Ana Sayfa > Arşiv > 15 Nisan 2007
Arşiv > 15 Nisan 2007
YENİ KİTABIM ÇIKTIIIIII. TÜM BÜYÜK KİTAPÇILARDA:))


Yeni kitabım Selahaddin Sonrası Anadolu'da Eyyubiler Yeditepe yayınları arasından haziran ayı itibarı ile çıkmıştır. Yüksek Lisansta üzerinde çalıştığım Selahaddin Eyyubi'nin yeğeni olan ve Anadolu'da Harran, Urfa, Meyyafarıkin (Silvan) ve Ahlat'a hakim olarak uzun yıllar hüküm süren Melik Eşref Musa'yı merkeze alarak Anadolu'da Eyyubi varlığı üzerine yapılan bir çalışma. Türk tarihi açısından son derece önemli olan Artukoğullarının ortadan kaldırılışı, Moğollar'ın Anadolu'ya sokulmaları, yine Moğollar'ın önünden kaçarak Anadolu'ya yönelen Celaleddin Harezmşah'a karşı Melik Eşref ile Türkiye Selçuklu sultanı Alaattin Keykubad'ın birleşmesi ve Yassıçemen'de bu hükümdarı yenilgiye uğratması kitabın belli başlı öne çıkan mevzuları. Bu arada Urfa, Diyarbakır, Mardin, Ahlat, Erzurum gibi bölgelerin tarihi ile ilgilenen araştırmacıların da bu beldelerin ortaçağdaki konumları açısından söz konusu çalışmadan yararlanabilecekleri kanısındayım. Ayrıca arka sayfasına da 16 sayfalık bir görsel materyal kısmı ekledim. Bu görsellerden bazılarına aşağıda yer veriyorum resimlerden birincisiMelikEşref'in Urfa'da inşa ettirdiği ve Urfa'nın sembolü olan Balıklıgöl'ğn hemen yanındaki Halilu'r Rahman Camii diğer ise bu caminin hemen üstünde yer alan bir kulede bulunan Melik Eşref'e ait bir kitabe. 


img518/9926/halilrahman3okgp6.jpg

FOTO1: HALİLU'RRAHMAN CAMİİ


img503/2263/halilrahmankitabaashrafkd9.jpg

FOTO 2: MELİK EŞREF'E AİT KİTABE 









önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 15 Nisan 2007 | Kitaplarım

ÖZEL İSİMLERİ BERBAD ETMEKTE ÜZERİMİZE YOKTUR
Murat Bardakçı, Sabah, 29 Mart 2007 Perşembe
Gazetelerin dış haberler sayfalarında, son günlerde sık sık "Khalid Sheikh Mohammed" diye bir isme rastlanır oldu..
Guantanamo'daki Amerikan üssünde yargılanan Khalid Sheikh Mohammed adındaki bu zât, Amerikalılar'a göre, dünyanın en büyük teroristi imiş. El Kaide'nin akıl hocasıymış, 11 Eylül saldırılarını o planlamış, hattâ İstanbul'daki İngiliz Başkonsolosluğu'nda ve HSBC binasında patlayan bombaları da onun adamları yerleştirmişler.
Adamın ismi, bizim telâffuzumuzla "Halid Şeyh Muhammed" ama, gazetelerimizin çoğu Khalid Sheikh Mohammed diye yazıyorlar. Böyle yazmalarının sebebi ise, Türk basınının dış haber kaynaklarını yabancı, özellikle de İngilizce ajansların teşkil etmesi. Sadece dış haber servisleri değil, artık dış muhabirler bile bu ajansların imlâlarını benimsedikleri için aslında bizde de vârolan ve bundan asırlar önce kendi telâffuzumuza uyarladığımız isimler eğilip bükülüyor, garip haller alıyor ve Halid'e Khalid, Şeyh'e Sheikh, Muhammed'e de Muhammed, hattâ Mohammad diyoruz!

Kralın baldırları
Ve, bir başka örnek: "Aziza Mostafa Zadeh" meselesi...
"Azize Mustafazade" diye yazılması gereken bu Azeri kadın piyanistin adının "Aziza Mostafa Zadeh" haline getirdik, daha doğrusu dışarıdan öyle aldık.
Mustafazade ile ilgili haberleri okuyan ama müzikle pek ilgisi olmayanlar arasında, isimde geçen Mostafa'nın aslında bizim "Mustafa" olduğunu farkedip sanatçıyı erkek zannedenler mutlaka çıkmıştır.
İslâmâ isimler konusundaki sabıka dosyamız, son derece kabarıktır: Meselâ, Suudi Arabistan'ın adı aslında "Fehed" olan sabık kralını seneler boyunca "Fahd" diye yazdık ve böyle bildik. "Fehed" Arapça'da "panter", "Fahd" ise "baldır" demekti ve "panter kral", bizde "baldır kral" oluverdi.
Hatırlarsınız, Suriye'de seneler boyu iktidarda kalan bir Hafız Esad vardı, yani Suriye'nin bugün Beşar Esad diye yazdığımız şimdiki cumhurbaşkanı merhum pederi...
Babasının ismini seneler boyunca zaten bozduğumuz yetmezmiş gibi, şimdi de oğlunun adını perişan etmekle meşgulüz. Ailenin soyadı "Esad" değil "arslan" anlamına gelen "Esed" idi, biz o arslanı alıp "Esad" yaparak "mutlu" ettik. Sonra, sıra Hafız'ın çocuğuna geldi ve oğlunun "Beşşar", yani "müjde" olan ismini "Beşar"a çevirdik, bazen de "Beşir" hâline getiriyoruz.

'Hı' harfinin açtığı dert
Beyrut'un meşhur "Cümeyyel" ailesini zaten Fransız basını sayesinde "Cemayel" diye bellemiş, Lübnan'da bir ara cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyel'i "Amin Cemayel" diye tanımıştık. Afrika'nın en fakir memleketlerinden olan Çad'ın lideri Hüseyin Habre, bizde Fransa'daki gibi "Hissene Habre" idi; Cezayir'in "Şazeli ben Cedid"i de "Çadli Bencedid".
"Rıza", İranlı ise "Reza"; Arap ise "Rıdha" idi, zira Reuter yahut Associated Press ajansı öyle yazıyordu. Pakistan'ın bizim Ali, Veli, Mehmed cinsinden en yaygın adı olan "Han", bizde "Khan" hâline gelmişti. Zaten "han" sözünün ilk harfi olan eski alfabenin "hı"sının nasıl klullanılacağı konusunu da senelerden buyana bir türlü çözememiş, gırtlaktan gelen sert bir "h" karşılığı olan "hı" ile başlayan isimlerde hep tereddüt çekmiştik. Humeyni'yi bir ara "Khomeyni", İran'ın "Hürremşehir"ini de hâlâ "Khorramshahr" diye yazmamızın sebebi de işte bu tereddüttü.
Ve, gazetelerimizin dış haberler sayfalarında son günlerde çıkan mücevher gibi isimlerden birkaçı:
İran'ın büyük gazetelerinden İtimâdi Milli'yi Etemad Melli yaptık. Müctebâ Edibizade diye bir adamcağızın ismi Muchteba Adibi Zadeh oldu. Meryem Yekpuyferd adındaki bir hatunu da Maryam Yakpouyfard'a çevirdik.
Türk basınının dış haber servisleri ile muhabirleri komşu ülkelerin dillerini öğrenmedikleri ve haber kaynağı olarak sadece yabancı ajansları kullandıkları müddetçe, "Selman Rüşdü"yü daha çoook seneler "Salman Rushdi" diye yazarız..

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (3) | 15 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden

TÜRK BASINI İRAN'I PEK BİLMEZ

MURAT BARDAKÇI,  Sabah, 05 Nisan 2007 Perşembe

Önce, açıkça söyleyeyim: Türkiye'de aydın kesimin ve basının, konunun bir-iki uzmanı dışında İran konusunda derinleme bir bilgisi yoktur.
İran, Türk basının gözünde sarıklı mollaların hüküm sürdüğü, halkının ortaçağa bile rahmet okutacak cehalet dolu bir karanlıkta yaşadığı baskılar ve sıkıntılar ülkesidir.
Basınımızda İran konusundaki boşluğun kanıtlarını burada tek tek sıralamama gerek yok. Zira nükleer faaliyetleriyle ve Birleşik Amerika'nın tehditleriyle gündeme gelen İran hakkında son zamanlarda gazetelerimizde çıkan yazılar bilgi düzeyimizi zaten gösteriyor.
Yazdıklarımı tersinden anlayıp hayranlık bildirisi olarak yorumlayacaklar mutlaka çıkacaktır ama söylenmesi gerekiyor: Bugünün İran'ı 2 bin 500 senelik bir medeniyetin, Pers uygarlığının vârisidir ve İranlılar bu verasetin gayet iyi bilincindedirler. Dilleri, yani Farsça, asırlardan buyana pek değişmemiştir ve bizde olduğu gibi 50 yıl önce yazılmış bir kitabı anlamaktaki zorluk diye birşey onlarda sözkonusu değildir. Bugün 10-15 yaşlarındaki bir İran genci bile bundan birkaç asır önce yazılmış olan eserleri, meselâ Hâfız, Sâdi, Baba Tahir gibi eski devir şairleri okuduklarında rahatça anlarlar.
İslami rejim konusu ayrı bir bahistir ama İran'ın entellektüeli hem kendisinin, hem de batının kültürüne vâkıf ciddi birer aydındır ve bütün bunların üzerinde, İran'da son derece güçlü bir "İranlılık" bilinci hâkimdir.

Beş
dil bilen mollalar
Benim muhabirlik yıllarım, İran'daki İslam Devrimi'nin ilk zamanlarına rastlıyordu ve uzun zaman Tahran'da kaldım.
Devrimin hemen sonraki aylarıydı. Rejimin herkesin konuşmaya çabaladığı en güçlü ayetullahlarından biri, İran'daki yabancı gazetecilerinden bir grubu kabul etti. Görüşmeye gidenler arasında ben de vardım. Sardığı siyah sarıktan seyyid, yani peygamber torunu olduğu belli olan ayetullah, İngiliz gazetecilerle İngilizce, Almanlarla Almanca, Fransızlarla Fransızca, benimle de Türkçe konuştu.
Çıkışta hepimiz şaşkındık. Mihmandarlığımızı yapan devrim muhafızına, Kum'daki medreselerden birinden mezun olduğunu zannettiğimiz ayetullahın tahsilini sorduk. "Heidelberg Üniversitesi'nden felsefe doktorası vardır" cevabını verdi. Şaşkınlığımızı tahmin edebilirsiniz.
Ben, o zamana kadar bildiğimi zannettiğim İran'ın gerçeğini asıl işte o gün öğrendim.

Devrim bildirisini kim yazdı?
Basınımızın İran konusundaki yeterli bilgiye sahip bulunmamasının en belirgin örneği, İran'ın eski reformist cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin reform çabalarının bizde "İran'a modern bir yönetim ve anlayış getirme girişimi" olarak algılanmasıydı. Reform, aydınlarımız arasında İranlı kadınların rahatça giyinebilmeleri yahut en azından içki konusundaki sıkı yasakların hafifletilmesi demek olduğu için Hameney'in girişimleri bizde döndü, dolaştı ve bu basit çerçeveye oturtuldu.
İşin aslı, başkaydı. Hatemi, birkaç nesil boyunca yüksek düzeyde din adamı yetiştiren bir aileden geliyordu. Erkek kardeşinin hanımı Humeyni'nin torunlarından biriyle evli olduğu için devrimin lideriyle hısım idi ve herkesin gözden uzak tuttuğu nokta, İslam Devrimi'nin 1979'daki ilk bildirisini bizzat Hatemi'nin kaleme almış olmasıydı. İslam Devrimi'nin diğer İslam ülkelerine ihracıyla görevli olan Vezâret-i İrşâd-ı İslâmi'nin yani İslâmi Aydınlatma Bakanlığı'nın senelerce başında bulunmuş ve devrim ihracı teorisinin önde gelen uygulayıcılarından olmuştu.
Tahran'da muhabirlik yaptığım 1980'li senelerde İran'ın İrşad Bakanı olan Muhammed Hatemi'nin basın için belirlediği kurallardan sadece birini söyleyeyim: Tahran'ın 40 dereceyi geçen sıcağında, erkeklerin gömleklerinin ikinci düğmesini çözmeleri bile yasaktı!
Hatemi, diğer mollalardan sadece bir konuda ayrılıyordu: Kemikleşmiş sert yönetimin yumuşamasını ve söz söyleme hürriyetinin İslami çerçevede artmasını savunuyordu. "Demokrasi İslam'da zaten vardır ama onu kullanamıyoruz" demekteydi ama bunu söylemekle İran'a Batı tipi bir demokrasinin gelmesini savunmuyordu ve zaten ileri derecede bir din adamı olarak böyle düşünmesi de imkânsızdı.
Bugünlerde dünya gündeminin ilk sırasında yeralan İran hakkında bilmediğimiz ve ciddiye almamız gereken daha çok şeyler var, onları da bir diğer yazıda anlatacağım

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 15 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden
Ara
goog
eXTReMe Tracker