Ana Sayfa > Arşiv > 13 Mart 2007
Arşiv > 13 Mart 2007


YAZAR: Avram Galanti
Osmanlıcadan çeviren: Önder Kaya

ÖNSÖZ
 

Mesleki olarak öğretmenlik, gazetecilik, katiplik, öğretim üyeliği, milletvekilliği gibi farklı sıfatları bünyesinde barındırmış; çalışma alanı olarak da Yahudi tarihinden halkiyata, folklordan filolojiye, Eski ön Asya medeniyetleri tarihinden Tevrat incelemelerine, Anadolu şehirlerinin tarihçesinden sosyolojiye kadar pek çok farklı alanda eserler vermiş Avram Galanti adı ile ilk kez  1990’lı yılların ortalarında tanıştım. Kütüphanede Azınlıklar üzerine bir  araştırma yaparken onun, Yeni Mecmua ve Akşam Gazetesi’nde çıkan yazılarını derlediği “Küçük Türk Tetebbuları” isimli kitabına rastladım. Burada yer alan yazıların ilk hallerinin yayınlandığı Akşam Gazetesi ve Yeni Mecmua, Türkçülük fikir akımının çizgisini benimseyen Ziya Gökalp, Köprülüzade Mehmed Fuad, Mehmed Emin Yurdakul gibi şahısların yazılarının yayınlandığı basın kuruluşlarıydı.

            Galanti’nin, Ziya Gökalp’in sıkı bir takipçisi olması, Cumhuriyet öncesi ve sonrasında da mensubu olduğu Türkiye Musevi Cemaati’nin Türkleşmesini şiddetle arzu eden yazılarının yayınlanması (bu kitap içinde yer alan 25 no’lu “Türkleşmek Yolu” ile 27 no’lu “Museviler ve Türkçe” isimli yazılarına da bakılabilir) ve Galanti’nin bu anlamda bir diğer Türkiye Musevisi Tekin Alp’in gölgesinde kalması epey ilgimi çekti ve beni Küçük Türk Tetebbuları içinde yer alan bazı bölümleri Latin harflerine çevirmeye sevk etti. Çevrilen bölümlerin Moşe Grosman tarafından çıkarılan Tiryaki Dergisi’nde yayınlanması düşünülüyordu. Ancak bir takım nedenlerden dolayı yayın hayatına ara veren Tiryaki’nin yine türlü zorluklardan dolayı yayın hayatına geçememesi ve Yeditepe yayınları sahibi Sayın Mustafa Karagüllüoğlu’nun kitabın tümünün yayınlanması yönündeki teklifi üzerine bu çalışma ortaya çıktı. Esasen Galanti’nin Arap harfleri ile yayınlanan pek çok araştırması Latin harflerine çevrilmişse de bizce “Türkler ve Yahudiler” den sonra Türkçe’deki en önemli çalışması olan bu eserin günümüz alfabesine kazandırılmaması büyük bir eksiklikti. Çalışmanın bu vakte kadar yeni harflerle yayınlanmamasının en temel nedeni ise kanımızca dağınık alanlara yayılmış konuları içeriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Eserin bu özelliği de göz önüne alınarak yapmış olabileceğimiz hatalardan dolayı okurlarımızdan hoşgörü beklemekteyiz. Çalışmamız kusursuzluk iddiasından uzaktır.

            Galanti’nin küçük Türk Tetebbuları isimli çalışmasını esasen dört farklı başlık altında gruplandırabiliriz. Bunlar;

1.                              Filoloji ve Esatir (Efsane) Tetkikleri

2.                              Devrim Yazıları

3.                              Bilimsel çalışmalar ve teklifler

4.                              Folklor

Birinci grupta yer alan filoloji ve esatir tetkikleri grubu kapsamındaki yazılar 1-16. tetebbular arasında yer alır. Bu çalışmalarında kelime ve kavramların etimolojik kökenleri ve bu kökenlerin Asur, Sümer çivi yazılı tabletlerine ya da Kitab-ı Mukaddes’e dayanan uzantılarını devreye sokar. Eski ve yeni farklı diller hakkındaki geniş bilgisi bu yazılarında hissedilir. Aslında Galanti, kitaptaki pek çok tetebbusunda Tevrat bilgisinden geniş ölçüde istifade eder. Bu bilgiyi bazen Oğuz ve Türk kelimelerinin menşelerini araştırırken bazen de yazılarında büyük bir övgüyle bahsettiği Atatürk’e olan hayranlığını dile getirirken devreye sokar. Bu anlamda o, Yahudiliğe bir dinden ziyade kültürel bir kimlik olarak yaklaşır. Yine bu gruptaki yazıların bir kısmı da Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kabulünün gündeme gelmesi ile ilgilidir. Galanti, Türk Devriminin en temel dinamiklerinden biri olan Arap harflerinin yerine Latin alfabesinin kabulü meselesini Akşam gazetesinde çıkan ve elinizdeki eserde de yer alan bir dizi makalesinde gayet sert bir biçimde tenkit etmiştir. Bununla beraber Galanti’nin bu tenkitlerinde samimi olduğunu, ideolojik bir amaç gütmediğini ve lisan üzerine çalışmaları olan bir Darülfünun profesörü sıfatıyla kalem oynattığını da hemen belirtelim.

İkinci grupta yer alan ve benim devrim yazıları olarak nitelendirdiğim tetebbularda Galanti, Türk devrimi ve Atatürk hakkındaki görüşlerini aktarır. Bu anlamda 17-22. tetebbular arasındaki kısımla 25. ve 27. tetebbular zikredilebilir. Bu yazılarında Galanti, Mustafa Kemal’e coşkun bir bağlılık hissi duyar. Atatürk’ü Hz. Musa ile karşılaştırdığı “Musa ve Mustafa Kemal” yazısı bu açıdan dikkat çekicidir. Hemen belirtelim ki Galanti, söz konusu yazısında Hz. Musa’nın peygamberliğine değil, kanun koyucu ve milletini toparlayıcı yönlerine değinir. Atatürk’ü de bu açıdan değerlendirir. Galanti’nin arka planda kalan bir yönü de cemaatinin Türkleşmesi konusunda en az Mois Kohen Tekin Alp kadar ateşli yazılar kaleme almasıdır. “Türkleşmek Yolu” ve “Museviler ve Türkçe” isimli çalışmaları, kaleme alındığı dönemde Türk Musevi cemaatinin bazı kesimlerinin tepkisini çekecek kadar cüretkardır. Aynı Galanti, Darülfünun profesörü olduğu halde maişet kaygısını bir tarafa bırakarak Latin harfleri konusunda büyük hürmet beslediği bu değerli liderle ters düşmekten de çekinmez. Hatta yaşanan bu durumu Atatürk’ün “Hakikati konuşmaktan çekinmeyiniz” sözüne dayandırır. 

Üçüncü gruptaki bilimsel çalışmalar kategorisinde ise 23., 24., 26. ve 28. tetebbular sayılabilir. Bu çalışmalarında Galanti, uzmanlık alanı olan dil, Eski Ahit ve gazetecilik gibi sahalarda kalem oynatır, bazı problemlerin tespiti ve çözümü konusunda da değişik fikirler ileri sürer.

Dördüncü bölümde yer alan folklor sahası çerçevesindeki yazılardan kasıt ise 29. ve 30. tetebbulardır.

Söz konusu kitapta yer alan 30 tetebbunun yanı sıra tarafımdan önemli görülen ve farklı dergilerde yayınlanan 6 makalesi de ek kısmında ayrıca yer almıştır.     

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 13 Mart 2007 | Türklük İncelemeleri (Küçük Türk Tetebbuları)



(Osmanlıcadan sadeleştirerek Türkçeye aktaran: Önder Kaya)
ÖNSÖZ

 Fatih Sultan Mehmet’in 30 yıldan fazla süren saltanatı, gerek yerli gerek yabancı pek çok araştırmacıyı meraka sevk etmiştir. Bu nedenle de saltanatının farklı yönleri hakkında bir çok çalışma kaleme alınmıştır. Fatih’i diğer Osmanlı padişahlarından ayıran en önemli yönü bilime, sanata ve edebiyata verdiği büyük değerdir. Bundan dolayı Fatih bazı batılı araştırmacılar tarafından çağdaşı olan Medici, Borgia ve Sforza gibi dönemin sanatkarlarını koruyan mesen ailelerinin yöneticileri ile karşılaştırılmıştır. Türkiye’de de bazı tarihçilerimiz tarafından bir Rönesans prensi olarak adlandırılmıştır. Bu büyük hükümdarın siyasi hayatı hakkında önemli araştırmalar vücuda getirilmişse de ne yazık ki kültür hayatına ışık tutabilecek özellikteki bilgiler bölük pörçük ve dağınık bir mahiyettedir. Dönemin en önemli safhalarından biri olan Fatih ve Ressam Bellini arasındaki ilişkiler de bu dağınıklıktan nasibini almıştır.

Her ne kadar Osmanlı kaynaklarında Rönesans’ın bu ünlü ressamı ile padişah arasındaki ilişkileri aydınlatacak düzeyde bilgi yoksa da dönemin batılı kaynaklarında bilhassa İstanbul’da görev yapan Venedik balioları yani büyükelçileri ile Fatih devrinde yolu Osmanlı sarayına düşen seyyahların çalışmalarında konuyla ilgili epey doyurucu bilgi bulunmaktadır. Belki de bundan dolayı Avrupa’da Bellini ve Fatih’i konu alan çalışmaların varlığına karşılık bizde Nurullah Berk’in çalışmaları bir yana bırakılırsa konu neredeyse karanlıkta kalmış gibidir. Başta edebiyat, sinema ve tiyatro olmak üzere pek çok sanatsal çalışmaya ilham verebilecek olan bu konu, bildiğimiz kadarıyla sadece Nedim Gürsel’in “Resimli Dünya” adlı romanı ile Osman Sınav’ın yönetmenliğini yaptığı “Hünkarın Bir Günü” adlı sinema yapıtına konu olmuştur.

Elinizdeki eserin orjinali 1888 yılında Bellini hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan L. Thuasne tarafından “Gentile Bellini et le Sultan Mohamet II” adıyla Paris’te yayınlanmıştır. Eseri, Osmanlıca’ya Ahmet Refik aktarmış ancak bu değerli tarihçimizin adı sanki eserin yazarıymış gibi kapakta yer almıştır. Bununla beraber Ahmed Refik, eserin mukaddime yani önsöz kısmında çalışmanın Thuasne’in eserinin çevirisi olduğunu birkaç cümleyle de olsa belirtmiştir. Değerli tarihçimiz, bu araştırmanın çevrilme nedenini de konu hakkında yazılmış, dişe dokunur bir çalışmanın olmamasına bağlar. Yazık ki aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen ben de aynı nedenle bu çalışmayı sadeleştirerek Latin harflerine aktarmayı uygun gördüm.

Eserin hazırlanması sırasında Ahmed Refik’in yapmış olduğu isim ve eser çevirileri aynen korundu. Ahmed Refik, bu isimleri dönemin bazı çevirmenleri gibi Latin harfleriyle ve orijinal yazılış şekilleriyle eserine koymak yerine kendi telaffuzuyla ve Arap harfleriyle çalışmasına almayı uygun bulmuştu. Bu nedenle Bellini’nin Gentile olarak yazılan ön adı Jantil ve kardeşinin Giovanni olarak yazılan ön adı Ciovanni olarak elinizdeki kitapta yer aldı. Metni Latin harflerine çevirirken olası bir hata ihtimalini en aza indirmek amacıyla isimler, Fransızca metinle karşılaştırılarak kullanıldı. Orjinal metindeki dipnotların sonuna (A.R.) ibaresi konulmuş olup bunun dışındaki dipnotlar tarafımdan esere ilave olunmuştur. Burada yeri gelmişken Ahmet Refik’in muhtemelen eserin geniş kitlelerce okunmasını sağlamak amacıyla sıkıcı gelebileceğini düşündüğü dipnotların neredeyse hiçbirini çevirisine almadığını da ifade edelim.

 1907 yılında Osmanlıca’ya çevrilen eserin dili ne yazık ki ağır olduğu ve tumturaklı ifadelere sıkça yer verildiği için günümüz okuyucusunun anlayabileceği şekilde sadeleştirme yoluna gidilmiştir.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 13 Mart 2007 | Fatih ve Bellini


İçinde yaşadığımız şehir nam-ı diğer şehr-i İstanbul, tarihsel süreç içinde pek çok önemli devreye şahit olmuş, devrilen nice imparatorluklar görmüş önemli bir şehirdir. Her şehrin bir ruhu olduğu söylenir ki bu durum İstanbul için de fazlasıyla geçerlidir. Yesari Asım Arsoy, Osman Nihat Akın gibi kendi bestekarlarını; Baki, Nedim, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Necatigil, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Veli Kanık gibi kendi edebiyatçılarını yetiştiren bu şehir, kendi tarihçilerini yetiştirme konusunda da gayet başarılı olmuştur. Bizans dönemi uzmanı Semavi Eyice, Osmanlı dönemi İstanbulunun duayenleri Süheyl Ünver, Ahmet Refik Altınay, Reşat Ekrem Koçu, İlber Ortaylı bu anlamda ilk akla gelen isimlerdir. Mimar Sinan gibi büyük bir ustanın eserleri ile süslediği İstanbul ne yazık ki yakın zamanda yıkımlara da sahne olmuş, pek çok güzelliğini kaybetmiştir. Yıkımlara sahne olan semtlerin Aksaray, Ayaspaşa, Tarlabaşı ve Beyoğlu gibi semtler olması ise meselenin vahametini daha da büyük hale getirmiştir.

Toplum olarak genelde zenginliklerini ve değerlerini kaybettikten sonra hayıflanmayı çok seven fakat bu değerlere sahipken korumak, özümsemek için pek de istekli olmayan bir yapımız var. Bu yapının oluşmasında kamuoyunu yönlendiren basın yayın organlarıın, üst düzey belediye yetkililerinin ve belki de daha önemlisi sürekli göç alarak büyüyen ve şehre gittikçe yabancılaşan yeni bir İstanbullu kitlesinin varlığı önemi rol oynuyor. Ne yazık ki bilbordlara ünlü türkücüleri çıkarıp onlara “Ben İstanbulluyum” dedirtmekle İstanbullu olunmuyor. Zaten bu yolla ulaşılan İstanbullular için de İstanbul, Taksim Meydanından ibaret kalıyor. İstanbulluluk konusunda bilinçli bir nesil yetiştirilmeden, eski İstanbul olarak bilinen bölgeyi koruyacak gerekli kanunları çıkarıp tedbirleri almadan, değişen belediye iktidarlarına rağmen değişmez bir şehir politikası gütmeden bu harikulade şehri gelecek nesillere layığıyla aktarmamız pek de mümkün gözükmüyor. 50’li 60’lı ve 80’li yıllarda şehir modernleşmesi adı altında yapılan yıkımlara alkış tutan da, şimdilerde kaybettiği değerlere hayıflanan da aynı toplum olunca insan söyleyecek söz bulamıyor.

Elinizdeki kitapta yer alan Aya Poliektos Kilisesi, Fatih Medreseleri, Acemoğlu Hamamı, Şehzade Aşhanesi, Ahi Çelebi Cami, Amcazade Yalısı ve Cellat Mezarlığı’nı konu alan yazılar İstanbul’u İstanbul yapan bu yapılara dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Fakat ne yazık ki geçen zaman içinde Ahi Çelebi Cami’nin restorasyonuna başlanması dışında diğer yapılar için ciddi bir adım atılmamıştır. Aya Poliektos Kilisesi harabelerinin çevresi tellerle çevrilmiş fakat bu alan, işlevsel hale getirilmediği için sarhoşlar tarafından yırtılan teller bir işe yaramamıştır. Bugün de kalıntılar tuvalet olarak kullanılamaya devam etmektedir. Söz konusu eserler asli şekillerine bir zarar vermeden ya resmi kurumlar ya da sivil kurumlar tarafından restore edilmeli ve işlevsel bir kimlik verilerek kamunun hizmetine sunulmalıdır. Esasen Fatih medreseleri yine ilim amaçlı, Şehzade Aşhanesi de yine aslî fonksiyonuna hizmet eder bir halde yenilenebilir. 

İstanbul, dünyanın en önemli tarihi ve turistik şehirlerinden biri. Fakat bu şehrin içinde öyle alanlar var ki, buraların yerel yönetiminin çok daha uzman ve kent kimliği konusunda bilgili kişilere emanet edilmesi, popülist bazı politikalardan kaçınılması büyük bir zaruret gereğidir. İstanbul’da yapılan belediye seçimlerinde Fatih, Eminönü, Eyüp, Beyoğlu gibi semtlerde partiler, şehircilik konusundaki en uzman adaylarını ortaya sürmek zorundadırlar. Buralarda yapılacak hataların yazık ki geri dönüşü yok. Ayasofya’yı yeniden inşa edemez, ikinci bir Süleymaniye yapacak Mimar Sinan’ı bulamazsınız. Halkın takdirine yönelik belediyecilik anlayışıyla yapılan her iş yazık ki olumlu sonuç vermiyor. Yani her halukârda halka hizmet hakka hizmet olmuyor.

Kitapta yer alan diğer yazılar da İstanbul tarihinin değişik fakat ilginç noktalarına dikkat çekmeyi amaçlayan yazılardır. İstanbul’un siyasi, kültürel ve spor tarihi ile ilgili bu yazılar, okuyucularına tatlı bir tebessüm yaşatırsa kitap amacına ulaşmış sayılacaktır.

 

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (3) | 13 Mart 2007 | Yarim İstanbul



Önsöz

 

Tarihin Gör Dediği, Hürriyet Tarih Dergisi içinde 15 Ekim 2003 – 3 Ağustos 2005 tarihleri arasında yayınlanan bazı yazıların birleşmesiyle oluştu. Çeşitli sayılarda yer alan bu yazılar, Yeditepe yayınlarının teşviki ile bir araya getirilerek derli toplu bir eser şekline dönüştürüldü.

Tarihin en güzel yönlerinden biri, geçmişte meydana gelen acı tatlı olayların günümüze kadar olan etkilerinin izini sürebilmeyi olanaklı kılmasıdır. Pek çok değerli araştırmacımızın da belirttiği gibi, tarihi eski fakat hafızası zayıf bir toplumuz. Bu nedenle değişen gündem konuları ile birlikte geçmişte yaşanan olayların toplumun geniş kitlelerine hatırlatılması tarihçilere düşmektedir. Elinizdeki çalışmada yer alan yazıların pek çoğunun ve bu arada kitabın adının ilham kaynağını da işte bu durum teşkil etmiştir.   

Yazılardan bazıları gündemdeki politik olaylara atıfta bulunmak amacıyla, bazıları vizyondaki sinema filmleri dolayısıyla, bazıları da tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir takım olayların hatırlatılması düşüncesiyle kaleme alındı. Yazılar, Hürriyet Tarih’te yayınlandıktan sonra, kalemimi farkında olmadan ilgi alanımı oluşturan belli konular üzerinde oynatmış olduğumu gördüm. Bu nedenle de kitabı ilgi alanları doğrultusunda, belli kategoriler etrafında şekillendirmeye karar verdim.

Birinci bölüm, ülkemizde gerek akademik, gerekse de popüler tarih yazımı tarzında son zamanlarda ihmal edilen Ortaçağ Tarihi yazılarına ayrılmıştır. Dönemin kaynaklarının satır aralarında kalan ilginç bilgilerinin okurla paylaşılması amaçlanmıştır. Adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran Tuğrul Bey, İkinci Kılıçaslan, Birinci İzzeddin Keykavus, Selahaddin Eyyubi ve Melik Eşref gibi değerli hükümdarların başından geçen ilginç olaylara yer verilmiştir.

İkinci bölüm, altı asırdan daha uzun bir süre varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu tarihindeki bazı olayların gündeme getirilmesine ayrılmıştır. Bu olayların bazıları ise günümüzde meydana gelen bir takım gelişmelere ışık tutar niteliktedir.

Üçüncü bölümde tarihin gülen yüzüne işaret edilmeye çalışılmıştır. Osmanlıda nükte ve mizah anlayışı ile ilgili yazılar bu bölümde yer almaktadır.

Dördüncü bölüm Osmanlı İmparatorluğundaki çok kültürlülük ve farklı etnik yapılarla ilgili yazılara ayrılmıştır. Avrupa Birliği kapsamında gündeme gelen Azınlık Raporu tartışmaları, değerli müzisyenlerimizden Cem Karaca’nın ölümü sonrası İran mezarlığına gömülmesi gibi olaylar buradaki yazılardan bazılarına ilham vermiştir.

Spor tarihimiz de ne yazık layığı nispetinde ilgi görememiş bir başka alandır. Cem Atabeyoğlu ve Vala Somalı gibi değerli spor tarihçilerimizin yerini dolduracak genç nesil tarihçilerimizin yokluğu, günümüzde kendini şiddetli bir biçimde hissettirmektedir. Ataköy Olimpiyat Evi Kütüphanesi dışında spor üzerine yapılan yayınların toplu bir halde bulunabileceği tarzda kütüphanelerimizin sayıca yetersizliği de bu yöndeki sıkıntıları tetiklemektedir. Halbuki tarihsel süreç içinde spor, siyasi ilişkilerden ekonomiye kadar uzanan ilişkiler bağlamında önemli roller oynamıştır. Bundan dolayı Simon Kuper, İngiltere’de büyük bir ilgi gören kitabına “Futbol Sadece Futbol Değildir”  adını vermeyi uygun görmüştü ki beşinci bölümdeki yazılardan biri de bu başlığı taşımaktadır.

Altıncı bölüm Hitler Almanyasında meydana gelen gelişmelere son bölüm ise Uzakdoğu Tarihi ile ilgili yazılara ayrılmıştır.

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (2) | 13 Mart 2007 | Tarihin Gör Dediği
Ara
goog
eXTReMe Tracker