
|
Tarihi tuvaletlerimiz
İstanbul'da, çok önemli Bizans kilise ve manastır kalıntıları, açıkhava tuvaleti muamelesi görüyor. Tek suçları vaktinde camiye çevrilmemiş olmaları... 30/05/2004 (259 defa okundu) ÖNDER KAYA Tarihi miras açısından oldukça şanslı fakat tarihi miraslarımızın, sahipleri açısından bir o kadar şanssız olduğu bir çevrede yaşıyoruz. Daha doğrusu bildiğimiz ve bizim için kutsiyet taşıyan eserlere karşı nispeten ilgiliyiz de "öteki"ne ait değerler karşısında gayet biganeyiz. Hoş, gerçi bize ait değerlere gösterdiğimiz ilgi de, bir eserimizin UNESCO'nun dünya miras listesine kabul edilip edilmemesi amacıyla yapılan ankete, internet siteleri üzerinden milliyetçi duygularla verdiğimiz oylardan ibaret kalıyor ya, o da ayrı bir mesele. Hele bir de söz konusu edilen eser "biz"e ait değilse, Bizans döneminden kalan bir kilise, bir sarnıç, manastır ya da Cenevizlilerden kalan bir sur kalıntısı ise vay geldi ki başlarına sormayın. Vakti zamanında Ortodoks cemaati açısından bir felaket sayılan büyük kiliselerin camiye çevrilme geleneği, bugün söz konusu eserler açısından büyük bir şans. Zira insan; Ayasofya, Pammakaristos (Fethiye Camii), Aya Lips Manastırı (Molla Fenari İsa Camii), Pantakrator Kilisesi (Zeyrek Camii), Gastria Manastırı (Sancaktar Hayrettin Camii), Aya Teodosa Kilisesi (Gül Camii) "bizleştirilmemiş" olsalardı günümüze bu halleriyle ulaşabilirler miydi sorusunu sormadan edemiyor. Bu eserlerin tarihte oynamış oldukları roller, mesela 11. yüzyılda Aya Teodosa Kilisesi'ne (Gül Camii) ablası İmparotoriçe Zoe'nin zoruyla kapatılan Bizanslı prenses Teodora'nın daha sonra Bizans İmparotoriçeliğine yükselmesinin ilginç hikayesi, ya da Çarşamba yakınlarındaki Pammakaristos Kilisesi'nin (Fethiye Camii) Ortodoks dünyasının bir buçuk asra yakın patrikhanesi olması bizler için önemli değil. Asıl önemli olan bu yapıların "imana gelmesi" ve "sırat-ı müstakim dairesine girmeleri" suretiyle kutsanması. Bu nedenle Gül Camii'nin duvarında yazan "ecdad yadigarı caminin önünde top oynamayınız ve gürültü yapmayınız" yazısı hayli ilginç. Hak daire içine giren yapı bizselleştirilerek "ecdad yadigarı" oldu. Fener Patrikhanesi bizim de.. Aya Poliektos'un kaderi | ||
|
II. Mahmut'un yarım bıraktığı yerden Direklerarası'nın son canlı şahidi de sessiz sedasız aramızdan çekilmek üzere, hem de şahidi olduğu şaşanın çok uzağında bir sükunetle 25/07/2004 (602 defa okundu) ÖNDER KAYA (E-mektup | Arşivi) Vezneciler semtine geldiğinizde Şehzadebaşı caddesinin bu yöndeki başlangıç noktasında, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Camii'nin çaprazında sizi bir yapı karşılar; tarihi Acemoğlu Hamamı. Hamamımız çok değil iki-üç yıl öncesine kadar işletiliyor ve fonksiyonunu devam ettiriyordu. Lakin son zamanlarda kaderine terk edildi. Önce içi bir mezbelelik haline geldi, akabinde de ön giriş kapısı duvarla örülerek tamamen kapatıldı. "Ee ne olmuş yani" dediğinizi duyar gibiyim. Ne olduğunu anlayabilmemiz için gelin bir parça hamamın tarihçesine göz atalım. Hammamizade Temizlik işçilerinin deposu KAYNAK; http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3698 | ||
|
Metro inşaatı ve miniacenova
Önce Galataport projesi, ardından da metro inşaatı ile tekrar gündeme gelen Galata'nın Ceneviz havası taşıyan sokakları özelliğini yitirmeden en azından bir görülmeli 11/02/2007 (278 defa okundu) ÖNDER KAYA (Arşivi) Taksim-Yenikapı metro inşaatında kurulması beklenen köprü çerçevesinde Galata'daki tarihi surların da kaldırılması ve uygun görülen bir bölgeye taşınması gündeme geldi. Dileriz surların akıbeti de bir zamanlar Karaköy meydanının açılması sırasında "uygun" bir yerde yeniden inşa edileceği söylenen Karaköy camisinin akıbetine benzemez. Metro inşaatının Galata'nın tarihi ve topografik yapısında ciddi değişimlere yol açacağı kesin gibi görünüyor. Bu değişim yaşanmazdan evvel tarihçilerin "şayet bir gün Cenova ortadan kalkarsa Galata'ya bakılarak yeniden inşa edilebilir" dediği bu tarihi semte şöyle bir nazar edelim. Konstantinopolis'in, Karadeniz'den gelen ticaret yolunun kilit noktasında yer alması doğal olarak bu şehir devletleri arasındaki rekabeti had safhaya taşıyor ve bazen aralarında güç dengelerini koruma endişesi güden Bizans imparatorlarının da desteklediği çatışmalar çıkabiliyordu. Deniz gücü gün gittikçe zayıflayan Bizans, başkentinde etkisi gittikçe artan Venedik'in karşısına ezeli rakibi Cenova'yı çıkarmaya kalkınca dengeler altüst oldu. Bizans'ın yaratmak istediği bu rekabet ortamı kendisine pek pahalıya mal olmuş ve 1204'de Konstantinopolis, Venedik'in başını çektiği Latin istilasına maruz kalmıştı. 2,800 metrelik surlar Cami kiliseler KAYNAK; http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6741 | ||
|
Lira ve zihniyet değişimi
08/01/2006 (901 defa okundu)
ÖNDER KAYA (E-mektup | Arşivi) Geride bıraktığımız 2005 yılı, 5 Aralık 1927'den beri kullandığımız ve dilimize pelesenk olan Türk Lirası kavramının da sonunu getirdi. Türk liramızın gelişim sürecine bakarak sadece ekonomik alım gücümüzün değil, aynı zamanda değişen zihniyetimizin yansımalarını da görebiliriz.Tarihimizde para basmak eski zamanlardan beri bağımsızlık alameti olarak kabul ediliyordu. İlginçtir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kurulduğu yıllarda tedavüldeolan paralar Osmanlı Devleti'ne aitti. Doğal olarak bu durum yeni kurulan devletin egemenlik haklarını zedeliyordu. Cumhuriyet'in ilanından kısa bir süre sonra Osmanlı paralarının tedavülden kalkması ve yeni Türk Liralarının devreye girmesi için çalışmalara başlandı. Tedavüle giren ilk Türk paraları İngiltere'de basıldı. Bu paraların üzerinde yer alan resimlerin ise Evkaf Müdürü Ressam Ali Sami Bey tarafından çizilmesine karar verilmişti. Ali Sami Bey'in çizimleri doğal olarak buram buram milliyetçi ve halkçı öğeler üzerine kuruluydu. Sözgelimi 1 Türk Lirası'nın ön yüzünde iki öküzü ile tarlasını süren Türk köylüsü resmedilmişti. Bu komposizyon adeta "Köylü milletin efendisidir" sözünü perçinliyordu. Sanayisi gelişmemiş bir toplumun en önemli hayat damarı olan tarım, ilk paramızın ana temasını teşkil ediyordu. Bu parada köylünün arkasında fonda TBMM göze çarpıyordu. Bu nedenle resmin halkçı öğeler taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Diğer yandan 5 liralıklarda ise daha çok milliyetçi öğeler göze çarpıyordu. Paranın ön yüzündeki bozkurt ve ay yıldız Türk tarihine vurgu yapıyordu. Bu dönemde bozkurt pek çok yerde kullanılıyor ve Türklerin köklü tarihsel bağlarına vurgu vazifesi görüyordu. Bozkurtun arkasında da Türk milletinin yeni başkenti Ankara'nın kalesi yükseliyordu. Kale aynı zamanda otoriteyi temsil ediyordu. Hoş, zaten yeni başkentin de kaleden gayrı tarihsel bir zenginliğe sahip olduğunu söylemek zordur. Daha büyük paraların yani 50, 100, 500 ve 1000 Türk liralarının ön yüzünde ise Atatürk'ün resimleri yer alıyordu. Bu paraların arka yüzlerinde de ülkenin farklı bölgelerinden görünümler vardı. 50 liralıklarda Afyonkarahisar, 100 liralarda Ankara Köprüsü, 500 liralarda Sivas şehri göze çarpıyordu. 1000 liralarda ise Atatürk'ün Devletçilik ideolojisi ile bağlantılı olarak sanayiye gönderme yapan bir demiryolu resmi vardı. Aslında en küçük kağıt para olan 1 liralardaki köylü resmi ile en büyük kağıt para olan 1000 liraların arkasındaki demiryolu, yani sanayi imgesi hayli düşündürücüydü. Bu yeni Türk devletinin sanayiyi, tarımdan daha değerli ve hayati saydığının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Zaten ilerleyen yıllarda yapılan sanayi hamleleri, devlet ya da özel teşebbüs yoluyla kurulan fabrikalar da bu fikri doğrular yöndedir. Öte yandan paraların arkalarındaki şehirlerin seçimi de dikkat çekicidir. Yüzyıllardır Osmanlı toplumuna başkentlik yapan İstanbul'a en ufak bir atıfta bulunulmazken Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin kazanıldığı Afyon, Kurtuluş Savaşı öncesi çok önemli kararların alındığı Sivas ve tabii ki yeni devletin kalbi Ankara ön plana çıkarılıyordu. Birinci ve ikinci emisyon | ||