Ana Sayfa > Arşiv > 08 Nisan 2007
Arşiv > 08 Nisan 2007

KONSTANTİNOPOLİS'TEN GENEL BİR GÖRÜNÜM



SURLAR VE BEN



SULTANAHMET'İN KARŞI KOMŞUSU AYASOFYA
İnşaatının bitiminde imparator Julyanus'un Kudüs'teki Büyük Tapınak'ı inşa ettiren Hz. Süleyman'a ithafen "Ey Süleyman seni geçtim" sözlerine sarf etmesine neden olan bu anıtsal mabet ünümüze kadar ulaşmayı başarabilmiş bir baş yapıt.



AYASOFYA'YA DEVAM
Ayasofya'da bayram sabahı:)) İronik bir biçimde 6 Ekim İstanbul'un kurtuluşunda Ayasofya.


BİRAZ DA AYA İRİNİ
Topkapı Sarayının duvarlarının hemen iç kısmında yer alan yapı günümüzde konserlere mekan konumunda ancak Osmanlı döneminde cephanelik olarak  da kullanılmıştı. Ne diyelim ucuz atlatmış:)


 
KARİYE (KHORA)
Günümüzde müzeolarak kullanılan bu yapının içindeki mozaikler kesinlikle görülmeye değer. Her ne kadar çevre düzenlemesine ihtiyaç duyan bir mekan olsa da bilhassa yapının sol tarafındaki küçük sokak fotoğrafçılara tavsiye olunur.


FETHİYE CAMİ-MÜZESİ
Günümüzde hem cami hem de müze olarak kullanılan yapı Fatih'in Çarşamba semtinde. 15. ve 16.yüzyıllarda bir asırdan fazla bir süre için patrikhane merkezi olarak da kullanılmış. 



ZEYREK CAMİİ
İstanbul fethedildiğinde Ayasofya'dan sonraki ikinci büyük Bizans dini yapısı olup Fatih tarafından burada Fatih medereselerinin temeli olarak kabul edilen bir medrese kurulmuş. Medresenin değerli alimi Zeyrek Mehmed Efendi'nin adı sonradan hem yapıya hem de semte nâm olmuş


ZEYREKLE DEVAM


AYASOFYANIN BİR BOY KÜÇÜĞÜ: KÜÇÜK AYASOFYA
Sultanahmet'in alt kesiminde kendi adıyla anılan bir semtte yer alan bir yapı her ne kadar son zamanlarda talihsiz bir restorasyon çalışması geçirmiş olsa da hala bahçesinde oturup huzurlu çay içme ve Osmanlı döneminden kalan ebru, çini, hat vs. tarzı eserler yapıp satan küçük odacıkları gezme imkanı sunuyor. 



MOLLA FENARİ İSA CAMİİ (AYA LİPS MANASTIRI)
Vatan caddesinin tam göbeğinde olan bu eşsiz yapı yakın zamanda restore edilerek ibadete açıldı. Lakin baksanıza eskiden çevresi ne boş ve hoş imiş:))



GÜL CAMİİ (AYA THEODOSİA MANASTIRI)
Tutsak İmparator ve imparatoriçelere ev sahipliği yapmışolan bu yapı günümüzde de Haliç'in en görkemli tarihi eserlerinden biri konumunda



VEFA KİLİSE CAMİ
Eski adı bilinmeyen bu yapı Molla Gürani Camii diye de bilinir. Hemen giriş kısmında tavanda üzeri badana ile kaptılmış olsa da badananın dökülmesi ile ortaya çıkan mozaikleri görebilirsiniz. Önündeki hazire ile hüzünlü bir bütünlük arz ediyor. 


MOĞOLLARIN MERYEMİ KİLİSESİ
Bizans son demlerinde prenseslerini yabancı ülke hükümdarlarına vermek ve akrabalık bağı tesis etmek suretiyle ayakta kalmaya çalışmış bir devlet. İşte bu prenseslerden biri de İran'da bulunan İlhanlı hükümdarına gönderilir, ancak hanın ölümü üzierine geri dönerek Fener Rum Lisesi'nin arkasındaki bu yapıyı inşa ettirir.
 

  
AYA POLİEKTOS HARABELERİ
Fatih'te büyükşehir  belediyesinin hemen yanında yer alan bu harabeler ne yazık ki sarhoşlar tarafından açık hava tuvaleti olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu konu hakkında radikalde çıkan bir yazım için bkz.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3496



STUDİOS MANASTIRI
İstanbul'daki en eski Bizans yapısı olan ve Yedikule ile Samatya semti arasında kalan bu yapı ancak Ayasofya Müzesi'nden izin alınması durumunda gezilebiliyor. Bu nedenle dışarıdan fotoğrafını çekebildim. Eskilerde buraya sığınan kişilere dokunulmazmış. Ancak Bir halk hareketi sonrasında tahttan indirilen 5. Mikael bir istisna olarak manastırdan dışarı çıkarılmış ve gözlerine mil çekilmiş.


 
BÜYÜK SARAY
Bizans imparatorlarının 12. yüzyıla kadar içinde yaşadıkları Sultanahmet meydanından Marmara denizine kadar uzanan bu saray sonraki yıllarda terk edilmiş ve Marmara denizi ya da Haliç kıyısndaki saraylara taşınılmış. İşte o sarayın bir çizimi



BÜYÜK SARAYDAN KALANLAR 
Büyük Saray'ın harabeleri yakın zamana kadar çevresini saran ev ve gecekondulardan dolayı görünmüyorken son zamanlarda yapılan çevre düzenlemeleri ve yıkım çalışmaları sonunda açığa çıktı.  Saray duvarlarının eskilerde kalan bir görünümü.


BUKALEON SARAYI
Büyük Saray'ın bir parçası olarak Marmara Denizi kıyısında uzanan bu saray zaman içinde bağımsız bir yapı haline gelmiş ve sonraki yıllarda da kullanılmaya devam etmişti. Ancak Bizans'ın son dönemlerine doğru imparatorların Haliç kıyısına yakın Bukaleon Sarayı'nı tercih etmeleri sonucu görkemini yitiren saray Yenikapı-Sirkeci sahil yolunun açılması sonrasında tarihe intikal etmiştir. Resimde de görüldüğü üzere sahile sıfır olan saray harabeleri bir ara kayıkhane olarak da kullanılmış.
    


TEKFUR SARAYI
Edirnekapı'dan Eğrikapı'ya uzanan sur silsilesi içinde yer alan bu saray son imparator Konstantin Dragazes'in kuşatmanın son demlerinde ailesi ile vedalaşarak bir nefer kıyafeti ile kuşatmaya katıldığı bölge olarak da bilinir. Günümüze en sağlam halde ulaşan saray kalıntısıdır.



SURLAR VE BOSTAN
Bir dönem Aksaray-Langa bölgesi büyük Bostan tarlaları ile bilinir, şehrin çocukları körpecik bademleri, meyveleri bu bostalarda yağmalarmış. Bugün artık sur içinde bu tür mekanlar yok ama ilginçtir ki surların hendekleri şu anda sebze meyva üretimi için kullanılıyor. Aslında iyiki de kullanılıyor zira bu sayede surların önü hem mezbele haline gelmekten korunuyor hem de çocuklar şehir içinde toprakta yetişen sebze görme imkanına kavuşuyor:))


ALTIN KAPI
Bizans surlarının Yedikule mevkisnde yer alan ve zafer kazanan imparatorların şehre girdiği bu kapının bir benzerinin de Hitit'lerin başkenti Hattuşa'da olduğu biliniyor. Günümüzde Altınkapı ne yazıkki kapalı. Zaten açık olsa da eski ihtişamının fersah fersah uzağında.



HİPODROM
Bugünkü Sultanhamet meydanında yer alan Hipodromda tıpkı Roma'daki örneklerinde olduğu üzere vahşi hayvanlar döğüştürülür, araba yarışları yapılırdı. Bunların dışında Maviler ve Yeşiller adı verilen gruplar kendi yarışçılarını çılgınce desteklerdi. Bizans'ın en kudretli imparatoriçesi Teodora'da, Konstantinopolis'i yakıp yıkan 532 yılındaki Nika ayaklanması da hep Hipodromdan çıkmıştı.

 DİKİLİTAŞ
 Hipodrom'un sembolü olan ve şehri süslemek için Mısır'dan getirilen bu abidevi esere en eski İstanbul sakini desek herhalde yeridir. 



DİKİLİTAŞ VE BURMALI SÜTUN
Memleketimizde gösterildiğinde yüreğimizi çıtlatan 300 Spartalı nam filmde de geçen Helen-Pers savaşları sırasında rivayet olunur ki Pers askerlerinden çok sayıda kalkan, mızrak ve kılıç artar. İşte artan bu bilumum silah israf edilmeyerek eritilmiş ve birbirine sarılmış halde 3 ejderha şeklinde bir anıtın hammaddesini oluşturmuştur. iş bu rivayet odur ki burmalı sütun işte bu sütun olup Konstantinopolis'i süslerken Yunanistan'dan getirilip hipodrom meydanına konmuştur. Ejderha kellerinden biri ise kayıp olup biri Londrada bir yarım kelle de İstanbul Arkeoloji Müzesindedir. 



ÇEMBERLİTAŞ (KONSTANTİNUS SÜTUNU)
İmparator Konstantin şehri imar edip başkent eyledikten sonra kendi namını yaşatan bir forum (yani alan) bir de bu forumun ortasına bir sütun koydurur. Sütunun tepesine de kendi heykelciğini koyar. Lakin zaman ve tabiî afetler nedeniyle sütun harabe haline gelir. Bir de Osmanlı döneminde yangın geçirince yıkılmasın deyü etrafı çemberlerle desteklenir ve olur size Çemberlitaş. 



KIZTAŞI
Gövdesinde yer alan zafer tanrıçası Nike nedeniyle halk içinde Kıztaşı olarak adlandırılan bu yapının diğer adı Marcianus Sütunu olup ünlü imparator adına dönemin valisi tarafından dikilmiş. rivayet o dur ki taş önünden geçen günahkar kızların karşısında eğilir ve onu rezil edermiş



ARKADİUS SÜTUNU
Cerrahpaşa'da bulunan bu sütunun günümüze ne yazık ki sadece kaidesi kalmış ve yetkililerimizde bize özgü güvenlilk önlemi ile (elleşmeyin heeee ! anlamına gelen eserin etrafını tellerle çevirmek suretiyle) güvenlik içine almışlar. Tabi yazı mazı hak getire:) Ne diyelim Allah devlete millete zeval vermesin, Yetkilelere de bir nebze akıl ihsan eylesin




MİLLİON TAŞI
Roma'da da bir benzeriolan bu taş herhangi bir bölgenin Roma'ya uzaklığının hesaplanmasında başlangıç noktası kabul edilirdi. Yani Ordu ilimiz Milliona şu kadar uzaklıkta gibi....


 
önderkaya gönderdi. | Yorumlar (12) | 08 Nisan 2007 | BİZANS SAYFASI

Otranto'nun fethi ve sonrası

Otranto biz Türklerin kültür-tarih ders kitaplarımızın bir köşesinde bıraktığı ama Avrupalıların Avrupa bilincinin oluşumundaki önemli tuğlalardan biridir

İlber Ortaylı, Milliyet Pazar 8 Nisan 2007


Kaptan-ı Derya Gedik Ahmet Paşa 1480 Temmuz'unda, kuşatmadan evvel adet olduğu üzere fethedilecek yerin yani Otranto'nun sancakbeyliği de uhdesine verilerek İtalya toprağına ayak bastı ve 15 gün içinde Puglia eyaletinin merkezi Otranto Kalesi teslim oldu. Osmanlı'nın en uç noktadaki fethidir ve Fatih Sultan Mehmed'in uygarlığın merkezi İtalya'ya olan düşkünlüğünden dolayı aslında stratejik bakımdan pek hazırlanmadığı bir fetihtir.
Otranto biz Türklerin kültür-tarih ders kitaplarımızın bir köşesinde bıraktığı ama Avrupalıların Avrupa bilincinin oluşumundaki önemli tuğlalardan biridir. Gedik Ahmet Paşa, Arnavutluk fethinden sonra 1479 yılında İyonya Adaları denen Aya Mavri, Zenta ve Kefalonya'yı almıştı. Ne var ki, o İtalya'ya doğru yol alırken Paleologlar soyundan gelen Mesih Paşa da Rodos'un kuşatmasına gidiyordu. Doğrusu Rodos, Kıbrıs, Girit, Malta, Sicilya alınmadan, hatta Dalmaçya kıyılarının dahi kontrolü tamamlanmadan İtalya'ya nasıl ayak basılabilirdi? Hele hele Venedik Cumhuriyeti artık eski satvetini taşımasa da halen İtalya'nın tepesindeydi.

Tarihin güzergahı değişti
Büyük mareşalin ne yapacağı tarihçilere malum değildir. Hatta 1481 yılında çıktığı sefer için Anadolu yakasına yönelmiş ve Gebze çayırında konaklamıştı. Tarih çok otomatik mekanizmalarla işlemez, bazen olmadık olaylarla güzergahı değişir. Venediklilerin satın aldığı hekimbaşı Rönesans'ın en parlak hükümdarını burada zehirledi.
Sefer-i hümayun acaba ne tarafaydı? Padişahın şaşırtmaca yaptığı düşünülüyor. Ardından Bayezid ve Cem arasında çatışma çıktı. Nihayet Roma'ya sığınan Cem Sultan, Bayezid'ın ayağının bağıydı. Kaldı ki II. Bayezid'in İtalya'ya babası Fatih ve kardeşi Cem gibi iştah ve hayranlıkla bakmadığı açıktı. Otranto unutuldu. 13 ay sonra kanlı ve kısa bir savunmayla İtalya terk edildi. Tarih 1482 yılının eylül ayıydı. İtalya kurtulmuştu.
Ama Otranto bizim gibi tarih hafızası zayıf toplumun kayıtlarında çok yer etmese de Avrupa'nın kolektif hafızasında kaldı. Geçen ayın 28 ve 31'i arasında Otranto'da bu konudaki seminerlerin ikincisi yapıldı. Otranto'da yapılan her iki seminerde de daha çok İtalyan tarihçiliği konuştu. Bu sefer ben ve Alman meslektaşım Klaus Kreiser olmak üzere iki Türkolog davet edildik. Şaşılacak şey; "audi alterem partem / Karşı tarafı dinle" ilkesine henüz uyuluyor. Düşününüz, insanlar bir savaşı ve 13 aylık fethin tarihini Türk belgelerini ve vakayinamelerini okumadan değerlendiriyorlar.
Türkiye Avrupa'nın içinde, hem de beş asırdan beri. 15'inci asırda Otranto'ya çıkışın haberi altı gün sonra Roma'ya ulaşmış ve ortalığı dehşet sarmıştı. Üstüne 1526'da Mohaç cenginde kudretli Macaristan'ın ortadan kalkması, 1529'da Birinci Viyana Muhasarası... Lepanto zaferi, Kıbrıs ve Girit'in alınmasıyla gölgelendi ve nihayet 1683.

Kitaplar gençlerin gerisinde
Tarihi biz bilmiyoruz. Başkaları çok ayrıntılı olarak biliyor ama işin kötüsü önyargılarla değerlendirmeye alınıyor. 1699'dan beri üç asır içinde çok az şey değişti.
Güney İtalya'nın her yeri "güney İtalya" değil. Celabria eyaleti yani çizmenin ucu fakir; Otranto'nun bulunduğu çizme topuğu, yani Puglia eyaleti ise daha değişik. Sicilya adası ise fakirlikten çok kanunsuzlukla boğuşuyor. Bu güneyin sınırları nerede başlıyor? Udine'deki bir kafe sahibi; "Güney Venedik'in hemen yakınında, Po Nehri'nin güneyinde başlar" diye cevap vermiş. Bazı Romalılar da Roma'nın güneyine güney deyip kendilerini kuzeyli zannedip Lega Nord'u selamlıyorlar.
Otranto ve civarı zenginlik değilse de güzellikle dolu, genç nüfus kuzeye göçmüş. İnsanlar sıcakkanlı ve misafirperver, yemekler şaşılacak derecede bizimkine benziyor.
Bir vakitler buralarda Yunanlılar yaşamış, bunlar ilk kolonizasyon çağından değil, daha çok ortaçağda Norman kralların ipek dokumacılığını geliştirsinler diye getirip yerleştirdiklerinin torunları.
Fatih'in amirali Gedik Ahmet Paşa'nın çıktığı Otranto civarında; Strtuda, Kalimera gibi beş-on köy var. Buralarda ihtiyarların bazıları Yunanca konuşuyor; tabii bol İtalyanca, Arapça ve İspanyolcayla karışık bir dil bu.
İtalya'nın güneyi fakirce ama renkli bir toprak. Otranto üzerindeki efsanelerin aksine sıradan insanların ama asıl önemlisi aydınların çok anti-Türk tavrı da yok. Okul tarih kitaplarının her yerde milletin gençlerinin çok gerisinde kaldığı açık.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 08 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden

Halep'i almak isteyen iki sultanımız oldu, üçüncüsü de çıldırdı


ERHAN AFYONCU, BUGÜN,
08 Nisan 2007 , Pazar


Suriye'nin Halep şehrinde Olimpiyat Stadı'nın açılışı nedeniyle yapılan el İttihad-Fenerbahçe dostluk maçı tarihte yerini aldı.

 Suriyeliler'in büyük ilgi gösterdiği maçta, öncesinden sonrasına kadar Halep'te olağanüstü anlar yaşandı. Suriyeliler, Fenerbahçe'ye ve Türkiye'ye karşı büyük bir dostluk sergilediler. Aslında maçın oynandığı yer bize çok yabancı değil. 1918'e kadar Osmanlı imparatorluğu'nun bir parçası olan Halep, Türk tarihinde unutulmaz bir yere sahiptir. Osmanlılar'dan önce Halep'i almak isteyen iki Selçuklu sultanı bu uğurda can vermiş, üçüncüsü de şehri alayım derken, bunalıma girmişti.

Osmanlılar'dan önce Anadolu'da devlet kuran Türkiye Selçukluları'nın en önemli hedeflerinden birisi Kuzey Suriye'yi ele geçirmekti. Türkiye Selçukluları'nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve ikinci hükümdarı Kılıçarslan, Halep Kalesi'ni ele geçirmek uğruna can vermişlerdi.
Halep'le ilgili en ilginç hikâye ise genç ve çalışkan tarihçilerimizden Önder Kaya'nın "Tarihin Gör Dediği" isimli kitabında anlatılır.

İki sultanın Halep uğruna ölmesine rağmen, daha sonra tahta çıkan Türkiye Selçuklu Sultanları'nın en önemli ticaret merkezlerinden biri olan şehri topraklarına katma rüyaları bitmedi. 1211 ile 1220 yılları arasında Türkiye Selçuklu tahtında bulunan İzzeddin Keykavus, Halep'i almak için şartların çok uygun olduğunu görünce atalarının fethi için can verdiği şehrin üzerine yürüdü. Halep, 1183'ten itibaren Haçlılar'ın korkulu rüyası Eyyubiler'in elindeydi. İzzeddin Keykavus'un babası Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev ile Halep hakimi Selahaddin Eyyubi'nin oğlu Melik Zahir arasında yıllarca dostluk hüküm sürmüştü. Ancak Melik Zahir'in 1216'da ölümünden sonra iki devletin ilişkisi farklı bir yöne gitti.

YETİM MALINA EL SÜRME

Anadolu'daki birçok önemli şehri fetheden İzzeddin Keykavus uzun süredir doğudan gelen ipek, seramik, fildişi ve baharat gibi lüks tüketim mallarının satıldığı, Şam işi kılıçların bulunabileceği önemli bir ticari merkez olan Halep'i almayı düşünüyordu. Ancak bu rüyası hiç beklemediği bir şekilde neticelenecekti. Melik Zahir'in ölümünden sonra yerine 3 yaşındaki oğlu Melik Aziz geçmişti. Sultan İzzeddin Keykavus, bir çocuğun Halep'i yönetmesinin büyük bir fırsat olduğunu görerek hemen sefer hazırlıklarına girişti. Ancak devlet adamları sultanın sefer fikrine "yetim malı olan bir beldeye el uzatmanın uğursuzluk getireceği" söyleyerek karşı çıktılar. Sultan, devlet adamlarının uyarılarına tebessüm ederek "melikler arasında acıma olmaz" sözünü hatırlattı. Şehri oğlu adına yöneten Dayfa Hatun, Selçuklular'ın seferi üzerine babası ve Eyyubi sultanı olan Melik Adil'den yardım istedi. Melik Adil, bu sırada Haçlı saldırısı olduğu için yardım kuvvetleri yerine oğullarından Melik Eşref'i gönderdi.

HARP HİLEDİR

Melik Eşref, Halep'e geldiğinde durumun parlak olmadığını gördü. Kaledeki 4 bin askerin çoğu profesyonel asker olmayan Bedevilerdi. Sultan Keykavus'un 18 bin kişilik ordusuyla başa çıkması imkânsız gibiydi. Melik Eşref, kız kardeşi Dayfa Hatun'la kafa kafaya vererek bir harp hilesi hazırladı. Türkiye'ye sık sık ticaret için giden Halepli bir tüccarı çağırarak, ona para ve değerli mücevherler verip, bunları Selçuklu ordugâhına yakın bir yere sakladıktan sonra askerlerin içerisine girerek "Eyyubiler'in Selçuklu emirlerinden bazılarını satın aldığı" dedikodusunu yaymasını istediler.

Dedikodu kısa sürede Selçuklu Sultanı'na ulaştı ve Keykavus'un kulağına kar suyu kaçtı. Tüccar, dedikodunun doğru olduğunu ve Halepliler'in gönderdiği rüşvetin yerini gösterebileceğini söyledi. Keykavus'un emri üzerine para ve mücevherat ile birlikte Türkiye Selçuklu Devleti emirlerine hitaben yazılmış mektuplar saklanan yerde bulunarak sultana getirildi. Bunları görünce dehşete düşen Keykavus, olayı gizleyerek gelişmeleri takibe başladı. Melik Eşref, Halep'in kuzeydoğusunda Selçuklu öncü birliklerini mağlup edince, Keykavus'un ihanete uğradığından hiçbir şüphesi kalmamıştı. Bu yüzden rahatça fethedeceği Halep'i bırakıp, Anadolu'ya geri döndü. Kaleyi kurtaran Melik Eşref, geri çekilen Selçuklular'ı takip ederek çok sayıda ganimet de elde etmişti.

EMİRLERİNİ YAKARAK ÖLDÜRTTÜ

Elbistan Ovası'na çekilen Keykavus, ihanete uğradığına o denli inanmıştı ki, en ufak bir hatada komutanlarını astırmaya başlamıştı. Sultan, emirlerini Elbistan'da mağlubiyetin sebeplerini görüşmek üzere kendi çadırında toplantıya çağırdı. Bu sırada sultanın özel askeri birliği de çadırın etrafını sarmıştı. Keykavus, emirlerine Halep'te bulduğu mektupları vererek okumalarını emretti. Mektupları okuyan emirler, bunun bir iftira olduğunu, söyledilerse de sultanı yumuşatamadılar. Keykavus emirlerini bağlatıp, çadırı ateşe verdirdi. Avrupa'da çok yaygın olmasına rağmen "yakarak öldürme" İslam dünyasında "Ateşle azap etmenin ancak Allah'a mahsus olduğu" yönündeki inanış yüzünden Türk tarihi boyunca eşine az rastlanan bir cezalandırma yöntemiydi.

Keykavus, emirlerini öldürme emrini verirken sağduyusunu kaybetmişti. Sultan verdiği karardan kısa bir süre sonra büyük bir pişmanlık duydu. Keykavus, pişmanlığının nişanesi olarak emirlerini yaktırdığı yerde bir mescit yaptırdı ve bu mescide de Mescid-i Suhtegân, yani Yanıklar Mescidi adını verdi.

Selçuklu Sultanı, yaşananlardan sorumlu tuttuğu, Eyyubi meliki Melik Eşref üzerine yeni bir sefere çıkarak, intikam almak istedi. Ancak Malatya önlerine vardığında, öldürttüğü emirlerin rüyalarına girmesi ve duyduğu vicdan azabı yüzünden rahatsızlığı arttı. Dinlenmek amacıyla temiz havasıyla tanınan Sivas'a giden İzzeddin Keykavus, burada büyük bir pişmanlık içerisinde öldü.

 

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (2) | 08 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden
Ara
goog
eXTReMe Tracker