Ana Sayfa > Arşiv > 09 Eylül 2007
Arşiv > 09 Eylül 2007
DİVAN EDEBİYYATI KİMİN

Orhan ŞAik Gökyay; CİEPO: Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Uluslararası Komitesi VII. Sempozyum Bildirileri (içinde, s. 395-408)


       Bu soruyu soran ben değil bu sahanın en değerli uzmanlarından biri
olan Orhan Şaik Gökyay. Üstat kaleme aldığı küçük ama gayet ilgi çekici makalesinde Divân edebiyatı hakkındakikalıplaşmış bazı bilgileri sorguluyor ki bunlar
1.  Divân edebiyatı sadece saray çevresine has bir edebiyat mıdır?
2. Divân edebiyatını anlamak için Arapça ve Farsça bilmek mecburi midir ve buna ilaveten yeterli midir?
      Üstadın her iki soruya verdiği yanıtta olumsuzdur. Herşeyden evvel Divân edebiyatında her ne kadar çok ses getirmemiş olsalar da asker, esnaf hatta ümmi yani okur yazar olmayan kişilerin mısralarına tesadüf edilebilir. Açıkçası bu satırları okuduğumda çok şaşırdım. Ancak sanırım edebiyat mecmualarından hareketle verilen bazı örnekler hayretimi daha da arttırdı. Mesela Kastamonu sancağına yerleşmiş olan bir tımarlı sipahi "Dilberi" mahlası ile tanınmaktadır. "Ulumi" ise yeniçeri kökenli bir şairdir. Hatta kendisi hakkında kaynaklarda son derece ilginç bilgilere tesadüf ediliyor.Mesela deniyor ki; "Arkadaşları kapıya çıkmak isterdi (makam mevki peşinde koşardı), o kitapta başka bir bölüme geçmek isterdi; arkadaşları kartal tüyü takınırdı, o dilberin zülfü sevdasında; arkadaşları belde kılıç takınırdı, o beline divit koyardı; arkadaşları okmeydanında ok atardı, o yay kaşlıların peşine dalardı" gibi gayet hoş bilgiler veriliyor. Yine yeniçeri zümresinden "Aşki" sonradan askerliği bırakıp katiplik mesleğine girmiş ve hem şiirde hem deilimde yükselmişti. 
      "Hariri" (Harir Arapçada ipek demek. Şam'da suku'l-harir yani İpek çarşısı var) ipek işi ile uğraşan bir şairdi. "Zamirî" falcı, "Kandî" ise şekerciydi. Enverî ve Ray'î ise ümmi yani okur yazar bilmeyen tiplerdi. Gerçi bu sayılan isimlerin pekçoğu dişe dokunur bir şaheser vücuda getirmemiş olsalar da yine de Divân edebiyatının dar birçevre ile sınırlı olduğu şeklindeki kalıp tezi sarsıcı ilginç veriler sunuyor bize.  
      İkinci olarak Gökyay, Arapça ya da Farsça bilise dahi şairin yaşadığı çağın terminolojisi, gelenekleri, söylemleri bilinmeden şiirin ruhuna nüfuz esilemez ve bazı şiirler anlaşılsa dahi bazıları kat'a anlaşılamaz diyor. Bu ilginç makale Türk edebiyatına merak salanlara tavsiye olunur efendim.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Eylül 2007 | KİTABİYAT

Kurtuluş günü

İlber Ortaylı, Milliyet Pazar Eki, 9 Eylül 2007

 

9 Eylül tarihi Balkanlar ve Doğu Akdeniz bölgesinde iki memleketin tarihi için çok önemliydi. Bulgaristan Halk Cumhuriyeti bunu monarko-faşizmden kurtuluş ve sosyalizmin kuruluş bayramı olarak kutlardı. Bu tarihin Bulgarlar için artık fazla bir şey ifade etmediği, en azından kutlanan bir bayram olmaktan çıktığı açıktır. Maltalılar da 8 Eylül Türk kuşatmasından kurtulma gününü bütün Hıristiyan dünya adına kutlarlar.
Türkiye'de ise 9 Eylül, İzmir'in kurtuluşu yani Kurtuluş Savaşı'nın nihai hedefine ulaşılması demek. Çünkü 15 Mayıs 1919'da İtilaf Devletleri İzmir ve havalisinin işgalini kendi saflarına çok geç katılan küçük Yunanistan'a verdiler.
Alışılmış tasvir; büyük Giritli denen Venizelos'un İngiltere ile Fransa'nın hem devlet adamlarını hem kamuoyunu büyülemesi ve büyük ülküsü uğruna bu sefere girişmesiydi. Gerçek sebep ise ticari ve iktisadi altyapıları açısından İngiltere ve Fransa için çok önemli olan bu bölgenin muhafaza altında tutulup İtalya'ya kaptırılmamasıydı. Daha da derin bir gerçek ise; dört yıllık savaş boyunca perişan olan orduların, yorgun askerlerin ve artık sıkıntıya tahammülü kalmayan ulusların ilave işgale tahammül edemeyeceğiydi.
İngiltere Yunan ordusunu öne sürdü; harcamalar İngiliz pound'uyla yapılıyordu, malzeme de Britanya ordusunun artıklarıydı. Bu bardağı taşıran son damla oldu; kıpırdanan Türkiye örgütlenmeye direnecek komuta ve lider kadrolarını aramaya başladı. O vakte kadar yanlış olarak girilen harbin ve o harp içinde yapılan hataların yarattığı tahribattan ve ne olursa olsun sulh şartlarına uymanın gereğinden bahsedenler dahi başka türlü konuşmaya başladılar.

Ege'nin Helenleri
Kendileri açısından aynı hatayı Fransızlar da güney bölgelerimizde yaptılar. Yorgun orduları ve jandarmaları yorgun mahalli Hıristiyanlardan nefer topladı. Ege'nin işgalinin İtalyanları adeta hasım cepheye ittiği ve yakın gelecekte milli güçleri desteklemeye yönelttiği açıktır. Yunanistan hadiseli ve kanlı bir biçimde İzmir'e çıktı. Venizelosçu siyasi çevrelerde ordu kendini muzaffer ilan etti, taraftarların sayısı arttı.
O yıllara ait "Rebetiko" dediğimiz Yunan mahalli müziğinde bile Venizelosçu havalar yer alır.
Gelecekten çekinen az sayıdaki insanların başında General Metaksas vardı. Herkesin bildiği gibi küçük Yunanistan'ın Ege ve Anadolu macerasına hep karşı çıkmıştır. Muhaliflerinin suçladığı gibi korkak olduğundan değil, karşısındakilerin ne olursa olsun askeri bir ananeden gelen, ölüsü bile derhal toparlanacak bir ordu ve komuta heyeti çıkaracak nitelikte olduğunu bilecek kadar iyi bir kurmay olduğundan.
Ege bölgesine yerleşen Helen nüfus daha çok adalardan göç etmiştir. 18 ve 19'uncu yüzyılın İzmir ve Ege bölgesi bu nüfus için gümrah bir hayat alanıydı. Açıkçası Akdeniz adalarının sert çevresinde bunalan bu nüfus Helenlerin en çalışkanı eski tabirle zahmetkeş olanıydı. Sırtlarında toprak taşıyarak bağlar ve meyve bahçeleri oluşturdular. Gıdım gıdım toprak satın aldılar.
19'uncu yüzyılda İngiltere ve Fransa'nın demiryolu hatları onlara da hayat verdi. Kazandılar. Çocuklarını okuttular, gönendiler. İstanbul, Marmara, hatta Trakya havalisindeki Rumlar gibi değildiler, çağdaş Helenizmin ulusçuluğuna bağlıydılar, en azından iltifatkardılar.

Yakın tarihe kazındı
Kıymetli tarihçimiz Rauf Beygu'nun İzmir üzerindeki çalışmalarında da belirtilir; 1897 Yunan Savaşı sırasında İzmir limanından kalkan gemiler karşı tarafa gönüllü taşıyordu, hem de marşlarla. Osmanlılık ve İzmir henüz buna aldırış edecek kadar imparatorluğun kozmopolit atmosferinden uyanmamıştı. Girit olayları, Balkan bozgunu Ege adaları dediğimiz Akdeniz adalarının Türklerden boşalıp İzmir'in muhacirlerle dolması ulusçu bir İzmir bıraktı, kendinden önce gelenlere bakıp "Gâvur İzmir" dediler. Aslında İzmir çoktan hızla Türkleşip Müslümanlaşmıştı.
1922 sonbaharına kadar yaşananlar iki kitleyi adamakıllı karşı karşıya getirdi. Şurası bir gerçek, iyi asker olduğu anlaşılan Sakallı Nurettin Paşa'nın yerli Hıristiyanlara karşı sert tavırları tamamen kendisinden kaynaklanmıyor. Üç yıl üç ayın getirdiği sıkıntılar ve kin yerli halkı da barışsever tutumundan haklı olarak uzaklaştırmıştı. Dolayısıyla 9 Eylül silinmez olarak yakın tarihe kazındı.
Bugün zaman zaman yeknesak bir kutlama olabilir. Ama zaman zaman yeniden yorumlanan bir gün olacağı açıktır. Eğer Türkler etraflarında uyumlu bir dünya bulurlarsa 9 Eylül tarihi bir nokta olur; eğer hasım bir çevre oluşursa günün anlamı değişir. Örnekleri görülmüştür.
9 Eylül'den sonra Ege bölgesindeki diğer müstahkem mevkiler de ele geçirildi. Aynı şey yaşandı. Ege barışsever, müreffeh bir bölgedir. İnsanların kıtlıktan gelme düşmanca duygular beslemelerine gerek yoktur. Ama bu hafızaların silindiği anlamına gelmiyor.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Eylül 2007 | DERS NOTLARI
Ara
goog
eXTReMe Tracker