
|
Demokrasi ve insan haklarını gözetmeden, ırkçılık, ayrımcılık yaparak, kentlileri dışlayarak kültür mirası korunamaz RADİKAL GAZETESİ PAZAR EKİ 23/12/2007 KORHAN GÜMÜŞKont Abraham-Salomon dö Kamondo, İstanbul'da Kırım Savaşı sırasında başlayan kent yönetimi reformu içinde, ilk belediyenin (6. Daire) kuruluşunda yer alan, Şirket-i Hayriye, Dersaadet Tramvay Şirketi gibi önemli kentsel altyapı yatırımlarına öncülük eden, yeni eğitim kurumlarının oluşumunda rol oynayan İstanbullu bir hayırsever, bir sivil toplum önderi. Yaşadığı dönemde Osmanlı padişahı dahil bütün İstanbullular tarafından sayılan sevilen, İtalyan İmparatoru Victor Emmanuel tarafından kont unvanı verilen Abraham-Salomon dö Kamondo İspanya'daki engizisyondan kaçarak önce Venedik'e, sonra İstanbul'a yerleşen bir aileden geliyor. Bu ailenin son fertleri ll. Dünya Savaşı'nda Nazi temerküz kampı Auschwitz'de can veriyorlar. Bugün 75 yaşında olan Nesim Bey bütün başından geçenlere rağmen gülümsemesi hiç eksik olmayan, tatlı sohbetine doyulmayan bir İstanbullu, Hasköy doğumlu bir Yahudi. Haliç'te deniz kenarındaki tarihi üç katlı kagir binası, içindeki aletleri, makineleriyle birlikte bir gün aniden yıktırılıvermiş. Nesim Bey'in yaşadığı acı işyerini kaybetmekle ya da ailesinin Trakya'dan göç etmek zorunda kalması, babasının Varlık Vergisi ile ödeyemeyeceği kadar bir vergi tahakkuk ettirilerek taş kırmaya gönderilmesiyle sınırlı değil. Kendi mezarının da çocukları tarafından bulunamayacağına ve İstanbul'da ailesinden hiçbir iz kalmayacağına içtenlikle inanıyor. Nedenini sorduğumda, kendi babasının, annesinin mezarını örnek gösteriyor: "Bir gün damperli kamyonlar sahile moloz dökmeye başladılar. Baktım dökülenler moloz değil, mermer taşları ve insan kemikleri. Yukarı çıktım, ailemin mezarını aradım, bulamadım. Bir gün önce yerinde duran mezardan geriye bir şey kalmamıştı. Hiç kimse sesini çıkaramadı. İnsanlık ayıbı. Ama ne yapalım susuyoruz. Susmayı bileceksiniz. Konuştunuz mu, her şey biter. Bir yerde barınamazsınız. Bu nedenle elden bir şey gelmez". Bunları söyledikten sonra küçük bir sessizlik oluyor. Bu yaşlı adam belki de yıllardır süren suskunluğunu bozmanın zamanının geldiğini düşünüyor. İlk defa tanımadığı insanlara herkesin bildiği ama ortalıkta asla konuşmadıkları sorunları anlatma ihtiyacı duyuyor: "Tepedeki Yahudi Mezarlığı, şimdi caminin olduğu yeri, belediyenin çöp kamyonlarının bulunduğu yeri, hatta evlerin inşa edildiği yeri de kapsıyordu. Aşağıdaki çukura kadar. Mezarlığın çoğu işgal edildi. Ne yapacaksınız? (İşaret parmağını ağzına doğru götürerek) Burada da susmayı bileceksiniz." Susmayı bilmek... Hayatta kalmak, insan içine çıktığında konuşmamak, hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak. Müslüman ya da Yahudi, Rum ya da Ermeni, Alevi, Kürt... Başına bir olay gelen herkesin susmak için mutlaka bir nedeni olmalı. Hoşgörüye sığınmak işte böyle bir şey. İktidarlar hoşgörünün kendi inanışlarından kaynaklandığını iddia ediyor. Oysa bu kendisini merkeze yerleştiren, kamusal gücü tekelci bir biçimde kullanan ve vatandaşlık haklarını sorgulamayı engelleyen bir yönetim biçimi. "Ben yukarıdaki Yahudi okulunda okudum, orası simdi yaşlılar yurdu. Eskiden burada 20 sinagog vardı. Bu bölgede 20 bin Yahudi yaşıyordu. Şimdi bir iki tane var ama güvenlik nedeniyle her gün açık değil. Herkes korkuyor. Bir zamanlar burada ne kadar özgür yaşıyordu insanlar. Varlık Vergisi zamanında benim babama öyle bir vergi geldi ki, ödemesi mümkün değil. Elindeki avucundakini satsa yetmez. Babamı aldılar, kampa götürdüler. Görünüşte vergi herkese ama, nasıl bir eşitsizlik yapıldı, bilemezsiniz. İsrail kurulunca buradan büyük bir göç yaşandı". Yıkımlar sırasında ortaya çıkan manzara ürpertici. İstanbul'un can damarı olan bölgede mimarlık mirası binalar yok edildi, halk işyerlerini, evlerini kaybetti, fakirleşti. "Belediye başkanı bize buradan çıkın dedi ve hemen yıkım başladı. İki kuruş da para veriyordu ama bu para taşınmaya bile yetmez. Tek tek yapı sahiplerine, kiracılara gelip binanızı yıkıyoruz, karşı koyarsanız sizin için çok daha kötü olur dediler. Belediyeye gittim, 'ne şikayet ediyorsun, bankaya paranı yatırdık' dediler, çevremi sardılar ve yaka paça tutarak dışarı attılar. Ne yapalım, ne edelim dedik, hep birlikte bir fırsatını bulup Başbakan'a kadar gittik. Derdimizi anlattık. O daha bizi dinlerken sinirlendi. 'Hâlâ ne duruyorsunuz orada, hemen terk edin orayı' diye bizi azarladı. Büsbütün ne yapacağımızı şaşırdık..." Bugün de aynı tepeden inmeci yöntemlerle kültür mirası yapılar yok ediliyor. Geçenlerde benzer bir şekilde Süleymaniye'de Kiptaş tarafından insanlardan arındırılarak yıkılan tescilli yapıların gündeme geldiği toplantıda bir belediye yetkilisi İstanbul'da 'minkari' ustasının yetiştirilmesi gerektiğini söyleyip duruyordu. Bu sözler bana Marie Antoinette'in "ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler" sözünü hatırlatıyor. Oysa üyesi olmayı arzuladığımız AB yerel yönetim uygulamalarında kültür ve kültür mirası kavramı geçmiş inşa etmek için değil, demokratik değerleri pekiştirmek için öne çıkıyor. BM kültür ve eğitim örgütü UNESCO bünyesinde yapılan tartışmalar "somut olan" kültür mirası yanında fiziksel olmayan, yani "somut olmayan" kültür mirası kavramının kabul görmesine yol açtı. Bu gelişmeler demokrasiyi ve insan haklarını gözetmeden, ırkçılık, ayrımcılık yaparak, kentlileri dışlayarak kültür mirasının korunamayacağına ışık tutuyor |
|
|
|
Fotoğrafa azıcık da olsa merak salıp da Rumelihisarında erguvan zamanı fotoğraf çekmemek olur mu?? Biz de yaptık karınca kararınca bir şeyler:))
|
|
Halep Ulucamii ya da Hz. Zekeriya camii avlusunda ilginç bir gelenek var. Burada kör hafızlar nöbetleşe Kur'an-ı Kerim hatmediyorlar. Bu caminin avlusuna da tıpkı Şam'da ki Emeviye camiinde olduğu gibi ayakkabı ile girilmiyor. Avlu tertemiz ve ancak çıplak ayakla (tabii çorapta olabilir) girmenize izin var. Sanırım her iki camii de peygamber mezarı olması bu durumdaki en önemli etken (Şam Emeviye'de de Hz. Yahya'nın türbesi var)
|