Ana Sayfa > Arşiv > 09 Aralık 2007
Arşiv > 09 Aralık 2007
İngiltere mektubu

Gündüz Vassaf

RADİKAL 04/11/2007 (1044 kişi okudu)

Çifte standartlarla cebelleşiyorum. "Ne güzel," diyorum sokakta zaten nadiren rastlanan polisin silah taşımadığını gördüğümde.
"İşte bilinçli vatandaşlar," diyorum, dünyanın öbür ucunda, Myanmar'da askeri rejime karşı kamuoyunun duyarlılığını gördüğümde.
İngilizler de kendilerini böyle mi görüyor?
Neleri görüyor, neleri görmüyorlar?
Uluslararası Af Örgütü'nde yıllardır çalışan bir arkadaşım eski Başbakan Blair'in anıları için bir yayınevinden 8 milyon sterlin avans almasını, "Hakkıdır, devletten ne maaş aldı ki?" diye karşılıyor.
Anketlere göre bu ülkenin insanlarının belki yüzde 70'i Irak savaşına karşıyken iktidar ve muhalefet partileri savaştan yana. Kimilerine göre, Birleşmiş Milletler'i hiçe sayıp uluslararası hukuku ihlal ettiklerinden Bush ve Blair savaş suçlusu olarak yargılanmalı.
Kamuoyu Blair çiftinin yeni satın aldıkları üçüncü evlerinin fiyatıyla meşgul.
Demokrasiye hasret duyan ülkelerde yaşayanlar, demokrasi ihlallerine daha mı duyarlı? Temel özgürlüklerden yoksun yaşamaya mahkûm edilenler, uyurgezer demokrasilerinde özgürlüklerini kullanmayanlardan daha mı bilinçli?
Dünyaya demokrasi dersi vermeye soyunanlar gündelik yaşamlarında emperyalizmi ne denli içselleştirdiklerinin bilmem farkındalar mı?
Başında Kraliçe'nin olduğu, Anglikan kilisesinin merkezi Canterbury Katedrali'ndeyim. Etrafımda ünlü ölülerin lahitleri ve mezar taşları. Turistler, İngiliz aileleri, okul çocukları katedrali huşu içinde dolaşıyor. Gömülenlerin çoğu asker. Vatanı korumak değil, imparatorluğu genişletmek için Hindistan, Afganistan, Malaya, Güney Afrika'da savaşan subaylar. Taşlardaki yazılar emperyalizm tarihinin özeti. Özellikle bir taş ibret verici, "Major Simon Willard (1604-1676)
Saldırgan Kızılderili kabilelerine karşı İngiliz Kuvvetleri Başkomutanı.
Amerikan hükümetinin askeri, idari ve adaletine üstün hizmetleriyle tanındığı gibi, New England'da kurulan İngiliz sömürgesinin öncülerinden."
Mezar taşının Canterbury Katedrali'ne ölümünden yüzyıllar sonra, 1902'de konmasıysa ayrıca düşündürücü.
Dover Kalesi'nde kilisedeyim. Burada gömülenler de çoğunlukla asker.
Duvarda dünyada iyilik için savaşan İngilizler diye yazıyor.
Winston Churchill'in evi Chartwell'deyim. İkinci Dünya Savaşı'nda demokrasi adına faşizme karşı seferberliğin öncülüğünü yapan Churchill, Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığına karşı çıkanlardan. Nedenini sorduğumda, özgürlüğe alışık olmayan Hintlileri kendilerinden korumak, birbirlerini katletmelerini engellemek gerekiyordu, cevabını alıyorum.
Başka bir arkadaşımın oğlu Mısır'dan yeni dönmüş. Babası, oğlu İngiltere'de bulunmayan bir mikrop kapmışcasına, "Rüşvetle tanıştı," diyor. Tanışan kim? Tanıştıran kim? Daha geçenlerde İngiltere'nin silah satmak için Suudi Arabistan'a, belki rüşvette dünya rekoru olan, milyonlarca sterlin verdiği açıklanmıştı.
Harvard'da tarih profesörlerinden C. Elkins'ın yazdığı, İngiltere'de çıkan bir kitap* bu ülkenin eski sömürgesi Kenya'da 1950'lerdeki soykırımını ilk defa gün ışığına çıkarıyor. Toplumun, basının gündemine yansımamış. Sanki kimsenin umurunda değil.
Çifte standartlarla cebelleşiyorum.
Burası yasaklar ülkesi değil.
Bir müzede dolaşırken şu yazı gözüme çarptı,
"Lütfen dokunmamaya gayret edin."
*Elkins, Caroline, Britain's Gulag The Brutal End of Empire in Kenya, Jonathan Cape, Londra, 2005.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Romeo varken Mecnun'u kim takar?

Gündüz Vassaf

RADİKAL 09/12/2007 (293 kişi okudu)

Önüne gelen dünyamızdaki kültür çatışmasından söz ediyor. Pek farkında olmadığımız, bu çatışmadan söz edenlerin kültürden ne kadar az nasiplendiği. Keşke çatışan kültürler olsaydı.
Soğuk Savaş'ta taraflar, herkesi refah içinde yaşatacak, yoksulluğu sona erdirecek bir düzen uğruna çatıştıkları iddiasındaydı. Tartışma yoksulların hangi ideolojiyle kurtulabilecekleri üzerine odaklanmıştı. Günümüz dünyasında zengin-yoksul arasındaki fark tarihimizde olmadığı kadar açılırken, yoksulluk gündemden düştü. ABD'li Fukuyama'nın, sosyalizmin çöküp kapitalizme yenik düşmesiyle tarihin bittiğini, Huntington'ın da uygarlık çatışmaları dönemine girdiğimizi açıklamasından bu yana, yoksulluk türümüzün kaçınılmaz hali olarak kabullenilir oldu. (Sömürgecilikten ve kölelikten nasibini alan Afrikalılar başta olmak üzere dünya nüfusunun üçte biri!)
Uygarlıklar çatışması lafını ortaya atan Huntington'ın satırlarının arasında, üstün Batı kültürünün saldırı altında olduğu iması yatmakta. İngiliz sömürgeciliğinin zirvedeki yıllarında, Rudyard Kipling'in "Doğu Doğu'dur, Batı da Batı, asla bir araya gelemez bu ikili" şiirindeki sözleri de 19. yüzyılda farklı bir şey ifade etmiyordu. Kipling, kültürleri bile olmayanların yükünü beyaz adamın taşımaya mahkûm olduğunu söylerken, Batı'nın dünyayı uygarlaştırma görevine işaret etmişti.
Geçtiğimiz yüzyılda Batı'nın dünyaya bakışındaki cehaletini, hiç olmazsa akademisyenleri kabul etmiş, sosyal bilimlerde, özellikle antropolojide başka uygarlıklardan ilkel, vahşi diye söz etmek yerine farklılıkları vurgulamaya başlamıştı.Kültürler çatışması trenine binilene kadar.
Şimdi herkes kendi kültürünü üstün görmekte. Hele din ve bayrakla kültür birleşti mi, kültür çatışmasından çok, kültürsüzleşme başladı demektir. Avrupa, başka uygarlıklara göre tarihsel olarak çokkültürlülüğe yabancı. Binlerce yıl bir arada yaşadıkları Yahudiler bile farklı dönemlerde İspanya, Fransa ve İngiltere'den topluca sürüldü, Almanya'da soykırıma uğratıldı. Sömürge ilişkisi dışında, yakın zamandaki ekonomik göçlere kadar başka dilden, dinden, renkten insanlarla bir arada yaşama tecrübesi olmadığı gibi, onlara tepeden bakmayı da kültüründe içselleştirdi. Batı'nın cehaletinden kaynaklanan vurdumduymazlığın ekonomik egemenliğiyle birleşmesi, dünyanın çeşitli yerlerinde eziklikle örtüşük ibret verici bir kültür şovenizmini provoke ediyor. ABD'nin de, Batı uygarlığıyla birlikte anılan insan hakları ve uluslararası hukuku son yıllarda fütursuzca yok sayması, birçok ülkede bu şovenizmi körükler oldu.
Ama Batı'nın kültür cehaletinin kökleri daha derinlerde.
Geçen hafta Boston'da, ünlü çelist Yo Yo Ma'nın İpek Yolu projesinin kapsamında Azerbaycan'dan gelen 'Leyla ve Mecnun' operasından bir uyarlama seyrettim. Gazel ve makamın Batı musikisindeki yolculuğu huşu içinde izlendi, ayakta alkışlandı. Gelenler o güne kadar ne böyle bir müzik duymuşlardı ne de böyle bir destana aşinaydılar.
Sıradan bir Azerbaycanlı ya da İranlı 'Leyla ve Mecnun'u neredeyse ezbere bilir. Bu destan dünya Müslümanlarının ilk akla gelen eserlerinden. Ne var ki Hindistan, Endonezya, Mısır ya da Türkiye'de yüz milyonlar 'Leyla ve Mecnun' gibi 'Romeo ve Juliet'in de kim olduğunu bilirken, dünyada metrekare başına en çok doktoralı insan düşen Boston'da bile, Doğu'nun bu ikilisi tanınmıyor. Harvard Üniversitesi'nin dünyanın en zengin kütüphanelerinden Widener'da bile, Nizami'nin hiç, Fuzuli'nin ise bu eserinin İngilizcesinin tek kopyası var.
O da Can Yücel'in babası Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı'yken verdiği destekle çevrilmiş.
'Romeo ve Juliet'in sahipleri 'Leyla ve Mecnun'u tanımazken ortada bir kültür çatışması değil, olsa olsa cehalet var.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Aile içinde sancılı edebiyat yarışından örnekler
Yazarlar ve çocukları

Evde daktilo sesiyle büyüyen, yazar değil baba özleyen çocuklar... Evlatlarından kendi kopyasını üretmeye çalışan ya da evladıyla yarışan yazarlar... Edebiyatta sancılı hanedan denemeleri...


can.dundar@e-kolay.net

Biliyorsunuz iki Alexandre Dumas var: İkisi de romancı... Oğul olan, 28 yaşında "Kamelyalı Kadın" romanını yazdıktan sonra babasının karşısına geçiyor ve diyor ki:
"Babacığım, bu eserimle seni geçtim."
Babasının cevabı şu:
"Oğlum, benim en büyük eserim sensin. Sen beni nasıl geçebilirsin?"
Konuyu Ali Nesin, geçen hafta sonu Hürriyet Pazar'da Ayşe Arman'la yaptığı harika söyleşide hatırlattı.
O söyleşide kendisinden çok, bir yazarın oğlu olmanın ne demek olduğunu anlatıyordu:
Günde beş paket sigara içerek sürekli çalışan babasını...
Babasının, içi kitap dolu, şömineli çalışma odasını...
Babası çalışırken kendisinin şömine karşısına kurulup kitap okuyuşunu, elma yiyişini...
Babasına "Biliyor musun, pazarları elmanın tadı daha güzel" deyişini...
Ve babasının cevabını:
"Öyledir oğlum; baba ile birlikte yenen elma daha lezzetlidir."
Ali Nesin de edebiyata yatkınmış gençken... "Aziz Nesin babam olmasa, edebiyatçı da olabilirdim. Ama başka kulvara geçmek benim için daha iyi olacaktı, o yüzden matematikçi oldum" diyor.
Kalem yarışı
Edebiyatta, aile içi bayrak yarışı sancılıdır:
Dumas'lar ya da Altan'lar gibi baba-oğul kalem yarıştıranlar da vardır; Nesin'ler gibi, aynı kulvarda koşmaktan kaçınanlar da...
Nâzım Hikmet gibi evladında kendi devamını görmeyi arzulayanlar da; Orhan Pamuk gibi onca yıl babası bildiği adamın içinden aniden iyi bir yazar çıkmasından korkanlar da...
Kimi yazar çırpınır evladı biraz edebiyata ilgi duysun diye; kimisi evladına bile el vermez, yazıda rakibi olur diye...

Evde daktilo sesiyle büyüyen çocuklar
Hem bunca yıldır ekmeğini yazıdan kazanan bir yazar hem bir süredir evladının kompozisyonlarını biraz hayret, biraz hayranlıkla okuyan bir baba olarak, yazar-evlat ilişkisini de merakla araştırıyorum.
Daktilo sesiyle, mürekkep kokusuyla büyümenin çocuklarda nasıl birbirine zıt sonuçlar yarattığını gördükçe de şaşıyorum.
Geçen hafta, bir boş zamanda eğlence olsun diye kompozisyon yarıştırdık oğlumla...
"Koku alma duyusu olmayan birine nane ile kekiğin farkını yazıyla nasıl anlatırsın?" diye sordum.
Önce önümüze nane ve kekik kavanozlarını, sonra da kağıtları çektik.
Ve güzelim bir rekabette kalem sürttük.
Sonuç mu?
Anladım ki babayla yenen elma gibi; evlatla yazılan yazının da tadına doyum olmuyor.
İşte size edebiyat dünyamızdan bu lezzeti tadan baba-evlat kesitleri...

NÂZIM HİKMET-MEMET FUAT
"Sende devamımı görmekle..."
Nâzım Hikmet'in cezaevinden oğlu Memet Fuat'a yazdığı tarihsiz bir mektuptan satırlar:
* * *
"Sevgili oğlum, Memetçiğim,
Liseyi bitirmiş olmanı tebrik ederim. Sonra İngiliz Filolojisi'ne devam edeceğin haberi de çok hoşuma gitti. İngiliz edebiyatı bizde en az tanınan, fakat bana öyle geliyor ki tanınmasında çok fayda olan bir edebiyattır. Hele sen şahsen bundan çok istifade edeceksin. Artık bu suretle kendini yüzde yüz edebiyata vermiş oluyorsun. Ben de böylelikle, senin şahsında devamımı görmekle bir kat daha bahtiyar oluyorum.
Çıkaracağınız hikaye kitabından bana bir nüsha elbette gönderirsin, bir nüsha da Vala'ya ve Adalet'e yolla, onlardan biri Akşam, biri de Tasvir'de tenkid yazıları yazıyorlar, hiçbir şey olmasa reklam ve dolayısıyla satış bakımından faydası olur. Yalnız ben de bileyim ki, onlara yazayım da şöyle gereği gibi yazılar yazsınlar.
Sakın kızma! Malum ya, pazar-mal istihsali nizamında -maalesef de olsa gerçek olarak- edebiyat da bir çeşit maldır ve diş macunu gibi, bir hikaye kitabının da reklamı yapılması -kepazeliği- bir zarurettir.
Baban"
(Nâzım Hikmet,"Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar-2", Adam Yayınevi, 1989)

ORHAN PAMUK
"Yazar değil, baba istiyordum"
"Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana... Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
'Bir bak bakalım' dedi hafifçe utanarak, '...işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.'
Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık, Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi bavulunu nereye koyacağını bilemeden etrafa bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. (...)
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. (...)
Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için önlemini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum. Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise, babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik bu nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile... Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bambaşka bir adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu, korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil..."
(Orhan Pamuk'un 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmadan...)


NURULLAH-MERAL ATAÇ
"Ben parasızım. Kızım okusun. Güvencesi olsun"
"Babam benim okumama çok özen gösterirdi. (...) Okumayacağım diye ödü kopardı. (...) İkide bir de 'Ben parasız adamım, Meral'e para bırakamayacağım. Gelecekte ne olur, ne ile karşılaşır bilinmez. Okursa ona güvence olur' derdi.
Benim de aksine derslerle aram hiç iyi değildi. Babam, annem okumamı istedikleri için zorla okula gidiyor, zorla ders çalışıyordum.
Kim bilir babacığım, benim iyi bir matematikçi olmamı ne kadar isterdi. Bu, benim için bir düştü. Matematiği hiç ama hiç sevmiyordum. (...)
Hukuk okumak istiyordum. Babam ise benim Dil Tarih'e gitmemi, edebiyat ya da tarih okumamı istiyordu. Hukuk bilimini yavan buluyor, hukukun el alemin malı mülkü ile, evlenip boşanmasıyla ilgilendiğini söylüyordu. Ben aklıma hukuka gitmeyi koymuştum. Liseden arkadaşlarımın çoğu oraya gidiyordu. Bana asıl sevimli görünen yanı, derslere girme zorunluluğu olmamasıydı.
İyi ki kendimi bilip hukuka gitmişim. Orada hiç de fena bir öğrenci olmadım. Yıl kaybetmeden öğrenimimi bitirdim. Fakülteyi bitirdiğim gün dünyalar babamın oldu. Elini öpmeye gittiğim zaman (babam hiç el öptürmezdi) boynuma sarılıp 'Kızım sen diplomalısın, benim diplomam yok' dedi.
Bir gün sofrada babam, annem ve ben yemek yiyorduk. Babam birden, 'Meral gel seni Dil Tarih'e yazdırayım' demez mi?"
(Meral Ataç, "Babam Nurullah Ataç", Alkım Yayınları, 2005)


FAHRİ-BÜLENT ECEVİT
"Madem ki gazeteci oldun..."
Oğlu Bülent, Ulus'ta yazmaya başlayınca en ciddi eleştirmeni, babası Fahri Ecevit oldu. işte baba Ecevit'in oğlunun yazılarına ilişkin yolladığı mektuplardan biri:
* * *
"Sevgili Bülendim, 11.10.1951
Senin 'Ciddiyet'e bayıldım. Elbet pek iyi etmişsin. Mizah, alay, hiciv, humoristique (nükteli), ironique (alaycı) yazılar ve satirique (yergili), sarcastique (acı alaylı) nükte ve cinaslar zekayı kulağılar (biler demektir; malum ya...).
Binaenaleyh 'Ciddiyet' sayfasını pek uygun buldum. Senin eylül içinde, üçüncü sayfada 'Basına müjde' başlıklı tarizini okumuş ve Allah şahit, hemen anlayarak 'Bu yazı Bülent'in galiba' demiştim. Benim bir tane çocuğum, pek iyi ediyorsun, madem ki gazeteci oldun, türlü fikirleri ve mevzuları ele alacaksın.
Öyle amatörce heveslerle 'Ben sadece edebi tenkitler yapar, sadece dış siyasete müteallik yazılar yazarak gazetecilik ederim' diyemezsin, hiç olmazsa bizim memlekette... Dersin demesine, ama başka işin gücün olur da geçinip giderken, mukaddes bir inatla bu işi böyle yaparsın.
İmdi teşebbüsünü pek beğendim. (x) işaretli yazıları okudum. Tebessümden hayli aşarak zevk ve neşeyle birçok güldüm. Yalnız fotomontaj tecrübelerine pek devam etmesen daha iyi olur gibi geliyor bana... Bu tarz yazı bana pek amiyane gibi gelir.
Sonra, hicivde örnek olarak asla Falih Rıfkı'yı alma... Güzel olsa da, yılan gibi tiksindirecek bir güzellik ve ustalıktadır. Örnek olarak sana Bedii Faik'i tavsiye ederim. Taklit et demiyorum, şahsiyetine o kalıbı hatırlatacak şekiller vermeye çalış hiciv sahasında... 'Bu adam yazılarını veya fıkralarını Bedii Faik kadar güzel yazıyor' desinler. Yılanlar vakıa güzeldir amma nadir olsalar daha iyi değil mi? Baban Dr. F. Ecevit"
(Faruk Bildirici, "Kuzum Bülent", Doğan Kitap, 2000)
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Ara
goog
eXTReMe Tracker