Ana Sayfa > Arşiv > 05 Eylül 2007
Arşiv > 05 Eylül 2007

ERASMUS VE DELİLİĞE ÖVGÜ

Çev: Nusret Hızır, Kabalcı yay.

TANITAN: ÖNDER KAYA

 



            Hümanizm döneminin en güçlü kalemlerinden biri olarak bilinen yazar Erasmus, aslen Hollandalı olup (1465-1536) Augustin tarikatına mensup bir din adamı idi. Ancak aykırılığını daha bu tarikata girdiği sırada göstermiş ve ilimle uğraştığı için papaz cübbesi giymeme imtiyazını kazanmıştı. 1499’da İngiltere’ye gitti. Dönüşünde kaleme aldığı Deliliğe Övgü isimli eserde Ortaçağ skolastik yapısına, kilise baskısına, kemikleşmiş önyargılara ağır eleştiriler gönderdi. Ancak bu eleştirileri kitabının önsözünde de belirttiği üzere “deli saçması” olarak niteleyerek ve hiciv geleneği kapsamında kaleme aldı. Okuyucularına da eserin “delilik” tarafından kaleme alındığı için çok ciddiye alınmaması konusunda ihtarda bulundu. Amacını ifade eden önsöz kısmından hareketle kendisinin Klasik Yunan ve Roma edebi yazının ane kadar hakim olduğunu da görürüz. Şöyle der üstat; “Eserimin şakacı edasından rahatsız olacak kişilerden rica ederim; Bu tarzda ilk yazarın ben olmadığımı, bunda kendimden önceki bir takım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Yunanlı Homeros Kurbağalarla Farelerin savaşını anlatmıştı, Romalı Virgilius küçük sinekler hakkında, Ovidius cevizler hakkında şiirler yazmıştı. Glachus haksızlığı, Synesius kelkafalıları, Lucian ise sineklerle haşeratı övdüler. Romalı Seneca imparator Claudius’a övgüyü şakacı bir eda ile yazdı. Benim yaptığım onların yolunu takip ederek deliliğe methiye yazmaktan ibarettir”. (s. 8)

Erasmus’un iğneleyici repliklerinden bazı alıntılar yapacak olursak onun dili ve üslubu hakkından da bilgi sahibi oluruz;

 Menfaatçi ve yağcılar hakkında şunları dillendirir; “Bir deli olarak sözlerimi mazur görünüz. Ancak bizim çevremizde edepleri, terbiyeleri o kadar kıt bazı kimseler vardır ki bunlar papalar ve din büyükleri hakkında en hafif bir alayı duymaktansa – ki bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde -  İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar”. (s.9)

Riyakarlığa prim tanıyan idareciler hakkında; “ Öncelikle şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler ne alâ! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya deliliğin kendi meziyetlerini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni olduğum gibi kim benden daha iyi tanımlayabilir? Meğer ki beni tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun. Zaten böyle yapmakla bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçakgönüllükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar; o da para karşılığında onları övmeyi yani yalanlar söylemeyi üsleniyor”.(s.12-13)

“Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece saamimiyetle tapılan tanrılar pek azdır. Örneğin çok kimseler, Meryem’in tasvirlerinden biri önünde öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir saygı gösterisinde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini, alçakgönüllüğünü, ruhi ve ilahi şeylerle sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır”.

İnsan doğasına aykırı gelen, yapmacık bir takım tutum ve davranışların doğru rol modeli olarak yansıtılmasına verdiği tepkisi ise şu şekildedir; “Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum. Deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk ve cehalet içinde yaşamaktır diyeceklerdir. Fakat dostlar insan olmaktır bu, zira doğrusu doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz anlamam. Bu varolan herşeyin yazgısı değil midir? Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz. Aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçamadığından, dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağının üzerinde yürüyemediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır denebilirdi. Bunun gibi güzel bir at gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır. Akademide çalışılan konuların hiçbirini bilmiyor diye öküzün de talihine acımalıdır denebilirdi. Fakat at gramerci olmakla ne kadar bahtsız değilse, insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir. (s.47-48)

Toplulukların kendini bilmezliklerini ve kendilerince olumlu yönlerini yüceltip olumsuz yönlerini görmezden gelmelerini de hicveder; “Tabiat, özsaygının mutlu armağanlarını yalnız bireylere vermiş değildir. Genellikle her kavim, her millet, hatta her şehir bunlardan bolca nasibini almıştır. İngilizler güzel adam, iyi müzisyen ve ziyafetlerinde cömert olmakla övünürler. İskoçyalılar, asaletleri, unvanları, krallarının hanedanı ile olan akrabalık bağları ve skolastik tartışmalardaki olağanüstü incelikler ile övünürler. Fransızlar nezaket iddiasındandırlar; Parislililer özellikle Sorbon’larında en bilimsel teoloji okuluna sahip olmakla gurur duyarlar. Edebiyat ve söz söyleme sanatına sadece kendilerinin sahip olduğuna  inanan İtalyanlar, kendilerini dünyanın barbarlık karanlıklarına dalmamış biricik kavmi sanırlar. Aralarında da bu tatlı yanılgıyı en fazla yaşayanlar Romalılardır. Eski Romalıların büyüklüğünü sayıklar ve onlardan bir şeyler aldıklarına iyice inanırlar. Venedikliler asaletlerini düşünmekle, Grekler bilimlerin kurucuları olduklarını düşünüp eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla mutludurlar. Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan şu sayısız barbarlar, doğru dine girmiş olmakla övünürler, boş inanç sahibi saydıkları Hıristiyanlara yukarından bakarlar. Çok daha mutlu olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve bu arada daima Musa’nın dinine bağlı kalırlar. İspanyollar dünyanın en büyük askerleri olarak geçinirler. Yüksek boylarından gurulanan Almanlar, sihirden anladıklarını, büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler. Daha fazla örneğe gerek yok. Özsaygının nasıl her yerde en tatlı zevkleri, hem ayrı ayrı şahıslara hem de bütün insanlara birden saçtığını size göstermek için sanırım bu kadarı yeter. (s. 65-66)        

Çağının tıp ve hukuk gibi bilim dallarına bakışına ise şu satırlarla gönderme yapar; “Altın çağın masumluğu yavaş yavaş bozulunca kötü cinler daha önce de dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler. İlk önce bunların sayısı son derece azdı, pek az kişi bu muzır işlerle meşgul olurdu. Ancak sonraları Keldanilerin boşta gezenleri ve Greklerin işsiz güçsüzlerinin katkısı ile bunlardan çok sayıda icat olundu ve her biri insan zihnine ayrı birer işkence kesildi. Zira en önemsiz ve değersizlerinden biri olan gramer, tek başına bir adama tüm ömür boyu eziyet etmeye yeter. Bununla beraber tüm bu ilimler arasında en faydalıları olan teologlar yani din adamları açlıktan ölüyorlar, müneccimler sıkıntı yaşıyorlar. Hekim ise tek başına bu insanlardan daha değerli tutuluyor, sanatının güç olmasına karşın o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır. Zaten tıp çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa bir çeşit yüze gülücülükten başka bir şey değildir. Hekimlerden sonra hukukçular bu sıralamada ikinci yere layıktırlar. Hatta hakça düşünülürse birinci yeri istemeye layık değil midirler? Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi daha uzak olanlardan fazla mutlu eder o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kimseler saf doğadan başka rehberleri olmadığından ne kadar mutludurlar. Doğanın en yetkin eserleri de zaten sanat adı verilen gereksizlikler tarafından bozulmamış olanlarıdır. Öyle ya bütün hayvanların en bahtiyarları kural ve özentisiz yaşayıp doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir? Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir varlık var mı? Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değilseler de onların mimarisi sizlerinkinden sonsuz derecede üstün değil mi? Cumhuriyetleri sizin filozoflarınızın tasarladıklarından daha mükemmel değil mi? ”. (s. 49-50)

Ersamus çağının egemen güçlerinin beklediği insan tipini de şu şekilde hicveder; “Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler. Demek ki insanlar hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üzerinde hiçbirşeye girişmemekledir ki kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir (s. 51-52).

Erasmus’dan krallar da nasibini alır; “Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki krallar arasında deliler olmadan ne yiyebilen ne de bir an yaşayabilen bir kaç tane vardır. Onlara gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih bence ne şaşılası ne de anlaşılması güç tür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve ciddi şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler ise tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur, her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler(....................). Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen prensler kendilerine gerçeği söyleyebilecek kimseleri bulunmadığından ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından bana pek bahtsız görünüyorlar. Ancak denecektir ki prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla bilgelerin meclisinden kaçınırlar. Burada sizinle beraberim. Fakat bu delilerin ağzından yalnız gerçekleri değil en açık hakaretleri dahi zevkle dinlediklerine, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir”. (s. 54-55)     

Veeee tabi ki en muhteşem kurum olan kilise de eleştirilerden nasipdar olur; “İşte tamamen bizden kimseler. Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek sitiyorum (nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest). Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikayeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler. Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyecilerini de o kadar etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını o kadar gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret kalacağı sanılmamalı. Bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar. Bu delilerle ermişlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur. Biri sabahleyin hıristiyanların Polyphemos’u, Christophorus’un bir tasvirini ya da devasa bir heykelini görmek mutluluğuna erişirse bütün gün kendine hiç bir kötülük gelmeyeceğine inanır; öteki savaştan sağ salim çıkacağına emindir çünkü savaştan önce Barbara’nın heykeline küçük bir duada bulunmuş; üçüncüsü yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü haftanın belirli günlerinde ermiş Erasmus’un heykelini ziyaret etmekte, tasvirin önünde  küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusuru etmez........ ya Papa’nın verdiği bağışlanma belgelerine ne diyelim? Bunlar o belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler(............) Aynı derecede deli ve hoş kimseler de çeşitli ülkelerin koruyuculuğuna yükseltilen şu ermişlerdir. Her küçük ülkenin özel törenlerle kutsadığı, kendine özgü erdemleri bulunan koruyucusu var. Örneğin azizlerden biri diş ağrılarını iyileştiri, ötekisi loğusa kadınların imdadına yetişir; falanca ermiş çalınmış bir eşyayı geri getirtir, öteki deniz kazalarından korur, bir başkası koyun sürülerine göz kulak olur, vesaire vesaire.... (s. 60-63).

İsimleri bile ağızlara ortaçağ boyunca dua ile alınabilen skolastik düşüncenin temel direkleri olan kilise babalarına yani Thomas Aquinas, Magnus Albertus, John Scotus, Occamlı William gibi önderlere ise şu göndermelerde bulunur; “Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son Haçlı seferlerinde pek parlak başarılar kazanamamış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotusları, dik kafalı Occamları, yenilmez Albertuscuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı pek iyi ederlerdi. O zaman bütün savaşların en hoşu ve bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Onların skolastik kavgalarına teslim olamayacak ordu düşünebiliyor musunuz?” (s. 89)

İnsanların dindarlık anlayışını ve bunun nasıl sapkınca bir yol olduğunu ise şu cümlelerle dillendirir; “Bir tüccar, bir asker ya da bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalıklara kullansın; bundna fazlasına gerek yok. Hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, ahlaksızlıkları, sefaletleri, kavgaları, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları, herşeyi ama herşeyi o küçücük para sikkesi temizlemiş, hem de o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunların hepsine yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır”. (s. 61).

 Çağına hakim olan değerlere yaptığı şu sert göndermelere ne demeli? “.......Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği dahi kalmayacak olan bir pisboğaz; ya da en yüksek mutluluğu avarelik ya da uykuda bulan bir tembel. Bazıları kendi işerlini ihmal edip komşunun işleir için durmadan hareket halidnedirler. Bazıalrı da borçlarını ödemek için ödünç para almak suretiyle zenginleştiklerini hayal ederler, oysa aslında iflas etmek üzeredirler. Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınına ona geri veremeyeceği hayatını rüzgarların, dalgaların keyfine bırakır. Başka biri de evinde sakin sakin yaşayacağı yerde talihini savaşta aramayı tercih eder. Bazıları mirasçısı olmayan bir ihtiyarı kandırarak servetine konma, bazıları ise kendilerini ihtiyar bir kadına sevdirme yolundadır. Amma bir de bunun tersi oldu mu deymeyin keyfime.”

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 05 Eylül 2007 | KİTABİYAT
C(emile).Akça Ataç; “Britanya için imparatorluk Dersleri: Sparta ve Atina”, Doğu-Batı Dergisi, sayı: 40, Şubat-Mart-Nisan 2007 


           Bu sefer bir kitap değil fakat bir kitap kadar faydalı bir makaleyi tanıtmayı amaçlamaktayım. Bu nefis çalışma sanırım daha kapsamlı bir doktora çalışmasının özeti olsa gerek. Neyse efendim geçelim makalemize;



18. yüzyıl İngiltere’de Yunan tarihi araştırmalarının en rağbet gördüğü devir olarak da bilinir. Bu dönemin bu denli rağbet görmesi ile İngiltere’nin emperyal bir güç olması arasında doğrudan bağlantı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu yüzyılda genel kabul gören döngüsel tarih anlayışına göre “Tarih tekerrürden ibarettir”. Başka bir deyişle her türlü siyasi oluşum doğuş-yükseliş ve çöküş şeklinde bir yaşam düzeni izleyecek ve sonrasında ortadan kalkacaktır. Devirler, çağlar değişse de bu durum devam edecektir. O halde yapılması gereken geçmiş devirlerin iyice incelenmesi ve en azından yükseliş kısmının mümkün mertebe uzun tutularak çöküş kısmının geciktirilmesidir. Ticari bir imparatorluk olan İngiltere’nin bu dönemde örnek alması gereken devlet ise Atina şehir devletidir. Çünkü;

1. Atina ticari bir yayılım sergilemiştir.

2. Tıpkı İngiltere gibi karadan değil denizaşırı sömürgeler peşinde koşmuştur (bu anlamda bir kara imparatorluğu kuran Pers ve Spartalılardan ayrılır. Nitekim dönemin İngiliz yazarları ilkçağın bu baskıcı ve zorba imparatorluklarını dönemin İspanyol ve Fransız imparatorlukları ile karşılaştırarak kendilerin ideal devlet olan Atinalılar şeklinde takdim edeceklerdir).

3. Atina'daki ticari yayılım beraberinde kişisel mülkiyet ilkesini doğurmuş bu durum da hukukun ve demokrasinin kök salmasına, yurttaşlık bilincinin uyanmasına neden olmuştur (tıpkı İngiletere'de olduğu gibi)

4. Yine zenginlik beraberinde Atina’da parlak bir kültürel ortamın oluşumuna hizmet etmiştir (Bkz. İngiliz aydınlanması).

5. Antik Yunan tarihi “güçler dengesi” adı verilen siyasi bir politikayı da ilk kez dünya tarihine armağan etmiştir. O dönem Yunanistan’ın iki kilit taşı olan Atina ve Sparta denge politikasını bilhassa gözetmiş ve yaptıkları ittifaklar sayesinde bölgede başat tek bir gücün egemen olmasını engelleyebilmişlerdir (ancak unutulmamalı ki bu denge politikasının sökmediği yabancı istilacılar da vardır. Bunlardan ilk akla gelen Büyük İskender ve sonrasında da Roma’dır. Buna ilaveten Peleponnes Savaşları örneğinde olduğu gibi Sparta’nın Atina’yı yenerek bu dengeyi bozduğu an da olmuştur). Bu açıdan İngiltere’de kıta Avrupasında İspanya veya Fransa’nın tek egemen güç olmasını engellemek için Antik Yunan’dan çok şey öğrenebilir.

6. Atina savaş dışı yöntemlerle de genişlenebileceğini göstermiş ve bu nedenle zorbalıkla genişlemeye çalışan Sparta’dan daha kalıcı ve etkin bir imparatorluk olabilmiştir (Halbuki Spartalılar ele geçirdikleri bölgeyi köleleştirmişlerdir. Spartanın en parlak dönemlerinde köle olan nüfus sayısı 500 bin iken vatandaş sayısı 25 bin kadardı. Doğal olarak Sparta, sömürgelerini elde tutabilmek için olası bir ayrılık talebi ya da isyan dalgasını en sert şekilde bastırma yoluna gitmiş, esnek olmayan bu politika da devleti ciddi anlam da zaafa uğratmıştır) .

6. Atina denizaşırı sömürge imparatorluğunu kurarken karşılıklı faydacılık prensibini de devreye sokmuştur. Böylece ittifak yoluyla sömürge imparatorluğuna dahil ettiği bölgeleri ticaretin getirdiği refah ile kendine daha da bağlamıştır. Şu halde İngiliz Devletinin de yapması gereken Amerika, Hindistan gibi bölgelerde benzer bir zihniyetle hareket etmektir (ki edilmediği için Amerikan kolonileri ayaklanma yoluna gideceklerdir). Atina ilk zamanlar Solon’un kanunları çerçevesinde daha katılımcı bir siyasi güç haline gelirken Romalı tarihçi Tukidides tarafından “Altın çağ” olarak adlandırılan dönemde işte bu prensibi ihlal ederek bir yerde kendi sonunu hazırlayacaktır.

Tüm bu özellikler nedeniyle Atina, İngiltere için incelemeyi fazlasıyla hak eden bir siyasi oluşumdur (Tam da burada Ortadoğu’da hegamonik bir üstünlük kurmak isteyen ABD’de son yıllarda Osmanlı tarihine artan ilgiye de gönderme yapalım).  

Çizgisel tarih telakkisinin egemen olduğu günümüz dünyasında aslında döngüsel tarih modeline göre kaleme alınmış bu eserlerdeki tespitlerden yola çıkarak çağımız hakkında da çıkarımlar yapmak mümkün.  İşte bu benzerlikleri göz önüne alan ve benim sadece bazı alt başlıklarını burada sizlere aktardığım makaleyi mutlak surette okuyunuz.

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 05 Eylül 2007 | KİTABİYAT
Ara
goog
eXTReMe Tracker