Ana Sayfa > Arşiv > 30 Mart 2008
Arşiv > 30 Mart 2008

MEZAR TAŞI SOYGUNU VE DİĞERLERİ

img411/6254/dsc00299nk3.jpg

İtina ile mezar taşı kırılır, Fatih camii arkasında Yarhisar camii yakınlarında bir hazirenin hali pürmelali

30 Mart 2008 tarihinde sayın İlber Ortaylı'nın köşesinde bir yazı okudum.Aslında Osmanlı döneminden kalma mezar taşlarını inceleyen pek çok insanın bildiği bir durumu üstat, köşesine taşıyarak halkı bu konu da uyarmak suretiyle önemli bir göre v icra etmiştir. Belki hayatın hay huyu içinde pek farket miyoruz, ama Cumhuriyetin ilk yıllarında sırf İstanbul sınırları içinde milyonlarla ifade olunan mezar taşlarımız bugün onbinlerle belki binlerle ifade olunur oldu. Ne yazık kibir vandallık hayır hayır bir hayvanlıktır alıp başını gidiyor. Süsleme sanatları, toplumsal zihniyet anlayışı, sosyal yapı ve daha birçok konu hakkında bize ilk elden kaynak sağlayan bu mezar taşları bir şekilde yok ediliyor. Mahmutpaşa camiinde geçen günlerde ortaya çıkarılan mezar hırsızlığını esnaf 2 yıldır biliyor. Zira orası iki yıldır zaten o rezalete düçar olmuştu ancak habercilerimizin yeni ilgisini çekti. Aynı şey İstanbul'daki Osmanlı yadigarı en eski hamam olan (5 asırlık) Vezneciler'dekiAcemoğlu hamamının da başına geldi. Radikal ve Hürriyette bu konuda yazılar yazmıştım. Hürriyet Tarihteki yazımın hemen ardından olay Sabah, Milliyet ve diğer bazı gazetelerde de sütunlara taşındı. Ancak bugün orada otel yaptıran şirket bilaperva bu hamamın giriş kısmını yıktırıp iç kısmını da (ya da ondan ne kaldıysa) Turkish Bath olarak turistik bir amaçla tesilerinin içine duhul eyledi. Yazıktır, ayıptır, devlete meydan okunmaktadır. Ancak idarecilerin zihniyeti değişmedikçe daha böyle pervasızlıklar çoook yaşanacaktır. Bir gariplikte şudur ki bazı İStanbul ilçe belediyeleri mezarlıklardaki tarihi dokunun envanterini yayınlarken bazıları da bu mezarlıkların iç edilmesine, tarumarına çanak tutuyor. Garabetler ülkesi bizimkisi ne diyelim.  
      Neyse efendim sözylenecek çok söz var. Önce İlber hocamımıza kulak verelim akabinde de benim Acemoğlu yazımı yayınlayalım. İyi okumalar efendim.

img204/4682/baslm3.jpg

Baş üstünde baş taşüstünde taş komamak herhal böyle birşey!  

Mezar taşı soygunu

Eskiden nebbaşlar mezarların içini soyardı. Zamanımızda memleketimizdeki mezar soygunculuğu yeni bir uzmanlık dalı edindi. Mermer mezar taşlarını alıp önceleri mıcır yapıyorlardı. Sonra sanat sevenlerin (!) sayısı arttıkça taşlar pazarlanmaya başladı. Taşların hacmi büyük geliyorsa, balyozla kırıp iki-üç parça halinde götürüyorlar.
Bahçelerinde mezar taşı koleksiyonları sergileyenlerin sınıf yelpazesi de genişledi; sadece kalantorlar değil, küçük burjuvalar da bu kategoriye dahil.
Türkiye gazetesinden genç muhabir Kurtbay Önür bazı tespitlerde bulundu. Güya camileri restore eden müteahhitlerin ya kendileri ya da onların haberi olmadan alttan alta çalışan adamları hazirelerdeki kıymetli mezar taşlarını balyozla üçe-dörde ayırıp bir köşeye yığıyor ve kolayca satıyorlar. Hatta Edirnekapı gibi büyük mezarlıkların dahi bu yüzden çölleştiği görülüyor.
En korkuncu da; güya restore ettikleri hazirelerin taşlarını çaldıktan sonra arta kalanları tören mangası gibi diziyorlar. Ne utanmazlık ve bir toplum için ne yüz karası bir görünüm..
.
    

img149/5269/baki11ov8.jpg
Edirnekapı mezarlığında ayakta kalma mücadelesi veren taşlar  

ACEMOĞLU HAMAMI GİTTİ GİDER
YAZAN: ÖNDER KAYA

Fatih semti, tarihi önemi nedeniyle pek çok önemli yapıyı barındırıyor. Bugün bu semtin sınırları içerisinde yer alan Zeyrek ve Süleymaniye gibi bölgeler eski ulema semtleri olarak ön plana çıkarken, Şehzadebaşı ve Aksaray civarı ise daha çok askeri nitelikleri ile ön plana çıkmaktaydı. Zira her iki semt de Kapıkulu ocaklarını en namlısı olan Yeniçerilere ev sahipliği yapmışlardı.

             Kapıkulu birimlerinde yer alan ocaklara insan yetiştiren bir kaynak durumundaki Acemioğlanlar için daha Fatih Sultan Mehmet zamanında Şehzade Caminin karşısına düşen Eski odalar ile Vezneciler arasındaki alanda bir kışla yaptırılmıştı. Otuz odadan oluşan bu kışlada bir de Orta camii adıyla Acemioğlanların ibadetine mahsus bir cami yer alırdı. Her ne kadar yeniçerilerin Et meydanındaki Orta camisi günümüze kadar ulaşmayı başarmışsa da Acemioğlanların Orta camisi o kadar şanslı olamamıştır. Bu caminin görevlileri de tıpkı yeniçerilerin Orta camisinde olduğu gibi kışla içerisindeki neferden seçilirdi. Fatih zamanında, imam olan Acemioğlan neferi 8, müezzin ise 7 akçe almaktaydı.

            İstanbul’un tarihinde 1453’den, yeniçeri Ocağının kaldırılış tarihi olan 1826’ya kadar çok önemli roller oynayan Acemioğlanlar, aynı zamanda belediyecilik tarihi açısından  da oldukça önemli bir yere sahiptirler. Çünkü eski İstanbul’da su tesislerinin, kanalların, sarayların, selatin camii, hamam ve medreselerin inşasında amele olarak çalıştıkları gibi şehrin yollarının tamiri ve temizlik işleri de yine ocağın başlıca işleri arasındaydı. Acemioğlanların bir kısmının çöp toplama işlerinde kullanıldığını da yine Evliya Çelebi’den öğrenmekteyiz. Çelebi, IV. Murat zamanında yapılan esnaf alayını anlatırken, bin kadar Acemioğlanın ellerinde süpürge ve küreklerle pür silah oldukları halde geçit törenine katıldıklarını söyler. Bunun dışında Acemioğlanlar, devlete ait kesimhanelerde kasaplık, fırınlarda ekmekçilik ve hamallık, devlete ait mandıralarda peynir ve yoğurtçuluğun yanında çobanlık da yaparlardı.

            Tüm bu işlerin yapımına nezaret eden kişiye yani Acemioğlan ocağının en üst düzey yöneticisine ise “İstanbul Ağası” denirdi.

            Acemioğlanlar gerektiğinde kolluk yani şehir içi güvenlik işlerini de üstlenirlerdi. Şehrin güvenliğinden birinci derecede mesul kişi, Yeniçeri Ocağının en üst düzey yetkilisi olan “Yeniçeri Ağa”sıydı. O, İstanbul dışına bir sefere gönderilirse o zaman güvenlik işleri ocağın iki numaralı adamı “Sekbanbaşı Ağa” ya bırakılırdı. Fakat Sekbanbaşı Ağa da emrindeki yeniçerilerle sefere çıkmışsa şehirde güvenliği “İstanbul Ağa”sı, emrindeki tecrübeli Acemioğlanlar ile sağlardı.

            Acemioğlanlar Ocağında en azından 15. ve 17. yüzyıllar arasında çok sert ve disiplinli bir eğitim verildiğini ve yapılacak her işin belli bir usule bağlandığını bilmekteyiz. Usulsüz iş gören ocak oğlanları “Meydan kethüdası” denilen idari amirin tespit ettiği cezaya razı olurlar ve ceza ocakta bulunan iki meydancıbaşı tarafından tatbik edilirdi ki bu ceza genellikle falaka veya kaba ete sopa atmak şeklinde olurdu. 

            Devşirme kanunun tam olarak uygulandığı yıllarda vücut yapılarının düzgünlüğüne, sıhhatlerinin yerinde olmasına ve yüz çizgilerinin düzgünlüğüne bakılarak devşirilen Acemioğlanların, ocağa geldiklerinde yaşlarının en küçük 7-8 ve en fazla da 16-18 olmasına dikkat edilirdi. Ocakta gerekli eğitimi aldıktan sonra da 18-20 yaşlarında ilgili ocaklara dağıtımları yapılırdı. 

            Dağıtım işleminin özellikle yeniçeri ocağının ihtiyacına göre yapılması kanundu. Genelde dağıtım 7-8 yılda bir yapılır, dağıtımın gecikmesi durumunda ise Acemioğlanlar arasında hoşnutsuzluklar başgösterebilir hatta iş isyana kadar gidebilirdi. Acemioğlanların Yeniçeri Ocağına kabulü merasimi de hayli ilginçti. Herşeyden önce bu merasime “Kapıya çıkma” adı verilirdi. Şehzadebaşından yola çıkan Acemioğlanlar, yeniçeri ocağının merkezi konumundaki Aksaraydaki Et meydanına gelirler ve burada isimleri Acemioğlan kütüğünden silinip yeniçeri ocağında mensup oldukları ortanın (bölüğün) defterine kaydedilirdi. Daha sonra da ilgili ortalarına dağıtılırlardı. Ortalarının kapısı önünde kendilerini “Odabaşı Ağa” denilen bölük komutanları karşılar ve her bir yeni neferin ensesine de artık kendi emri altına girdiklerinin göstergesi olarak bir tokat atardı.  

Şehzadebaşında bulunan Acemioğlanlar kışlası, Fatihten sonraki padişahlar tarafından da sürekli olarak yenilenmiş ve genişletilmiştir. Bu çalışmalar meyanında İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ifadesiyle Yavuz Sultan Selim zamanında, “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”nde ilgili maddeyi yazan Özkan Ertuğrul’un ifadesine göre de Fatih zamanında Acemioğlanlar hamamı inşa edilmişti. Esasen hamamın, kışlanın inşa edildiği ilk günlerde yapılmış olması bir zorunluluktur. Fakat belki zamanla Fatih’in yaptırdığı hamam ihtiyaca cevap veremediğinden Yavuz Sultan Selim zamanında yeni bir hamam olarak Acemioğlanlar hamamı yaptırılmış olmalıdır. Kesin olan, hamamın Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar elden geçirildiğidir.

Reşat Ekrem Koçu, “Acemoğlanlar Hamamı”nın tarihi önemini bizlere şu satırlarla aktarır; “Acemioğlanlar Kışlası Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından kısa bir süre sonra yıktırılmış olup bugünlerden yadigar olarak bize sadece kışlanın hamamı kalmıştır. Bu hamam aynı zamanda eski kışla mimarimizden kalan tek örnektir. Türk yapı sanatı bakımından müstesna bir kıymet taşımaktadır ve günümüzde bir çarşı hamamı olarak işletilmektedir (artık işletilmemektedir). Halk ağzında Acemioğlanlardan bozma Acemoğlu Hamamı diye meşhurdur”

Eski Direklerarasında bulunan hamamın odun ihtiyacı tıpkı yeniçeri ocağının hamamlarında olduğu gibi gemi hizmetindeki Acemioğlanlar tarafından temin edilir ve taşınırdı. Hamamda sadece banyo ihtiyacını karşılayan Acemioğlan para vermez, buna karşılık hamamda görevli berbere tıraş olursa bir akçe verirdi. Verilen bir akçenin yarısını berber alır, diğer yarısı da hamamın ihtiyaçları için ayrılırdı. Hamama bir akçe bedel ödemek suretiyle dışarıdan gelenlerin olduğunu da biliyoruz.

1958 yılında yapılan cadde düzenlemesi sırasında daha önceden iç kesimde kalan hamam, bir anda cadde üzerine çıkmıştır.

            Hamamın işletmesinin zamanla ocak dışından kişilere verildiğini görmekteyiz. Bu duruma en güzel örnek, Rumeli’den İstanbul’a göç eden Süleyman Ağanın 18. yy. sonlarında Acemoğlan Hamamını işletiyor olmasıdır. Süleyman Ağa, Şehzadebaşına yerleşmiş ve 1778 yılında Kurban Bayramı’nın ilk günü bir erkek çocuk sahibi olmuştur. Kurban Bayramı’nın ilk günü doğduğu için çocuğa Hz. İsmail’in ismi verilmiştir ki bu çocuk Abdülkadir Meragi ve Itri Efendi’den sonra Türk musikisinin en önemli ismi olarak kabul gören İsmail Dede Efendi’den başkası değildir. Mevleviliğe intisab ettiği için “Dede” unvanı ile anılan İsmail Efendi, babasının Acemoğlan hamamını işletmesinden dolayı da “Hammamizade” unvanı ile anılır.

            Tarihimize Vaka-i Hayriye olarak geçen ve Yeniçeri Ocağının kaldırılışını sembolize eden olaylar zinciri sırasında öncelikle yeniçerilerin Aksaray Et meydanında bulunan Yeni odalar adı verilen kışlası topa tutulup yıkılmış ve ardından da Acemioğlanlar kışlasının hemen yanında yer alan ve Şehzadebaşı Camiinin karşısına düşen Eski Odalara sıra gelmişti. İlginçtir ki Eski odalar da yıkılırken Acemioğlanlar ocağına dokunulmamış, sadece fonksiyonu değiştirilmişti. Ocak, ordunun odun ihtiyacını karşılayan bir askeri birim haline dönüştürülürken “İstanbul Ağa”sının unvanı da “Hattabemini”ne yani odun işlerinden sorumlu amire çevrilmişti. İşe yarar nitelikteki son Acemioğlanlar, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı ile yeni kurulan orduya alınmışlar, kalanlar ise odun hamallığına memur edilmişlerdir. Ocağın kışlasının tam olarak ne zaman ortadan kalktığı ise bilinmemektedir.   

            Acemoğlu Hamamı 1826’da Yeniçeri Ocağının kapatılması sonrasında askeri fonksiyonunu tamamen kaybetmiş ve bir çarşı hamamı olarak çevre halkına hizmet vermeye devam etmiştir. Yakın bir zamana kadar da görevini yerine getiren hamam birkaç yıldan beri kapalıdır. Bununla beraber bugünlerde giriş kapısının beton dökülerek kapatılması yapının akıbeti konusunda çevre bilincine duyarlı insanları rahatsız etmektedir.

            Camları kırılmış, sıvalar dökülmüş bu hamam pekala bir yeniçeri müzesi ya da restore edilip içine mankenler konularak tipik bir Osmanlı hamam mekanı olarak tarihi işlevine devam edebilir. Büyükşehir Belediyesine yaklaşık 200m. Fatih Belediyesine ise 300m. Uzaklıkta bir mesafede yer alan ve Fevzi Paşa caddesinin Vezneciler kısmının  başlangıcında bulunan bu göz önündeki yapının en kısa zamanda İstanbul’un kültür hayatına kazandırılması biricik temennimizdir.

            Hammamizade İsmail Dede Efendinin İstanbul Cankurtaran semtinde Akbıyık Camii karşısında yer alan evi düzenlenerek bir Türk musikisi müzesi haline getirildi. Fakat ne yazık ki bu evin yaklaşık 150 m. ilerisinde yer alan ve modern Türk tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilen Fuat Köprülü’nün bir zamanlar muhteşem kütüphanesinin de bulunduğu “Köprülü Konak” bugün bir deri mağazasının satış yeri olarak kullanılmakta. Fuat Köprülü, semt esnafının verdiği bilgilere bakılırsa Ankara’da milletvekili olduğu günlerde bile İstanbul’da bulunduğu süre zarfında burada ikamet etmeyi ve İstanbul’un bu tarihi semtinde yürüyüşler yapmayı pak severmiş. Acemoğlu Hamamı hakkındaki temennimiz de hamamın, Dede Efendi müzesi gibi asıl fonksiyonuna uygun bir şekilde düzenlenmesi ya da en azından Köprülü Konak örneğinde olduğu gibi bir şekilde düzenlenerek yaşamını sürdürebilmesidir.  

MAZİYE BAKIŞIMIZ ESKİDEN BERİ SAKAT. İŞTE İKİ KARİKATÜR

img86/5359/img0721wc5.jpg
MİMAR SİNAN: Sana da Mimarbaşı dediler bana da. Ama aramızda fark var. Ben yaptım, sen yıktın!!!

img86/155/img0809ia6.jpg

GAZETELER; Bay Prost İmar planı henüz tamamlanmamış diyorlar
BELEDİYE REİSİ; Evet, henüz müzelerin gönlünü, Evkâfın arzusunu, Eski Eserleri Koruma kurumunun hatırını, gazetecilerin temennileirni nasıl karşılayacağımıza dair bir proje vermedi
(EL ALTINDAN YIKIN GİTSİN ANASINI SATİİM ZİHNİYETİNİN TEZAHÜRÜDÜR)
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 30 Mart 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
Ara
goog
eXTReMe Tracker