile evlendi. Bu evlilikten Belkıs Sonya, Ladin ve Şirin Laura adlı üç kızları oldu. Kültürel kimliği kuvvetli bütün Rus aydınları gibi yad ellerde üç kızına da Rusça öğretti ve çok sevdiği kızlarının babalarının dili olan Türkçeyi de birlikte aşıladı. Şirin Laura bugün saygı duyulan bir Türkologdur, bilhassa Azerbaycan mıntıkasının edebiyatını çok iyi tanır.
İrene Melikoff hoca Türkiye’nin her şeyiyle ilgilendi. “Danişmendname” üzerine kaleme aldığı ünlü doktorasından sonra Alevi tetkikleriyle uğraştı. “Uyur İdik Uyardılar” onun bu konuda geniş halk kitlelerine yönelik bir kitabıdır.
Türkiye’nin solcularını da sağcılarını da tanıdı. Kırıcı olmadı ve batılı meslektaşlarında pek bulunmayan tevazuu ile her zümrenin muhabbetini kazandı. Strasbourg’da yardım etmediği Türk yok gibiydi; işçiler, gurbetçiler, talebeler...  İnsanımız kendisini kollayanı unutmaz; Melikoff da Türklerin bulunduğu yerlerde el üstünde tutuluyordu.
En tatsız zamanlarda bile Türkiye’den uzak kalmadı
Birçok Türkologun Türkçe konuşmayı öğrenmediği, kendisine tarihçi diyenlerin Türk edebiyatı ile ilgilenmediği, hatta lüzumlu bir faaliyet olan gazete okumaktan bile kaçındığı bir dönemdeyiz. İrene Melikoff Türkolojinin altın devrine mensuptur ama zor hayatının içinde üç aydın çocuk yetiştirip Fransız akademi dünyasının zirvesine kadar yükseldi. Yaşadığı hayatın emektar ruhlu insanlara örnek olmasını dileriz.
Birtakım münasebetsizlerin aksine, tatsız zamanlarda dahi Türkiye’den uzak kalmadı. Bu halkı ve ülkeyi sevdi. Onun şahsında sıcak bir dost tanıdık. 30 yıla yakın tanıdığım, samimiyetle görüştüğüm bir aziz meslektaşı unutmak mümkün değil. Her zümreden Türkün tanıdığı kimseydi.
Bilim dünyamızdan bir yıldız daha kaydı. Üzüntülü günler ama hayat bu.

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 11 Ocak 2009 | Matbuat Aleminden

Medeniyetler Çatışması tezinin ’babası’ öldü

28 Aralık 2008
Hurriyet gazetesi, 28 Aralık 2008 Pazar
Medeniyetler Çatışması tezinin ’babası’ öldü
"Soğuk savaş sonrasına tekabül eden 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsur politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olacaktır." Bu sözlerle anlattığı ünlü tezi "Medeniyetler Çatışması" ile adeta 11 Eylül 2001 sonrası dünyanın tablosunu çizen Amerikalı ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington dün 81 yaşında yaşama veda etti.

Huntington’ın ölümü ömrünün 58 yılını verdiği Harvard Üniversitesi’nin web sitesinden duyuruldu. Harvard’daki öğretim üyeliği görevinden 2007’de emekli olan Huntington o tarihten bu yana Massachusetts’in Martha’s Vineyard Adası’nda yaşıyordu. Huntington, ABD Savunma Bakanlığı’na danışmanlık da yapıyordu. Samuel Huntington, çoğu ABD yönetimi, demokratikleşme, askeri siyaset, sivil-asker ilişkileri ve politik gelişim üzerine 17 kitabın yazarı ve editörüydü.

Ancak onun tüm dünyada tanınmasını sağlayan şey ise soğuk savaş sonrası çatışmaların ideolojik değil, dünyanın başlıca medeniyetleri arasındaki kültürel ve dini farklılıklardan kaynaklanacağı tezini içeren 1996 tarihli "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması" adlı çalışmasıydı. Bu kitap Türkçe dahil 36 dile çevrildi. Huntington kitabında, küreselleşme sürecinde Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki çatışmaların artacağı öngörüsünde bulunuyordu.
önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 28 Aralık 2008 | Matbuat Aleminden
Ara
goog
eXTReMe Tracker