Ana Sayfa > Arşiv > 10 Mart 2007
Arşiv > 10 Mart 2007

Tarihi tuvaletlerimiz

Tarihi tuvaletlerimiz

İstanbul'da, çok önemli Bizans kilise ve manastır kalıntıları, açıkhava tuvaleti muamelesi görüyor. Tek suçları vaktinde camiye çevrilmemiş olmaları...

30/05/2004 (259 defa okundu)

ÖNDER KAYA

Tarihi miras açısından oldukça şanslı fakat tarihi miraslarımızın, sahipleri açısından bir o kadar şanssız olduğu bir çevrede yaşıyoruz. Daha doğrusu bildiğimiz ve bizim için kutsiyet taşıyan eserlere karşı nispeten ilgiliyiz de "öteki"ne ait değerler karşısında gayet biganeyiz. Hoş, gerçi bize ait değerlere gösterdiğimiz ilgi de, bir eserimizin UNESCO'nun dünya miras listesine kabul edilip edilmemesi amacıyla yapılan ankete, internet siteleri üzerinden milliyetçi duygularla verdiğimiz oylardan ibaret kalıyor ya, o da ayrı bir mesele. Hele bir de söz konusu edilen eser "biz"e ait değilse, Bizans döneminden kalan bir kilise, bir sarnıç, manastır ya da Cenevizlilerden kalan bir sur kalıntısı ise vay geldi ki başlarına sormayın. Vakti zamanında Ortodoks cemaati açısından bir felaket sayılan büyük kiliselerin camiye çevrilme geleneği, bugün söz konusu eserler açısından büyük bir şans. Zira insan; Ayasofya, Pammakaristos (Fethiye Camii), Aya Lips Manastırı (Molla Fenari İsa Camii), Pantakrator Kilisesi (Zeyrek Camii), Gastria Manastırı (Sancaktar Hayrettin Camii), Aya Teodosa Kilisesi (Gül Camii) "bizleştirilmemiş" olsalardı günümüze bu halleriyle ulaşabilirler miydi sorusunu sormadan edemiyor. Bu eserlerin tarihte oynamış oldukları roller, mesela 11. yüzyılda Aya Teodosa Kilisesi'ne (Gül Camii) ablası İmparotoriçe Zoe'nin zoruyla kapatılan Bizanslı prenses Teodora'nın daha sonra Bizans İmparotoriçeliğine yükselmesinin ilginç hikayesi, ya da Çarşamba yakınlarındaki Pammakaristos Kilisesi'nin (Fethiye Camii) Ortodoks dünyasının bir buçuk asra yakın patrikhanesi olması bizler için önemli değil. Asıl önemli olan bu yapıların "imana gelmesi" ve "sırat-ı müstakim dairesine girmeleri" suretiyle kutsanması. Bu nedenle Gül Camii'nin duvarında yazan "ecdad yadigarı caminin önünde top oynamayınız ve gürültü yapmayınız" yazısı hayli ilginç. Hak daire içine giren yapı bizselleştirilerek "ecdad yadigarı" oldu.
Bu yapılar kadar şanslı olmayan Studios Manastırı, Tekfur Sarayı ve yazımıza konu teşkil edecek olan Aya Poliektos Kilisesi ise sırat-ı müstakim dairesi dışında kalan uhreviyetten uzak yapılar. Bu nedenle tuvalet olarak kullanılmak suretiyle işlevsel hale getirilmelerinde hiçbir mahsur yok.
Tarih dersine ortaokul I. sınıftan itibaren aşırı bir düşkünlüğüm oldu ama eğitim gördüğüm Saraçhanebaşındaki Oruçgazi İlköğretim Okulu'nun 100 metre gerisindeki Aya Poliektos harabelerini geçen yıla kadar merak edip de araştırmak aklıma gelmemişti. Herhalde bunda, okulda verilen hamasi tarihin kanımızı kaynatmasına karşın, yaşadığımız çevreye duyarlı olma noktasında hemen hiçbirşey vermemesinin rolü de oldukça büyük olsa gerek. Bir diğer neden de benim tarihi tuvalet itibariyle epey zengin bir muhitte yetişmiş olmam. Harabesinden geçerken burnumu kapatmak zorunda kaldığım Aya Poliektos kalıntısının 150 metre kadar uzağında, tarihi tuvaletlerden bir diğeri olan Valens su kemerleri, bir o kadar daha yürüyüp de Zeyrek'e ulaştığımda da tarihi Zeyrek sarnıçlarının "Zeyrek açık hava tuvaleti" ile karşılaştığım için durumu kanıksamış olmam son derece doğal.

Fener Patrikhanesi bizim de..
Bugün ben de Türkiye'nin saygın ve köklü özel okullarından birinde pek çok görsel materyale ve imkana sahip bir ortamda öğretmenlik yapıyorum. Ama şehir kültürü ve İstanbulluluk bilinci denilen şeyin bilboardlara türkücü, şarkıcı resmi yapıştırıp altına "Ben İstanbulluyum" demekle kazanılamayacağını anlamama vesile olan bir olayı daha geçen gün yaşadım. Malumdur ki insanlar tanıdıkları, bildikleri şeylere sahip çıkar ve korurlar. Bu anlamda okulumuzun 13 kişilik tarih topluluğu ile, 7 Mayıs Cuma günü Fatih-Fener-Balat semtlerini içine alan gezi ve 21 Mayıs'ta üç sınıfla Topkapı Sarayı'na düzenlediğimiz gezi, eksik kalan bu noktayı tekrar hatırlattı. Öğrenci, ortamı görüp soluklamadan yaşayarak öğrenemez ve yaşayarak öğrenmediği için neye niçin sahip çıkması gerektiği konusunda bir fikir sahibi olamaz. Özellikle Fener-Ayvansaray güzergahı arasında yer alan pek çok kilise ve havra derslerde sıklıkla üzerinde durduğum
İstanbul'un farklı etnik kimliği ile ilgili söylediğim ve öğrencilerim tarafından, hayal dünyamdan birkaç kırıntı imişçesine yarı şaşkınlık, yarı hayranlık ile dinlenen bilgileri, ete kemiğe büründürdü. Bu çocuklar patrikhanenin sadece Rum Ortodoks dünyasının, Yanbol ya da Ahrida Sinagoglarının yalnız Musevi cemaatinin olmadığını bilme yönünde yaşıtlarından birkaç adım daha öndeler. Bu tür geziler belki de can çekişen
Cankurtaran'a, yıkılmaya yüz tutmuş Akbıyık'a, unutulan Ayvansaray'a hayat öpücüğü verecek bir neslin yetişmesine katkıda bulunabilir. Belki bu sayede Türk-Osmanlı mührü taşıyan eserlerin yanısıra İstanbul damgası taşıyan diğer kültürlere ait eserlere de sahip çıkmayı becerebiliriz.

Aya Poliektos'un kaderi
Fatih Belediyesi'nin tam karşısına, Büyükşehir Belediyesi'nin ise hemen yanıbaşına düşen bazı gözlerden uzak (!) naçizane bir harabe kalıntısı görürsünüz. Bu kalıntı Bizans'ın en hayırsever kadınlarından biri olarak tarihe geçen ve 472'de son Batı Roma imparatoru Ainikus Olybrius'un kızı Anikia Julyana tarafından yaptırılan Aya Poliektos Kilisesi'dir. Bu kilise 6. yüzyılda Ayasofya inşa edilmeden önce kentin en görkemli dini yapılarından biriydi. Kilise adını, pagan dönemde Hıristiyan olduğu için Malatya'da öldürülen ve bu nedenle de Hıristiyanlığın şehitlerinden sayılan Romalı asker Poliektos'tan alıyordu. İşin tuhaf tarafı sanat tarihçilerinin ifadesine göre paganizmi reddeden bu Romalı asker adına yaptırılan kilise, pagan unsurları da içinde barındırıyordu. Mesela yapının kemerlerinde üç boyutlu tavus kuşları yer alıyordu ki tavus kuşları Roma mitolojisinde Jüpiter'in (Yunanlıların Zeus'u) ve ölümsüzlüğün simgesiydi.
Bu açıkhava tuvaleti (!) 12. yüzyılda yavaş yavaş sönükleşmeye başladı. IV. Haçlı Seferi sonrasında kente hakim olan Latinlerin istilası sonrasında ise tam bir harabe haline geldi. İşgal sonrasında Konstantinopolis'in sanat eserlerinin bir kısmını zafer nişanesi ve ganimet olarak götüren ve San Marco meydanında sergileyen Venedikliler, bu kiliseden de bugün San Marco kilisesinde sergilenen bazı fragmanları sökerek beraberlerinde götürdüler. Kiliseye ait bir sütun başlığı da bugün Barselona Arkeoloji Müzesi'nde bulunuyor. Aslında kiliseden götürülen parçaların Avrupa'nın muteber mekanlarında sergilenmesine de şaşmamak gerekir. Zira yapının inşasında kullanılan malzeme alelade olmayıp Anadolu'nun değişik yerlerinin yanısıra Tunus'tan İspanya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadan devşirilmişti. Belki de bundan dolayı bu muhteşem yapının banisi Anikia Julyana'ya, kilisenin yapımı nedeniyle atfedilen "Ey Süleyman! seni geçtim" sözü aynı zamanda Ayasofya'yı inşa eden İmparator Justianus'a da atfedildi.
Her neyse ey vatandaş! Tüm bunlardan sana ne? Bizans eserleri söz konusu olunca devletin tavrı belli nasıl olsa. Devletimiz sayısız lüzumsuz memuriyet kadrosu ihdas edip bir o kadar lüzumsuz memuru istihdam ederken; gavur ellerinde olsa bir açık hava müzesi muamelesi görecek bu yapı için kılını kıpırdatmıyorsa sen de o yapının içine ediver. Ders kitaplarında Bizans'a 1100 yıl başkentlik yapmış olmasıyla övülen bir şehrin üniversitelerinde Bizans kürsüsü yoksa, Bizantinist denilince koca şehirde Semavi Eyice ve Nevra Necipoğlu dışında akla akademisyen ismi gelmiyorsa...
neyse vatandaş, aslında tuvalet muamelesi yaptığın Aya Poliektos kilisesi değil, böyle bir tutuma çanak tutan zihniyet. Kal sağlıcakla.
KAYNAK; http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3496

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 10 Mart 2007 | Aya Poliektos Kilisesi ve Bizansa Bakışımız

II. Mahmut'un yarım bıraktığı yerden 
II. Mahmut'un yarım bıraktığı yerden

Direklerarası'nın son canlı şahidi de sessiz sedasız aramızdan çekilmek üzere, hem de şahidi olduğu şaşanın çok uzağında bir sükunetle

25/07/2004 (602 defa okundu)

ÖNDER KAYA (E-mektup | Arşivi)

Vezneciler semtine geldiğinizde Şehzadebaşı caddesinin bu yöndeki başlangıç noktasında, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Camii'nin çaprazında sizi bir yapı karşılar; tarihi Acemoğlu Hamamı. Hamamımız çok değil iki-üç yıl öncesine kadar işletiliyor ve fonksiyonunu devam ettiriyordu. Lakin son zamanlarda kaderine terk edildi. Önce içi bir mezbelelik haline geldi, akabinde de ön giriş kapısı duvarla örülerek tamamen kapatıldı. "Ee ne olmuş yani" dediğinizi duyar gibiyim. Ne olduğunu anlayabilmemiz için gelin bir parça hamamın tarihçesine göz atalım.
Her şeyden önce hamam, adını Acemlerden yani İranlılardan değil Osmanlı başkenti İstanbul'da bulunan Kapıkulu Ocakları'na nefer yetiştiren kurum konumundaki Acemioğlanlar Ocağı'ndan alıyor. İstanbul fethedildikten kısa bir süre sonra Fatih, bugünkü Şehzadebaşı Camii'nin karşı hizasına yakın bir yerlerde Kapıkullarının en namlısı Yeniçeriler için bir kışla yaptırırken, bu ocağın Vezneciler'e bakan kısmına da Acemioğlanlar için bir başka kışla yaptırmıştı. Yazık ki bu kışla da tıpkı Yeniçerilerin "Eski Kışla" adı ile andıkları (ki yeni kışlanın yerinde de bugün Vatan caddesi ve metro bulunmakta) kışlaları gibi günümüze hiçbir iz bırakmadan ortadan kalktı. Acemoğlu hamamı ise bunun tek istisnası konumundadır. Hamam, ilk yıllarda sadece
Acemioğlanların temizliğine tahsis edilirken zamanla çarşı esnafının da istifade ettiği bir temizlik mekânı haline geldi. 18. yüzyıldan sonra hamamın işletmeciliği nasıl olduysa sivillerin eline geçti.

Hammamizade
Bu yüzyılın sonlarında hamamın işletmeciliğini yapan Rumeli göçmeni Süleyman Ağa'nın 1778'de Kurban bayramının ilk gününde bir erkek çocuğu olduğunu ve bayram yüzü suyu hürmetine bu ilk erkek çocuğuna, ciğerparesi olan evladını Allah yoluna kurban olarak adamayı göze alan Hz. İbrahim'in oğlunun adını yani İsmail ismini verdiğini biliyoruz. İşte bu çocuk büyüyüp Mevlevi tarikatına girecek ve dedelik makamına yükselerek Türk musikisinin en büyük isimlerinden biri olan Hammamizade İsmail Dede Efendi olacaktır. Bilin bakalım Dede Efendi'nin Hammamizadeliği nereden geliyor?
Acemioğlanların kaderi, Kapıkulu Ocakları ile sıkı sıkıya bağlı olduğundan 1826'da II. Mahmut'un tarihe "Vaka-i Hayriye" diye geçen Yeniçeri Ocağı'nı kaldırma teşebbüsü sırasındaki yıkımdan da sağ kurtulmayı başaran hamamımız, yazık ki 21. yüzyılın vandalizminden yakayı o kadar da kolay sıyıramayacak gibi gözüküyor. Her ne kadar Reşat Ekrem Koçu hamam hakkında İstanbul Ansiklopedisi'nde "Acemioğlan kışlası, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından kısa bir süre sonra yıktırılmışsa da o günlerden bize yadigar olarak eski kışla mimarimizin ayakta kalan tek örneği konumundaki bu hamam kaldı" deyip yapının önemine vurgu yapıyorsa da koca İstanbul Ansiklopedisi'nde yer alan "Acemioğlanlar Hamamı" maddesini kaç büyüğümüzün okumuş olabileceği sorusu mechuliyetini muhafaza etmekte olduğundan hamamın olası akıbeti bizi endişelendiriyor.

Temizlik işçilerinin deposu
7 Temmuz 2004 tarihinde hamamın yanında bulunan ve birkaç ay kadar önce yıktırılan Şehzade Restoran'ın arazisi üzerinde nedeni tespit edilemeyen bir yangın zuhur etti ve itfaiye ekiplerinin zamanında müdahalesi ile de yangın kısa bir süre içinde kontrol altına alındı (Yangın söndürme çalışmaları esnasında itfaiye görevlilerinden aldığım cevap çıkış nedeninin bilinmediği şeklinde olup yangının çıkış nedeni sonradan belirlenmiş olabilir). Bu durum yapının bu şekilde başıboş kalması halinde başına gelebilecek şeyler hakkında bize küçük bir fikir verebilir. Tam köşede kalan yapının bir diğer talihsizliği de bir köşenin Eminönü Belediyesi'nin diğer köşesinin ise Fatih Belediyesi'nin denetiminde olması.Yapının bir kısmı yangından önce Eminönü Belediyesi'ne bağlı temizlik işçilerinin çöp arabalarını ve süpürgelerini koydukları bir depo vazifesi görüyordu. Ancak yangın sonrası yapının etrafı bildiğimiz en mükemmel koruma yöntemi olan (!) aluminyum levhalarla çevrildi ve temizlik işçilerinin de burayı depo olarak kullanmaları sona erdi. Yapının aluminyum levhalarla çevrilmesi işlemi sırasında şantiye alanında çalışan işçilerle görüştüğümde çevrilen alanın bir bölümüne yeni bir otel inşa edileceğini öğrendim. Umarım hamamın herhangi bir bölümü ya da tamamı otel inşaatına kurban gitmez.
İstanbul'un en eski hamamı ya bir zaman sonra İstanbul Ansiklopedisi'nin içindeki unutulan pek çok tarihi yapıdan biri olarak kalacak ya da tarihin bizzat kendisi olarak yaşayacak. Ama bir kültür kompleksi, ama bir yeniçeri müzesi, ama bir hamam müzesi. Varsın yaşasın da.
NOT: Burada sevindirici bir gelişmeyi de aktarmak istiyorum. Yine Radikal İki sayfalarında çıkan "Tarihi Açıkhava Tuvaletlerimiz" isimli bir yazıya da konu olan Fatih Saraçhanebaşı'ndaki Aya Poliektos kilisesinin valilik tarafından etrafının tellerle çevrilerek kapatıldığını ve en azından insanları rahatsız ederek tarihi dokuyu harap eden idrar kokusunun bir süreliğine de olsa engellendiğini ifade etmeliyim. Ama bu geçici tedbirin söz konusu tarihi eserin değerine yakışır bir şekilde kalıcı hale getirilmesini yine yetkililerden talep etmekteyiz.

KAYNAK; http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3698

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 10 Mart 2007 | Acamoğlu Hamamının Akıbeti

Metro inşaatı ve miniacenova

 

Yukarıdan aşağıya, Galata, Arap Camisi ve Yanık Kapı

 

Önce Galataport projesi, ardından da metro inşaatı ile tekrar gündeme gelen Galata'nın Ceneviz havası taşıyan sokakları özelliğini yitirmeden en azından bir görülmeli

11/02/2007 (278 defa okundu)

ÖNDER KAYA (Arşivi)

Taksim-Yenikapı metro inşaatında kurulması beklenen köprü çerçevesinde Galata'daki tarihi surların da kaldırılması ve uygun görülen bir bölgeye taşınması gündeme geldi. Dileriz surların akıbeti de bir zamanlar Karaköy meydanının açılması sırasında "uygun" bir yerde yeniden inşa edileceği söylenen Karaköy camisinin akıbetine benzemez. Metro inşaatının Galata'nın tarihi ve topografik yapısında ciddi değişimlere yol açacağı kesin gibi görünüyor. Bu değişim yaşanmazdan evvel tarihçilerin "şayet bir gün Cenova ortadan kalkarsa Galata'ya bakılarak yeniden inşa edilebilir" dediği bu tarihi semte şöyle bir nazar edelim.
İstanbul'un ilk İtalyan misafirleri Amalfi, Pisa ve Venediklilerdi. Bunlar Galata'nın tam karşısında yer alan bugünkü Sirkeci-Bahçekapı-Zindankapı civarında kolonilerini kurmuşlardı. Bizans imparatorluklarından aldıkları izin sonrasında ana kilise, küçük şapeller, mezarlık alanı, ticari depolar ve bunlarla bağlantılı ikametgahtan oluşan kendi mahallelerini kurabiliyorlardı.

Konstantinopolis'in, Karadeniz'den gelen ticaret yolunun kilit noktasında yer alması doğal olarak bu şehir devletleri arasındaki rekabeti had safhaya taşıyor ve bazen aralarında güç dengelerini koruma endişesi güden Bizans imparatorlarının da desteklediği çatışmalar çıkabiliyordu. Deniz gücü gün gittikçe zayıflayan Bizans, başkentinde etkisi gittikçe artan Venedik'in karşısına ezeli rakibi Cenova'yı çıkarmaya kalkınca dengeler altüst oldu. Bizans'ın yaratmak istediği bu rekabet ortamı kendisine pek pahalıya mal olmuş ve 1204'de Konstantinopolis, Venedik'in başını çektiği Latin istilasına maruz kalmıştı.
Bu işgal, İznik'e çekilen Bizans devleti ile Cenova'nın daha da yakınlaşmasına neden olacaktır. 1261'de VIII. Mihael başkenti Latinlerden geri aldığında Cenevizlilerin saltanat devri de bir yerde başlamış oluyordu. Galata kısa sürede Cenova'nın gözbebeği haline geldi. Karadeniz'den buraya akan buğday, arpa, tuzlanmış balık ve havyarın yanı sıra karanfil, zencefil, keçiboynuzu, karabiber gibi baharat ürünleri de buradan Cenova'ya akıyordu.
Bu konumundan dolayı Galata 1267'den itibaren Sakız Adası dışında doğudaki Cenova kolonilerinin yönetildiği bir idare merkezi haline geldi. Cenova Devleti tarafından Galata yöneticisi olarak seçilen Podesta, aynı zamanda Ceneviz çıkarlarının egemen olduğu geniş bir bölgedeki siyasi ve ticari yönetimi de üslenmişti. Bizans'ın yasaklamasına rağmen hem bu devletin zaaf anlarından akıllıca yararlanmalarının hem de bölgeyi yağmalayan bazı istilacı toplulukların (ki bu anlamda 1302'deki Katalan saldırısı bir dönüm noktasıdır) etkisiyle buradaki kolonilerinin etrafını surlarla çevirmeyi başardılar.

2,800 metrelik surlar
Surlar zamanla daha düzenli bir şekilde bugünkü Azapkapı-Şişhane-Galata Kulesi-Tophane ve Bitpazarı'nı içine alan bir bölgeyi kapsar hale geldi. Yaklaşık 2 metre kalınlığındaki bu surların uzunluğunu Semavi Eyice 2,800 metre olarak verir. Surların üzerinde Cenova'nın önde gelen aileleri, podestaları ve Bizans'ın armaları bulunuyordu. Bu armaların bir bölümü 1864'te surların yıkımı sırasında ortadan kalkarken bir kısmı da Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Şu anda Yanık Kapı olarak adlandırılan ve Galata surlarının giriş kapılarından birinin üstündeki arma halen görülebilir. Yanık Kapı bölgesi Galata surlarının ayakta kalan en derli toplu kısmını oluşturur.
Galata surları büyük bir belediyecilik hizmeti olarak (!) 1864'te kurulan ve o zamanki adı 6. Daire olan Beyoğlu Belediyesi tarafından yıktırıldı, hendekler de dolduruldu. Bugün bu hendek, Büyük Hendek ya da Lüleci Hendek gibi sokakların isimlerinde yaşıyor. Surlardan kalan en önemli parça konumundaki Galata Kulesi ise halen turistik bir işletme vazifesi görüyor.
Galata Kulesi ile birlikte şehir surlarının en görkemli kısımlarından biri olan Kastellon Kulesi'nin yerinde ise bugün Yeraltı Camisi bulunuyor. Kastellon Kulesi, Haliç'e girişi tıkayan zincirin bir ucunun bağlandığı olduğu yer olması nedeniyle tarih boyunca, şehrin kaderini hep elinde tutmuştu. Nitekim 717'de şehri kuşatan İslam orduları, kuleyi ele geçiremedikleri için elleri boş dönerken, 1203'te kuleyi zapt eden Haçlılar, birkaç gün sonra Bizans başkentine tarihinin en karanlık günlerini yaşatacaklardı.
Ceneviz varlığının en yoğun hissedildiği yer ise Podesta'nın yani Ceneviz Devleti tarafından tayin edilen yöneticinin bulunduğu ve şehir meclisinin toplandığı Podesta Sarayı'ydı. İlk saray 1315'te yandığından, günümüze ulaşan saray 14. yüzyılın ilk yarısında yapılmıştı. Saray zamanla özel mülkiyete dönüşmüş olup ön cephesi beş katlı bir iş hanı yaptırmak amacıyla yıktırılırken arka cephesi nispeten korunarak günümüze kadar geldi.

Cami kiliseler
Ceneviz varlığının bölgedeki en önemli varlığı olan kiliselerden en görkemlisi 1204 yılından önce bir Ortodoks ibadethanesiyken sonradan Latin kilisesine çevrilen ve Cenovalılar tarafından da bu şekilde kullanılan Saint Domenico Kilisesi'dir. Yapı, bugün Arap Camii olarak varlığını sürdürüyor ve kapısında da, 717 yılında İstanbul'u kuşatan Mesleme b. Abdülmelik adlı bir Arap komutan tarafından inşa edildiğine dair yanlış bir bilgi halen duruyor. Halbuki mimarisi bir yana cami avlusundan bakıldığında bugün minare haline dönüştürülmüş görkemli kulesi o günlerin izlerini açık bir biçimde dillendiriyor. Caminin Arap Cami adı ile adlandırılma nedeni ise 1492'de İspanya'dan göç eden Arapların bu bölgeye yerleştirilmeleri ve yapının da onların ibadetine tahsis edilmesidir.
Bu yapının 100 metre kadar ilerisinde yer alan Galata Hırdavatçılar Çarşısı'nın bulunduğu alan ise bölgede büyüklük olarak ikinci sırada olan ve Osmanlıların "munakkaş kilise" adını verdikleri Saint Francesko Kilisesi'ne ev sahipliği yapıyordu. 1660'da yanan kilisenin arazisi üzerinde önce Yenicami adlı bir cami inşa edilmişti. 1936'da yıktırılan caminin yerine ise 1959'da Hırdavatçılar Çarşısı kuruldu.
Geçtiğimiz aylarda, ön cephesindeki tabela kirliliği nedeniyle Haluk Şahin'in köşesinde de gündeme gelen Rüstem Paşa Kervansarayı, ise Cenova'nın koruyucu azizi Saint Michael adına yapılan kilisenin yerine 1561'de Kanuni'nin damadı ve sadrazamı olan söz konusu paşa adına yaptırılan bir eserdir. Saint Michael aynı zamanda Galata'nın baş kilisesi ve dini yönetim merkeziydi de.
Önce Galataport projesi, ardından da metro inşaatı ile tekrar gündeme gelen Galata'nın Ceneviz havası taşıyan sokakları özelliğini yitirmeden, gündelik iş telaşesinden uzak kaldığı bir Pazar günü İstanbul'daki küçük Cenova'nın tadını çıkarın.

KAYNAK; http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6741

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 10 Mart 2007 | Metro İnşaatı ve Miniacenova
Lira ve zihniyet değişimi

Lira ve zihniyet değişimi
Sivas Çifte Minareli 500 lira Cumhuriyet'in ilk zamanlarına ait, Mevlana figürlü 5000 liralık banknot ise Osmanlı'yla barışma döneminden.
Kağıt paraların üzerindeki figürler, değişen zihniyet dünyamızın yansıdığı en önemli belgeler arasında yer alıyor ve öyle görünüyor ki yer almaya da devam edecek. İki öküzlü Türk köylüsü çok gerilerde kaldı

08/01/2006 (901 defa okundu)

ÖNDER KAYA (E-mektup | Arşivi)

Geride bıraktığımız 2005 yılı, 5 Aralık 1927'den beri kullandığımız ve dilimize pelesenk olan Türk Lirası kavramının da sonunu getirdi. Türk liramızın gelişim sürecine bakarak sadece ekonomik alım gücümüzün değil, aynı zamanda değişen zihniyetimizin yansımalarını da görebiliriz.
Tarihimizde para basmak eski zamanlardan beri bağımsızlık alameti olarak kabul ediliyordu. İlginçtir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kurulduğu yıllarda tedavüldeolan paralar Osmanlı Devleti'ne aitti. Doğal olarak bu durum yeni kurulan devletin egemenlik haklarını zedeliyordu. Cumhuriyet'in ilanından kısa bir süre sonra Osmanlı paralarının tedavülden kalkması ve yeni Türk Liralarının devreye girmesi için çalışmalara başlandı. Tedavüle giren ilk Türk paraları İngiltere'de basıldı. Bu paraların üzerinde yer alan resimlerin ise Evkaf Müdürü Ressam Ali Sami Bey tarafından çizilmesine karar verilmişti.
Ali Sami Bey'in çizimleri doğal olarak buram buram milliyetçi ve halkçı öğeler üzerine kuruluydu. Sözgelimi 1 Türk Lirası'nın ön yüzünde iki öküzü ile tarlasını süren Türk köylüsü resmedilmişti. Bu komposizyon adeta "Köylü milletin efendisidir" sözünü perçinliyordu. Sanayisi gelişmemiş bir toplumun en önemli hayat damarı olan tarım, ilk paramızın ana temasını teşkil ediyordu. Bu parada köylünün arkasında fonda TBMM göze çarpıyordu. Bu nedenle resmin halkçı öğeler taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Diğer yandan 5 liralıklarda ise daha çok milliyetçi öğeler göze çarpıyordu. Paranın ön yüzündeki bozkurt ve ay yıldız Türk tarihine vurgu yapıyordu. Bu dönemde bozkurt pek çok yerde kullanılıyor ve Türklerin köklü tarihsel bağlarına vurgu vazifesi görüyordu. Bozkurtun arkasında da Türk milletinin yeni başkenti Ankara'nın kalesi yükseliyordu. Kale aynı zamanda otoriteyi temsil ediyordu. Hoş, zaten yeni başkentin de kaleden gayrı tarihsel bir zenginliğe sahip olduğunu söylemek zordur. Daha büyük paraların yani 50, 100, 500 ve 1000 Türk liralarının ön yüzünde ise Atatürk'ün resimleri yer alıyordu. Bu paraların arka yüzlerinde de ülkenin farklı bölgelerinden görünümler vardı. 50 liralıklarda Afyonkarahisar, 100 liralarda Ankara Köprüsü, 500 liralarda Sivas şehri göze çarpıyordu. 1000 liralarda ise Atatürk'ün Devletçilik ideolojisi ile bağlantılı olarak sanayiye gönderme yapan bir demiryolu resmi vardı. Aslında en küçük kağıt para olan 1 liralardaki köylü resmi ile en büyük kağıt para olan 1000 liraların arkasındaki demiryolu, yani sanayi imgesi hayli düşündürücüydü. Bu yeni Türk devletinin sanayiyi, tarımdan daha değerli ve hayati saydığının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Zaten ilerleyen yıllarda yapılan sanayi hamleleri, devlet ya da özel teşebbüs yoluyla kurulan fabrikalar da bu fikri doğrular yöndedir. Öte yandan paraların arkalarındaki şehirlerin seçimi de dikkat çekicidir. Yüzyıllardır Osmanlı toplumuna başkentlik yapan İstanbul'a en ufak bir atıfta bulunulmazken Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin kazanıldığı Afyon, Kurtuluş Savaşı öncesi çok önemli kararların alındığı Sivas ve tabii ki yeni devletin kalbi Ankara ön plana çıkarılıyordu.

Birinci ve ikinci emisyon
Yeni Türk Devleti'nin bu ilk kağıt paraları 5 Aralık 1927 günü tedavüle girmişti. Birinci emisyon paraları diye de adlandırılan bu paralar doğal olarak harf inkılabı öncesine rastladığı için Arap harfliydi. Osmanlı dönemi banknotlarına ise önce altı aylık bir tedavülden kalkma süresi tanınmış, ancak duyulan lüzum üzerine bu süre üç ay daha uzatılmıştı.
1937'de basılması kararlaştırılan ikinci emisyon paralarında da tarım ve sanayi yine ön plandaydı. Mesela 10 liralıkların arkasındaki köylü kadınlar, mor 50 liralıkların arkasındaki tiftik keçileri, 100 liraların arkasındaki üzüm yiyen kız figürleri tarıma işaret ederken 500 liraların arkasında yer alan sanat okulu öğrencileri ile 1000 liraların arkasındaki borazanlı izciler ülkenin gençliğe, sanayileşmeye ve çağdaşlaşmaya verdiği önemin bir göstergesiydi. Bu arada paraların arka yüzünde yer alan mekânlara yenileri eklenirken ilginç ayrıntılar da göze çarpıyordu. Atatürk'ün tarih sahnesine ilk büyük çıkışı olan Çanakkale Savaşları'nın geçtiği yer konumundaki Çanakkale Boğazı 100 liralık banknotların arkasında yer alırken, işin ilginç yanı eski payitaht İstanbul'un sembollerinden olan Rumelihisarı'nın 1 ve 500 liralık banknotların arka yüzünde belirivermesiydi. Milli mücadele yıllarında işbirlikçi ya da Ankara'ya muhalif basının en önemli üssü konumunda bulunan bu şehre en azından Cumhuriyet'in ilk yıllarında iktidarın bakış açısının soğuk olduğu gözönüne alınırsa bu emisyon paralarındaki değişimin önemi daha rahat kavranabilir. Ayrıca ikinci emisyon paralarında ön planda yer alan başka bir unsur da heykellerdi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında heykel yapımı hayli yaygınlaştırılmış ve bu heykeller devrimin kitlelere tanıtımında, yeni bir ulus bilincinin yaratılmasında en önemli unsurlar olarak kabul edilmişti. Bundan dolayı 2,5 liralık banknotların arka tarafında Ankara Zafer Anıtı, 5 ve 1000 liralık banknotların arkasında ise Ankara Güven Park'taki Güven Anıtı iliştirilivermişti. Böylelikle İstanbul, yeni başkent Ankara karşısındaki bürokratik anlamdaki geriliğini paraların üstündeki rakamsal değerlerle ve sembollerle de kabul etmek zorunda kalmıştı.
KAYNAK;http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5430

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 10 Mart 2007 | Lira ve Zihniyet Değişimi
Ara
goog
eXTReMe Tracker