
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
|
AVRAM GALANTİ; ARABİ HARFLER TERAKKİMİZE MANİ DEĞİLDİR (çev: Fethi Kale), İstanbul 1996 ![]()
Galante konu ile ilk olarak İzmir İktisat kongresinde 1923 yılında Latin harfleri meselesinin ortaya atılması vesilesiyle Darülfünunda Sami dilleri kürsüsünde müderris olması vesilesi ile ilgilenmeye başlar. Konu ile ilgili kitaplar kaleme aldığı gibi gerek Yeni Mecmua ve gerekse de Akşam gazetesinde çeşitli makaleler yayınlar. Ancak bu konularda pek çok kez orijinal noktalara değinmek yerine daha önceki fikirlerini tekrarladığını da hemen belirtelim. Galante itirazlarını şu maddeler altında toplar; 1. Fenni ve felsefi ıstılahlar (Arapça ve Farsçadan yararlanarak bu vakte kadar geliştirilen tabirler ne olacak? Eğer Latin alfabesi ile bu ıstılahlar yazılacaksa Alman, İngiliz, Fransız versiyonlarından hangisi tercih edilecek? Zira üç dilde de yazım ve telaffuz farklılıkları var. Türkçe bunlara nasıl uydurulacak? Hadi uyduruldu, o zaman Türkçe ne kadar bağımsız bir ilim dili olacak? Istılah meselesi halledilemezse pek çok fen ve sosyal bilim sahasında sıkıntı yaşanacak, hatta belki de üniversite hayatı sönükleşecek 2. Eski kültürümüzle olan bağlantımız ortadan kalkacak, yeni nesil eskinin sanatına ve zevkine yabancı kalacak 3. Latin alfabesi ile yetişen nesil önemli ölçüde kitapsız kalacak. Zira 9 asırlık bir yabancılaşma söz konusu olacak 4. Ekonomi yaşantımız da zarar görecek. Çünkü Galante’nin hesabına göre alfabe farklılaşması Ortadoğuda bu alfabeyi kullanan yaklaşan 35 milyonluk nüfusla Türkiye arasındaki müstakbel ticari bağlantıları yok edecektir (Buna mukabil batı ile sağlanacak ticaretin hacmine Galante vurguda bulunmaz. Sanayisi gelişmemiş Türkiye’nin ortadoğuya ne şekilde hitap edeceği de koca bir muamma Ö.K.) 5. Arap alfabesini kullanan memleketlerle Türkiye arasında bir kültürel yabancılaşma hissi oluşacaktır Galante burada yer alan fikilerinden dolayı Kemalist devrime gönülden bağlı ve Atatürk'e karşı içten hürmet besleyen bir kişi olmasına rağmen iktidarla ters düşmüş ve bu konu hakkındaki görüşlerinin alınması amacı ile Dolmabahçe sarayındaki toplantıların birine davet edilmişse de hastalığını bahane ederek gitmemiştir. İlerleyen yıllarda da bu konu hakkındaki fikirlerini muhafaza edecektir. dönemin alfabe tartışmaları açısından bu çalışma mutlak okunması gereken hoş bir eser. Ancak diline sadık kalınarak Latin harflerine aktarıldığı için Osmanlıca ifadelere aşina olmayanlar için zorlayıcı olabileceğini de hemen ilave edelim. |
|
|
BURHAN(EDDİN)FELEK YAŞADIĞIMIZ GÜNLER Milliyet yay.İstanbul 1974 Gazetecilik mesleğinin duayenlerinden Burhan Felek'in vakti zamanında gazete sütunlarında kaleme aldığı yazılarından tertip edilen kitap Milliyet yayınları arasından 1974 yılında (ki benim doğduğum yıl oluyor) çıkmış. Burhan Felek malum olduğu üzere eski İstanbul yaşantı ve kültürü üzerine tecrübelerini gazete sütunlarına taşımaktan ziyadesiyle keyif alan hem de bunu pek hoş bir lisanla yapan sermuharrirlerimizdendi. Söz konusu kitabında da farklı yönleri ile İstanbul'u anlatıyor. Bu kitapta yer alan pek çok tarihi hadisenin canlı şahidi olması nedeniyle anlatılanlar daha da bir değer kazanıyor. Galata köprüsü, Osmanlıda mektep hayatı, Ramazan ayı ve oruç, Mahalle kültürü, İstanbul'da güreş ve futbol, Kahvehane kültürü, İstanbul yangınları, Sünnet düğünleri gibi folklorik ve sosyolojik bilgilerin yansıra Gazeteci Hasan Fehmi'nin öldürülüşü, Prens Sabahaddin'in Faaliyetleri, Bab-ı Ali baskını, Mahmut Şevket Paşanın katli gibi yazarın yaşadığı çağın en önemli olaylarından bazılarına (hatta bazılarının da yakınında bulunan bir göz olarak) ışık tutması sanırım ancak bu kadar hoş bir dille anlatılırdı. Üsküdarlı olan yazarın anılarında Üsküdar semtinin de pek çok yönüne ayrıntılı biçimde temas ediliyor. Aslında Üsküdar Belediyesi şu anda mevcudu bulunmayan bu Selimiyeli yazarın söz konusu kitabını yeniden basacak olursa pek güzel bir işe imza atmış olur kanımca. Kütüphanede ya da sahhafta bulacak olursanız mutlaka okumanız tavsiye olunur efendim. Bu arada bir fikir vermesi açısında eserden bir bukle alıntı da yapalım. Üsküdar'da Lefter bacı adlı Arap bir halayık eskisi kadıncağız varmış. Vakti zamanında azat edilmiş olmasına rağmen kimsesiz olduğundan fakirlik çekermiş. Semt halkının verdikleri ile kıt kanaat geçinirmiş. İşte bu kadıncağızın Sultan II. Abdülhamit'in kış aylarında ki yardımı karşısında gösterdiği sevinci hoş lisanı ile Burhan Felek şu cümlelerle anlatır; " O zamanlar her sene kışın padişah, belediyeler vasıtasıyla mahalle fakirlerine 15-20 okka mangal kömürü ve bir miktar para dağıtırdı. Gene böyle bir tevziattan sonra mahallede apaçık sultana dua sadedinde Lefter bacı yardımı dağıtanların ve mahalleden orada bulunanların önünde Arap halayık şivesiyle: - Bakın ayol efendimiz çok yaşasın, bize kömür verdi, para verdi. Efendimiz daha ne b.k yesin? diye güya methederken herkesin hem gülüp hem de başı belaya girmesin diye uzaklaştığını hiç unutmam" (s. 84) |
|
|
DİVAN EDEBİYYATI KİMİN
Orhan ŞAik Gökyay; CİEPO: Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Uluslararası Komitesi VII. Sempozyum Bildirileri (içinde, s. 395-408) Bu soruyu soran ben değil bu sahanın en değerli uzmanlarından biri olan Orhan Şaik Gökyay. Üstat kaleme aldığı küçük ama gayet ilgi çekici makalesinde Divân edebiyatı hakkındakikalıplaşmış bazı bilgileri sorguluyor ki bunlar 1. Divân edebiyatı sadece saray çevresine has bir edebiyat mıdır? 2. Divân edebiyatını anlamak için Arapça ve Farsça bilmek mecburi midir ve buna ilaveten yeterli midir? Üstadın her iki soruya verdiği yanıtta olumsuzdur. Herşeyden evvel Divân edebiyatında her ne kadar çok ses getirmemiş olsalar da asker, esnaf hatta ümmi yani okur yazar olmayan kişilerin mısralarına tesadüf edilebilir. Açıkçası bu satırları okuduğumda çok şaşırdım. Ancak sanırım edebiyat mecmualarından hareketle verilen bazı örnekler hayretimi daha da arttırdı. Mesela Kastamonu sancağına yerleşmiş olan bir tımarlı sipahi "Dilberi" mahlası ile tanınmaktadır. "Ulumi" ise yeniçeri kökenli bir şairdir. Hatta kendisi hakkında kaynaklarda son derece ilginç bilgilere tesadüf ediliyor.Mesela deniyor ki; "Arkadaşları kapıya çıkmak isterdi (makam mevki peşinde koşardı), o kitapta başka bir bölüme geçmek isterdi; arkadaşları kartal tüyü takınırdı, o dilberin zülfü sevdasında; arkadaşları belde kılıç takınırdı, o beline divit koyardı; arkadaşları okmeydanında ok atardı, o yay kaşlıların peşine dalardı" gibi gayet hoş bilgiler veriliyor. Yine yeniçeri zümresinden "Aşki" sonradan askerliği bırakıp katiplik mesleğine girmiş ve hem şiirde hem deilimde yükselmişti. "Hariri" (Harir Arapçada ipek demek. Şam'da suku'l-harir yani İpek çarşısı var) ipek işi ile uğraşan bir şairdi. "Zamirî" falcı, "Kandî" ise şekerciydi. Enverî ve Ray'î ise ümmi yani okur yazar bilmeyen tiplerdi. Gerçi bu sayılan isimlerin pekçoğu dişe dokunur bir şaheser vücuda getirmemiş olsalar da yine de Divân edebiyatının dar birçevre ile sınırlı olduğu şeklindeki kalıp tezi sarsıcı ilginç veriler sunuyor bize. İkinci olarak Gökyay, Arapça ya da Farsça bilise dahi şairin yaşadığı çağın terminolojisi, gelenekleri, söylemleri bilinmeden şiirin ruhuna nüfuz esilemez ve bazı şiirler anlaşılsa dahi bazıları kat'a anlaşılamaz diyor. Bu ilginç makale Türk edebiyatına merak salanlara tavsiye olunur efendim. |
|
|
ERASMUS VE DELİLİĞE ÖVGÜ Çev: Nusret Hızır, Kabalcı yay. ![]()
Erasmus’un iğneleyici repliklerinden bazı alıntılar yapacak olursak onun dili ve üslubu hakkından da bilgi sahibi oluruz; Menfaatçi ve yağcılar hakkında şunları dillendirir; “Bir deli olarak sözlerimi mazur görünüz. Ancak bizim çevremizde edepleri, terbiyeleri o kadar kıt bazı kimseler vardır ki bunlar papalar ve din büyükleri hakkında en hafif bir alayı duymaktansa – ki bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde - İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar”. (s.9) Riyakarlığa prim tanıyan idareciler hakkında; “ Öncelikle şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler ne alâ! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya deliliğin kendi meziyetlerini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni olduğum gibi kim benden daha iyi tanımlayabilir? Meğer ki beni tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun. Zaten böyle yapmakla bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçakgönüllükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar; o da para karşılığında onları övmeyi yani yalanlar söylemeyi üsleniyor”.(s.12-13) “Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece saamimiyetle tapılan tanrılar pek azdır. Örneğin çok kimseler, Meryem’in tasvirlerinden biri önünde öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir saygı gösterisinde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini, alçakgönüllüğünü, ruhi ve ilahi şeylerle sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır”. İnsan doğasına aykırı gelen, yapmacık bir takım tutum ve davranışların doğru rol modeli olarak yansıtılmasına verdiği tepkisi ise şu şekildedir; “Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum. Deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk ve cehalet içinde yaşamaktır diyeceklerdir. Fakat dostlar insan olmaktır bu, zira doğrusu doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz anlamam. Bu varolan herşeyin yazgısı değil midir? Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz. Aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçamadığından, dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağının üzerinde yürüyemediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır denebilirdi. Bunun gibi güzel bir at gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır. Akademide çalışılan konuların hiçbirini bilmiyor diye öküzün de talihine acımalıdır denebilirdi. Fakat at gramerci olmakla ne kadar bahtsız değilse, insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir. (s.47-48) Toplulukların kendini bilmezliklerini ve kendilerince olumlu yönlerini yüceltip olumsuz yönlerini görmezden gelmelerini de hicveder; “Tabiat, özsaygının mutlu armağanlarını yalnız bireylere vermiş değildir. Genellikle her kavim, her millet, hatta her şehir bunlardan bolca nasibini almıştır. İngilizler güzel adam, iyi müzisyen ve ziyafetlerinde cömert olmakla övünürler. İskoçyalılar, asaletleri, unvanları, krallarının hanedanı ile olan akrabalık bağları ve skolastik tartışmalardaki olağanüstü incelikler ile övünürler. Fransızlar nezaket iddiasındandırlar; Parislililer özellikle Sorbon’larında en bilimsel teoloji okuluna sahip olmakla gurur duyarlar. Edebiyat ve söz söyleme sanatına sadece kendilerinin sahip olduğuna inanan İtalyanlar, kendilerini dünyanın barbarlık karanlıklarına dalmamış biricik kavmi sanırlar. Aralarında da bu tatlı yanılgıyı en fazla yaşayanlar Romalılardır. Eski Romalıların büyüklüğünü sayıklar ve onlardan bir şeyler aldıklarına iyice inanırlar. Venedikliler asaletlerini düşünmekle, Grekler bilimlerin kurucuları olduklarını düşünüp eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla mutludurlar. Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan şu sayısız barbarlar, doğru dine girmiş olmakla övünürler, boş inanç sahibi saydıkları Hıristiyanlara yukarından bakarlar. Çok daha mutlu olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve bu arada daima Musa’nın dinine bağlı kalırlar. İspanyollar dünyanın en büyük askerleri olarak geçinirler. Yüksek boylarından gurulanan Almanlar, sihirden anladıklarını, büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler. Daha fazla örneğe gerek yok. Özsaygının nasıl her yerde en tatlı zevkleri, hem ayrı ayrı şahıslara hem de bütün insanlara birden saçtığını size göstermek için sanırım bu kadarı yeter. (s. 65-66) Çağının tıp ve hukuk gibi bilim dallarına bakışına ise şu satırlarla gönderme yapar; “Altın çağın masumluğu yavaş yavaş bozulunca kötü cinler daha önce de dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler. İlk önce bunların sayısı son derece azdı, pek az kişi bu muzır işlerle meşgul olurdu. Ancak sonraları Keldanilerin boşta gezenleri ve Greklerin işsiz güçsüzlerinin katkısı ile bunlardan çok sayıda icat olundu ve her biri insan zihnine ayrı birer işkence kesildi. Zira en önemsiz ve değersizlerinden biri olan gramer, tek başına bir adama tüm ömür boyu eziyet etmeye yeter. Bununla beraber tüm bu ilimler arasında en faydalıları olan teologlar yani din adamları açlıktan ölüyorlar, müneccimler sıkıntı yaşıyorlar. Hekim ise tek başına bu insanlardan daha değerli tutuluyor, sanatının güç olmasına karşın o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır. Zaten tıp çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa bir çeşit yüze gülücülükten başka bir şey değildir. Hekimlerden sonra hukukçular bu sıralamada ikinci yere layıktırlar. Hatta hakça düşünülürse birinci yeri istemeye layık değil midirler? Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi daha uzak olanlardan fazla mutlu eder o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kimseler saf doğadan başka rehberleri olmadığından ne kadar mutludurlar. Doğanın en yetkin eserleri de zaten sanat adı verilen gereksizlikler tarafından bozulmamış olanlarıdır. Öyle ya bütün hayvanların en bahtiyarları kural ve özentisiz yaşayıp doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir? Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir varlık var mı? Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değilseler de onların mimarisi sizlerinkinden sonsuz derecede üstün değil mi? Cumhuriyetleri sizin filozoflarınızın tasarladıklarından daha mükemmel değil mi? ”. (s. 49-50) Ersamus çağının egemen güçlerinin beklediği insan tipini de şu şekilde hicveder; “Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler. Demek ki insanlar hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üzerinde hiçbirşeye girişmemekledir ki kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir (s. 51-52). Erasmus’dan krallar da nasibini alır; “Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki krallar arasında deliler olmadan ne yiyebilen ne de bir an yaşayabilen bir kaç tane vardır. Onlara gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih bence ne şaşılası ne de anlaşılması güç tür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve ciddi şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler ise tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur, her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler(....................). Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen prensler kendilerine gerçeği söyleyebilecek kimseleri bulunmadığından ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından bana pek bahtsız görünüyorlar. Ancak denecektir ki prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla bilgelerin meclisinden kaçınırlar. Burada sizinle beraberim. Fakat bu delilerin ağzından yalnız gerçekleri değil en açık hakaretleri dahi zevkle dinlediklerine, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir”. (s. 54-55) Veeee tabi ki en muhteşem kurum olan kilise de eleştirilerden nasipdar olur; “İşte tamamen bizden kimseler. Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek sitiyorum (nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest). Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikayeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler. Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyecilerini de o kadar etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını o kadar gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret kalacağı sanılmamalı. Bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar. Bu delilerle ermişlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur. Biri sabahleyin hıristiyanların Polyphemos’u, Christophorus’un bir tasvirini ya da devasa bir heykelini görmek mutluluğuna erişirse bütün gün kendine hiç bir kötülük gelmeyeceğine inanır; öteki savaştan sağ salim çıkacağına emindir çünkü savaştan önce Barbara’nın heykeline küçük bir duada bulunmuş; üçüncüsü yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü haftanın belirli günlerinde ermiş Erasmus’un heykelini ziyaret etmekte, tasvirin önünde küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusuru etmez........ ya Papa’nın verdiği bağışlanma belgelerine ne diyelim? Bunlar o belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler(............) Aynı derecede deli ve hoş kimseler de çeşitli ülkelerin koruyuculuğuna yükseltilen şu ermişlerdir. Her küçük ülkenin özel törenlerle kutsadığı, kendine özgü erdemleri bulunan koruyucusu var. Örneğin azizlerden biri diş ağrılarını iyileştiri, ötekisi loğusa kadınların imdadına yetişir; falanca ermiş çalınmış bir eşyayı geri getirtir, öteki deniz kazalarından korur, bir başkası koyun sürülerine göz kulak olur, vesaire vesaire.... (s. 60-63). İsimleri bile ağızlara ortaçağ boyunca dua ile alınabilen skolastik düşüncenin temel direkleri olan kilise babalarına yani Thomas Aquinas, Magnus Albertus, John Scotus, Occamlı William gibi önderlere ise şu göndermelerde bulunur; “Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son Haçlı seferlerinde pek parlak başarılar kazanamamış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotusları, dik kafalı Occamları, yenilmez Albertuscuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı pek iyi ederlerdi. O zaman bütün savaşların en hoşu ve bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Onların skolastik kavgalarına teslim olamayacak ordu düşünebiliyor musunuz?” (s. 89) İnsanların dindarlık anlayışını ve bunun nasıl sapkınca bir yol olduğunu ise şu cümlelerle dillendirir; “Bir tüccar, bir asker ya da bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalıklara kullansın; bundna fazlasına gerek yok. Hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, ahlaksızlıkları, sefaletleri, kavgaları, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları, herşeyi ama herşeyi o küçücük para sikkesi temizlemiş, hem de o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunların hepsine yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır”. (s. 61). Çağına hakim olan değerlere yaptığı şu sert göndermelere ne demeli? “.......Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği dahi kalmayacak olan bir pisboğaz; ya da en yüksek mutluluğu avarelik ya da uykuda bulan bir tembel. Bazıları kendi işerlini ihmal edip komşunun işleir için durmadan hareket halidnedirler. Bazıalrı da borçlarını ödemek için ödünç para almak suretiyle zenginleştiklerini hayal ederler, oysa aslında iflas etmek üzeredirler. Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınına ona geri veremeyeceği hayatını rüzgarların, dalgaların keyfine bırakır. Başka biri de evinde sakin sakin yaşayacağı yerde talihini savaşta aramayı tercih eder. Bazıları mirasçısı olmayan bir ihtiyarı kandırarak servetine konma, bazıları ise kendilerini ihtiyar bir kadına sevdirme yolundadır. Amma bir de bunun tersi oldu mu deymeyin keyfime.” |
|
|
C(emile).Akça Ataç; “Britanya için imparatorluk Dersleri: Sparta ve Atina”, Doğu-Batı Dergisi, sayı: 40, Şubat-Mart-Nisan 2007
![]() Bu sefer bir kitap değil fakat bir kitap kadar faydalı bir makaleyi tanıtmayı amaçlamaktayım. Bu nefis çalışma sanırım daha kapsamlı bir doktora çalışmasının özeti olsa gerek. Neyse efendim geçelim makalemize; ![]() 18. yüzyıl İngiltere’de Yunan tarihi araştırmalarının en rağbet gördüğü devir olarak da bilinir. Bu dönemin bu denli rağbet görmesi ile İngiltere’nin emperyal bir güç olması arasında doğrudan bağlantı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu yüzyılda genel kabul gören döngüsel tarih anlayışına göre “Tarih tekerrürden ibarettir”. Başka bir deyişle her türlü siyasi oluşum doğuş-yükseliş ve çöküş şeklinde bir yaşam düzeni izleyecek ve sonrasında ortadan kalkacaktır. Devirler, çağlar değişse de bu durum devam edecektir. O halde yapılması gereken geçmiş devirlerin iyice incelenmesi ve en azından yükseliş kısmının mümkün mertebe uzun tutularak çöküş kısmının geciktirilmesidir. Ticari bir imparatorluk olan İngiltere’nin bu dönemde örnek alması gereken devlet ise Atina şehir devletidir. Çünkü; 1. Atina ticari bir yayılım sergilemiştir. 2. Tıpkı İngiltere gibi karadan değil denizaşırı sömürgeler peşinde koşmuştur (bu anlamda bir kara imparatorluğu kuran Pers ve Spartalılardan ayrılır. Nitekim dönemin İngiliz yazarları ilkçağın bu baskıcı ve zorba imparatorluklarını dönemin İspanyol ve Fransız imparatorlukları ile karşılaştırarak kendilerin ideal devlet olan Atinalılar şeklinde takdim edeceklerdir). 3. Atina'daki ticari yayılım beraberinde kişisel mülkiyet ilkesini doğurmuş bu durum da hukukun ve demokrasinin kök salmasına, yurttaşlık bilincinin uyanmasına neden olmuştur (tıpkı İngiletere'de olduğu gibi) 4. Yine zenginlik beraberinde Atina’da parlak bir kültürel ortamın oluşumuna hizmet etmiştir (Bkz. İngiliz aydınlanması). 5. Antik Yunan tarihi “güçler dengesi” adı verilen siyasi bir politikayı da ilk kez dünya tarihine armağan etmiştir. O dönem Yunanistan’ın iki kilit taşı olan Atina ve Sparta denge politikasını bilhassa gözetmiş ve yaptıkları ittifaklar sayesinde bölgede başat tek bir gücün egemen olmasını engelleyebilmişlerdir (ancak unutulmamalı ki bu denge politikasının sökmediği yabancı istilacılar da vardır. Bunlardan ilk akla gelen Büyük İskender ve sonrasında da Roma’dır. Buna ilaveten Peleponnes Savaşları örneğinde olduğu gibi Sparta’nın Atina’yı yenerek bu dengeyi bozduğu an da olmuştur). Bu açıdan İngiltere’de kıta Avrupasında İspanya veya Fransa’nın tek egemen güç olmasını engellemek için Antik Yunan’dan çok şey öğrenebilir. 6. Atina savaş dışı yöntemlerle de genişlenebileceğini göstermiş ve bu nedenle zorbalıkla genişlemeye çalışan Sparta’dan daha kalıcı ve etkin bir imparatorluk olabilmiştir (Halbuki Spartalılar ele geçirdikleri bölgeyi köleleştirmişlerdir. Spartanın en parlak dönemlerinde köle olan nüfus sayısı 500 bin iken vatandaş sayısı 25 bin kadardı. Doğal olarak Sparta, sömürgelerini elde tutabilmek için olası bir ayrılık talebi ya da isyan dalgasını en sert şekilde bastırma yoluna gitmiş, esnek olmayan bu politika da devleti ciddi anlam da zaafa uğratmıştır) . 6. Atina denizaşırı sömürge imparatorluğunu kurarken karşılıklı faydacılık prensibini de devreye sokmuştur. Böylece ittifak yoluyla sömürge imparatorluğuna dahil ettiği bölgeleri ticaretin getirdiği refah ile kendine daha da bağlamıştır. Şu halde İngiliz Devletinin de yapması gereken Amerika, Hindistan gibi bölgelerde benzer bir zihniyetle hareket etmektir (ki edilmediği için Amerikan kolonileri ayaklanma yoluna gideceklerdir). Atina ilk zamanlar Solon’un kanunları çerçevesinde daha katılımcı bir siyasi güç haline gelirken Romalı tarihçi Tukidides tarafından “Altın çağ” olarak adlandırılan dönemde işte bu prensibi ihlal ederek bir yerde kendi sonunu hazırlayacaktır. Tüm bu özellikler nedeniyle Atina, İngiltere için incelemeyi fazlasıyla hak eden bir siyasi oluşumdur (Tam da burada Ortadoğu’da hegamonik bir üstünlük kurmak isteyen ABD’de son yıllarda Osmanlı tarihine artan ilgiye de gönderme yapalım). Çizgisel tarih telakkisinin egemen olduğu günümüz dünyasında aslında döngüsel tarih modeline göre kaleme alınmış bu eserlerdeki tespitlerden yola çıkarak çağımız hakkında da çıkarımlar yapmak mümkün. İşte bu benzerlikleri göz önüne alan ve benim sadece bazı alt başlıklarını burada sizlere aktardığım makaleyi mutlak surette okuyunuz. |
|
|
GILGAMEŞ DESTANI
Çev: Muzaffer Ramazanoğlu, Maarif Vekaleti yay., Ankara 1943 TEKNİK BİLGİLER Destanı Nippur’da ve Hititlerin başkenti olan Hattuşa’da bulunan nüshalardan biliyoruz. Söz konusu Türkçe çeviride Ankara üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi profesörlerinden Landsberger’den de destek alınmış. Hatta Landsberger eksik olan bazı tablet parçalarını başka yerlerde bulunan nüshalarla karşılaştırarak tamamlama yoluna da gitmiş. Çevirinin dili sade ve son derece akıcı. Destanın günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce kaleme alındığı tahmin olunuyor. Toplam 11 tablete yazılı. Gerçi sonradan bir tablet daha bulunmuşsa da burada anlatılanlarla ilk 11 tablet arasında bir bağlantı kurulamamaktadır. DESTAN Gılgameş Sümer tanrıları tarafından özenilerek yaratılmış olağanüstü boyutta ve güçlere sahip 2/3’ü tanrı geri kalanı insan (ki bu yönüyle Herkül’ü hatırlatıyor) Uruk şehrinin kralı olan bir yüce şahsiyettir. Ancak tanrılara karşı saygısız tavırlarının yanı sıra çevresine ve Uruk kentine verdiği zararlar nedeniyle tanrılar onunla baş etmesi için Enkidu adında kıllı ve yarı hayvan yarı insan bir canavar yaratırlar. Enkidu’yu vahşi hayvanların arasına salarlar. Enkidu’yu Uruk kentinden bir avcı görür ve onu babasına anlatır. Bilge baba da oğluna “Onu evcilleştir ve Gılgameş’in karşınsa çıkar” der. Oğlu da “İyi nasıl?” diye sorunca “Bir fahişe bul ve onunla o canavarı bir araya getir. Fahişe mesleğini icra etsin. O zaman insan olduğunu bilecek ve diğer canlılardan ayrılacak” der. Avcı, cesaretini toplayarak Gılgameş’in huzuruna da gider ve ona “Seninle baş edecek bir canlı var” diyerek yiğitliğini tetikler. Sonrası malum Gılgameş’de yaşlı adamların dediklerini tekrarlar. Avcı yanına bir fahişe alarak ormana gelir ve Enkidu su içmek üzere dereye indiğinde kadın ona yaklaşarak ehlileştirir (!) Enkidu kadınla birlikte Uruk’a gelir ve iki insanüstü canlı şehirde birbirlerini görür görmez kapışırlar. Kıran kırana bir çatışma olur ancak Gılgameş, Enkidu’yu yola getirir ve onun göğsüne çöker. Sonrasında iki rakip kucaklaşır ve dost olurlar. Gılgameş, Enkidu’ya insan olmanın yollarını gösterir. Sonrasında Gılgameş, Enkidu’yu da yanına alarak Tanrı Enlil’in katranlarını (katran, sanırım inşaatta ve ıtriyatta yani koku sanayinde kullanıldığı için kıymetli bir meta) korumakla görevli olan ejder Humbaba’yı öldürmek için yola koyulur. Bu zor görevi başarırlar ama bazı tanrıları da karşılarına alırlar. Gılgameş’in kahramanlığından etkilenen Tanrıça İştar, Gılgameş’e evlilik teklif eder ancak teklif Gılgameş tarafından bin türlü hakaretle geri çevrilir. Bunun üzerine İştar, “Gökyüzü boğası”nı Gılgameş’in üzerine salar. Ancak Gılgameş, yeryüzüne inen Gökyüzü boğasını Enkidu’nun da yardımıyla (kuyruğundan tutarak Gılgameş’in kılıcını vurmasını temin eder) öldürür ve bu zorlu işi de halleder. Böylece de tanrıları bir kat daha öfkelendirirler. Tanrılar bu iki kafadara bir ceza vermeyi planlarlar ve sonunda Enkidu’nun bileti kesilir. Enkidu’nun tanrılar tarafından alınması (ölmesi) üzerine Gılgameş büsbütün çıldırır. Bir gün ölümün kendisini de bulacağını düşünerek ölümsüzlüğün peşine düşer. İşte tam da bu arayış sırasında kutsal kitaplarda da geçen iki ilginç gelişme karşımıza çıkar. Bunlardan birincisi Nuh Tufanıdır. Gılgameş, “Utnapiştim” adlı birinin ölümden kurtulup uzun bir süredir yaşadığını öğrenir ve onu aramaya başlar. Sonunda onu bulur ve ilginç hikayesini dinler; “İnsanların yaptıklarına sinirlenen ve bir tufan planlayan tanrı Enlil’in bu palanından Utnapiştim yine bazı tanrıların yardımıyla haberdar olur ve bir gemi yapar. Geminin içine de her türlü canlıdan bir çift alır. Sonrasında tufan kopar ve yeryüzü 7 gün boyunca sularla kaplanır. Bu yedi gün sonunda fırtına durur. Utnapiştim durumu öğrenmek için bir güvercin salar, güvercin her taraf sularla kaplı olduğundan konacak bir yer bulamaz ve geri döner. Ardından bir kırlangıç yollar, ancak o da geri döner ve sonunda bir karga elinde bir parça tohumla geri dönünce gemiden çıkar ve tanrıların onuruna tütsüler yakar adaklar adar ve kurbanlar keser. Bu arada diğer tanrıların da devreye girmesi ile tanrı Enlil de yumuşar ve tufandan kurtulmayı başaran Utnapiştim ve karısını tanrılar katına yükselterek ona ölümsüzlük bahşeder”. Hikayenin devamında da Lokman hekim kıssası ile benzerlik görülür. Utnapiştim, Gılgameş’in zorlu bir yolculuğu göze alarak kendini bulması üzerine onun yiğitliğini mükafatlandırmak ister ve ona ölümsüzlük otunun yerini söyler. Bu ot derin bir kuyunun dibindedir. Gılgameş ayaklarına taş bağlayarak kuyuya iner ve otu bulup koparınca da ayaklarına bağlı taşlardan kurtulur ve yüzeye çıkar. Ancak otu yemek için acele etmez. Zira otu sevdiklerine de yedirmeyi arzulamaktadır. Ancak bir su birikintisine yıkanmak için girdiğinde otun kokusuna gelen bir yılan otu çalar. Böylece de Gılgameş’in ölümsüzlük hülyaları sona erer. Gılgameş mukadder sonu ile yani ölümle yüzleşmek için Uruk şehrine döner ve hikaye de burada biter. İşte Sümerlerin yaşayışı, dini hayatları, değerleri hakkında bilgi veren ve kutsal kitaplarda geçen bazı kıssaların da ilk anlatıldığı Gılgameş destanı bu şekilde sonlanır. Nuh tufanı kıssası belki Gılgameş’den önceki dönemlerde de bir takım edebi veya kutsal metinlerde geçiyordu. Zira semavi dinlere ait kutsal kitaplarda da Tevrat öncesi bir takım ilahi metinlerin varlığına gönderme yapılıyor, bazı peygamberlere suhuf ya da kitaplar verildiği bildiriliyor. Her neyse sonuçta arkeoloji ve tarih bilimi ilerledikçe çok daha ilginç verilere ulaşacağımız aşikar.
|
|
|
MURAT SERTOĞLU KAHRAMANLAR KAHRAMANI HEKİMOĞLU Sağlam kitabevi, İstanbul 1983 Kaç zamandır peşinde olduğum bu kitabı nihayet İzmir'den hem de sadece 2 ytl gibi komik bir fiyata bulma fırsatım oldu ve bir soluktada okudum bitirdim. Enfes bir çalışma. Murat Sertoğlu'nun bu eseri kuru bir roman olmanın çok üzerinde. Herşeyden önce müthjiş bir saha araştırması yapmış. Hekimoğlunun yaşayan kızı ve Hekimoğlunu pusulayan Dadyan Arslan'ın hayattaki oğlu ile görüşme imkanı bulmuş. Genel olarak bu konu hakkında araştırma yapan tarihçilerin de mutlak surette bibliyografyalarına koydukları bir çalışma (Bu anlamda Yaşar Küçük'ün "Doğu Karadeniz Bölgesi Eşkiya ve Kabadayıları" Serender yay ile Ayhan Yüksel'in Kitapevi yayınları arasında çıkan "Doğu Karadeniz Araştırmaları" adlı çalışmalarına bakılabilir) olan bu esere göre Hekimoğlu denilen nam şahsiyet Fatsa'nın Yassıtaş köyünde doğmuştur. O dönemde 1876-77 Osmanlı-Rus savaşı sırasında yerini yurdunu terkeden pek çok Gürcü Ordu'ya yerleştirilmiştir. Sonradan pekçoğu Müslümanlığı benimseyen ve birbirine sıkı sıkıya bağlı Gürcülerle yerli Müslümanlar arasında bir zıtlaşma yaşanmaya başlar. Bu aslında farklı kültürlereden gelen iki toplum arasında kaçınılmaz bir durumdur. Üstelik yeni gelen bu topluluk eskilerin zaten zor olan yaşam şartlarını daha da zorlaştırmıştır. Hekimoğlu işte bu Gürcü muhacirlerden Sefer adlı bir ağanın hizmetinde çalışmaktadır. işte bu Sefer Ağa'nın kızı ile Hekimoğlu arasında başlayan yakınlaşma, kanlı bir hesaplaşmaya doğru gider. bir gün ikisini yanyana gören Yusuf adlı bir başka Gürcü haberi Sefer Ağaya yetiştirir. Sefer Ağa da Hekimoğlunu bir meclise çağırır. Hekimoğlu pusu olduğuınu bile bile davete icabet eder. Davette yüzleşmeler ve restleşmelerin hemen ardından Hekimoğlu atik davranarak kendini ihbar eden Yusuf'u vurur. Böylelikle Gürcülerle arasına kan girer (Hemen söyleyeyim ben de amcamdan bir takım benzer hikayeler duydum. amcam yaklaşık 80 yaşında ve onun anlattıklarına göre Gürcüler çok eskillerde amcamın babaannesinin evini basmışlar. Ev halkı evde bulunan 3 gelini saklamışlar. Erkekler cephede olduğundan en büyük gelin evin bacasına çıkarak Gürcülere ateş açmış. Çatışma falan yaşanmış. Ancak amcam bu Gürcülerin Gürcistan tarafından gelen Hıristiyan kökenli yağmacılar olduklarını bölgede yaşayan müslümanlaşmış Gürcülerden olmadıklarını da eklemişti. Ancak onlarla da eskilerde bir soğukluk bulunurmuş. yarım asırdır bu tür bir sıkıntı yaşandığınıu sanmıyorum zira ailemde pek çok Gürcü gelin var ve harika yemek yapıyorlar:) Hekimoğlu bu olayın ardından kaçarak Kumru yakınlarında dağlarda saklanır. bu sürede yanına kendi kankardeşi Gedik Halil de gelir. Mehmet adını taşıyan iki yeğeni de Hekimoğluna katılrı. Bunlara Büyük Mehmet ve Küçük Mehmet der. Her ikisine de kısaca Mehmetler der. Hekimoğlu Gürcülerle olan düşmalığı uzatmak istemez. Bu nedenle de onlara pek bulaşmaz. Ancak Gürcüler kendini rahat bırakmaz. Hulusi Bey adlı bir Gürcü Beyi onun üzerine "Kır serdarı" olarak gönderilir. Hekimoğlu, Hulusi Bey tarafından bir fırının üst katında sıkıştırılır. Kurtuluş umudu kalmadığı bir anda Hekimoğlu, bir ara başını gördüğü Hulusi Beyi kulağının arka tarafından girip beynini dağıtan bir martini kurşunu ile vurur. Çıkan panikten yararlanarak da uzaklaşır. Hekimoğlunun sonunu bir başka Gürcü beyi olan Dadyan Arslan getirecektir. Dadyan Arslan önce Mehmetleri misafir oldukları bir köyde pusulayarak öldürtür. Ardından da sağduyusunu kaybederek yeğenlerinin öldürüldüğü köye inen Hekimoğlunu pusular ve delik deşik ettirir (Dadyan Arslan anlatılanlara göre Hekimoğlunun ölümü üzerine "Hekimoğlu öldü, kavga bitti" der ve hacca giderek bundan sonraki yıllarda yerli halk ve Gürcülerin kaynaşması için yoğun çaba sarfeder). Cesedi Fatsa meydanına getirilerek bir süre teşhir edilen Hekimoğlu'nun fotoğrafı da o sırada bu bölgede bulunan bir Rum tarafından çekilir. İlerleyen zamanlarda Amerika'ya yerleşen bu Rum, çektiği fotoğrafı sonradan Fatsa belediyesine gönderir. Fotoğrafta Hekimoğlunu yakalalayan kişilerin yanısıra yanında ucuna ayna taktığı martinisi ile Hekimoğlu ve candaşı Gedik Halil bulunmaktadır. Aşağıda işte o fotoğraf; ![]() Hekimoğlu dediğin de narinim o da vuruldu. MURAT SERTOĞLUNUN DERLEDİĞİ HEKİMOĞLU TÜRKÜSÜ İSE ŞÖYLE; Evlerinin önünde arpa sergisi, Hekimoğlu İbrahim ayva sarısı. Hekimoğlu derler benim aslıma, Ayanalı martin yaptırdım kendi neslime. Hekimoğlu İbrahim taştan bakıyor, Elindeki martini canlar yakıyor. Gelem Hulusim gelme vururum seni, Dürbün aynasıyla görürürüm seni. Aynalı martinimiz Gürcü seçmesin, Muhacir milleti burdan geçmesin. Konaklar yaptırdım hurma dalından, İçin döşedemedim Acem şalından. Konaklar yaptırdım döşedemedim, İçinde bir çift kumru yaşatamadım. Çevreyi güllerle kuşadamadım, Dadyan ARslan ile başedemedim. Ünye-Fatsa arası Ordu kuruldu, Hekimoğlu İbrahim, o da vuruldu. (MERAKLISINA NOT: Türkü bölgedeki Gürcü-Yerli halk arasındaki gerilimi arttırmasın diye uzun müddet yasaklanmış. Ancak 60'lardan sonra rahatça söylenir olmuş. Söylenir olmakla kalmamış bugün adeta "Ordu'nun dereleri" ile bieraber bu şehrin sembol türküsü haline de gelmiş vaziyette. Türküyü bilhassa tok sesi iler Soner Olgun'dan dinlemenizi tavsiye ederim:))
Yorumlar (2) | 10 Ağustos 2007 | KİTABİYAT
|
|
|
FUTBOL VE KÜRESELLEŞME
yazan: Pascal Boniface NTV yay. İstanbul 2007
Kitabı tanıtmaya nasıl başlamalı bilmiyorum. Adının hakkını tam anlamıyla veren bir çalışma. Yazar, "Futbol imparatorluğunun" bölgesel (Akdeniz havzası) Roma imparatorluğu ile Şarken'in Kutsal Roma Gemen imparatorluğu ve İngiltere'nin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu ve dahi günümüzdeki Emperyal Amerika Devletinden de daha büyük bir devlet olduğunu, her türlü ideolojinin üzerinde olduğunu zira hemen tüm ideolojilerinin varlıklarını meşrulaştırırken ondan feyz aldığını dillendiriyor. Futbolun hem milli takımlar vasıtasıyla küreselleşen dünyada milli kimliğin korunmasında önemli roller oynadığını hem de Bossman yasalarında olduğu üzere (AB üyesi olan ülkelerde futbolcuların kendi ülkeleri dışında bir başka AB ülkesinde oynasalar dahi yabancı sayılmaması örneğinde olduğu gibi) bu kimliğin zaafa uğramasında önemli roller oynadığını dile getiriyor. Tarihçilerin gözünden kaçan önemli bir noktanın da Futbol-Aidiyet ve Kimlik ile Siyaset ilişkisi arasında olduğuna dikkat çekiyor. Bununla ilgili çok hoş örneklere de yer veriyor. Mesela İskoçya'da Glasgow kentinin iki önemli takımı olan Celtic ve Rangers arasındaki rekabetin dinsel bir renk taşıdığını buradan öğreniyoruz (Celtic Katolik, Glasgow Protestan bir kimlik taşıyor). İspanya'da iki Katalan takımından biri olan Espanyol'un devletçi, Barselona'nın ise milliyetçi kesime hitap ettiğini ve bunun sonucunda Barselona'nın daha büyük bir kitleye sahip olduğunu, Katalan davasının yegane temsilcisi olarak addedildiğini, Barselona formasının milli forma olarak görüldüğü için kulübün formalarına reklam dahi almadığını öğreniyoruz. Fransa'da Lyon'un burjuva, Saint Etienne kulübünün ise işçi kesimin takımı olduğunu okuyoruz. Fransa'da Marsilya ve Paris Saint Germain rekabeti ile İtalya'da Milan ve Torinolu Juventus takımı arasındaki rekabetin (ki buna bizdeki Galatasaray-Fenerbahçe rekabetini de dahil edebilirz) uluslararası arenaya nasıl taşındığını Avrupa kupalarında Milanlı bir taraftarın Juventus'un yaptığı bir maçta rakip takımı nasıl ateşle desteklediğini okuyoruz. Demirperde ülkelerinde ilk çözülmenin futbol sahalarında yaşandığını eski Yugoslavya'nın son zamanlarında Hırvat Dinamo Zagrep'in, Sırp Kızılyıldız'a karşı yaptığı maçların kanlı bir cenk havasına büründüğünü, Ukrayna takımı olan Dinamo Kiev'in, Rus Lokomotif Moskova karşısında benzer bir görev ifa ettiğini, Çekoslavakya'da da Solavak Slovan Bratislava ile Çek Sparta Prag arasında benzer durumların gözlemlendiğini öğreniyoruz. Siyasi açıdan bağımsız olmamalarına rağmen FİFA tarafından bağımsız olarak tanınma mücadelesi veren ve bunu elden eden ülkelerden de bahsediliyor. Danimarka'ya bağlı Faroe Adaları ile İngiltere'ye bağlı İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda gibi. Cezayir ve Filistin takımlarının ülkelerinin ulusal mücadelesinde oynadıkları rolleri de keyifle okumak mümkün. Çalışmada futbolun birleştirici yönüne de değinilmiş. Türkiye'nin 3. olduğu 2002 Dünya Kupasında 4. olan Güney Kore'nin maçlarının yasaklamalara rağmen komünist Kuzey Kore'de izlendiğini hatta sınır bekçisi Kuzey Koreli askerlerin sınırın diğer yakasındaki Güney Koreli askerleri keyifle tebrik etikleirni okurken de tebessüm etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ama aynı futbol çoğu zaman ulusal nefret duygusunun pekiştirilmesine de hizmet edebiliyor. Bu anlamda 1974 yılında sosyalist Doğu Almanya'nın kapitalist Batı Almanya'yı yenmesi "kibirli ve züppe kapitalistelere karşı sosyalist Almanların bir başarısı" olarak takdim edilmiştir. Futbol politikalara alet olmaktan da kurtulamamış bir oyun. 1919 yılında sonra bir müddet I. Dünya savaşının mağlup ülkeleri uluslararası müsabakalardan dışlanmışlardır. Bundan dolayı savaş sonrası ilk Fransa-Almanya maçı 1931'de yapılabilmiştir. 1934 yılında İtalya'da oynanan Dünya Kupası da Mussolini'nin gövde gösterisine şahit olmuştu. "Üstün İtalyan ırkı" davasının haklılığını dünyaya kanıtlamak açısından bu maçı önemli bir vasıta sayan Mussolni yönetimi hakemlere açıkça baskı yapmış ve bu baskı İtalya'ya şaibeli bir şekilde Dünya kupasını getirmiştir. Uzun lafın kısası futbolsever iseniz ve dünya gündemi ile yakın tarih ilginizi çekiyorsa bu kitabı kaçırmamanız tavsiye olunur. NOT: Eserin giriş kısmını okumak için bkz. http://www.ntvmsnbc.com/modules/futbolvekuresellesme/futbol_ornek_sayfalar.pdf |
|
|
İLBER ORTAYLI'DAN YENİ BİR KİTAP
![]() ![]() Memleketimizdeki tarih araştırmalarının önde gelen isimlerinden olan ve hali hazırda Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi bulunan, Topkapı Sarayı Vekil Müdürü İlber Ortaylı hoca her ne kadar akademik kariyerinin büyük bir bölümünü Ankara'da geçirmiş olsa da İstanbul'u en iyi bilen kişilerden biridir ve tam anlamıyla bir İstanbul aşığıdır. Ancak hocanın çok uzun yıllardan beri çeşitli vesilelerden beri yurt dışı gezilerinde bulunduğu ve buralardaki izlenimlerini gerek Milliyet gazetesindeki köşesinde gerekse de çeşitli vesilelerle okuyucusuyla paylaştığı bilinir. İşte şimdilerde bu gezi notları "Eski dünya Seyahatnamesi" adı altında Aşina Kitaplar adlı yayınevi tarafından kitaplaştırıldı. Hocanın kendi nefis anlatımı ile dillendirdiği mekanlar insanda bu diyarları görme arzusunu had safhaya çıkarıyor. Kitapta Kırım, Bahreyn, Suriye, Mısır, Yunanistan, Arnavutluk, Bosna, Makedonya, Macaristan gibi Osmanlı coğrafyasının parçası olan beldelerin yanı sıra Rusya, Çek Cumhuriyeti, İtalya, Çin, Almanya, Hindistan, Japonya gibi Asya ülkeleri de var. Bu nedenle kitap tam anlamıyla ismine layık bir seyahtname çalışması olmuş. Yolda veya evde dinlenirken keyifle okuyacağınız bu kitabı hararetle tavsiye ederim.
|