Ana Sayfa > Matbuat Aleminden

Vahim bir değişiklik

§               İlber Ortaylı; Milliyet 24 Ağustos 2008

Yunan muharebesinde 1896 yılında şehit düşen ve Alasonya kazasında defnedilen Abdülezel Paşa’nın hatırasını yaşatmak için; cumhuriyet devrinin İstanbul Belediyesi, Unkapanı Gazi Meydanı ile Fener İskelesi arasında kıyıya paralel ana caddeye onun ismini verdi.
Bugün bu işlek caddenin Haliç tarafı doğrudan yeşil saha haline getirildi. Günümüz İstanbul Belediyesi ise onun ismini kaldırdı ve Kadir Has Caddesi yaptı. Muhtemelen Cibali Sigara Fabrikası’na kurulan üniversite yönetiminin talebiyle bu işlem yapıldı.
Kadir Has önemli ve hayırsever bir işadamımızdır, üniversiteyle de iftihar ediyoruz. İnşallah iyi ve devamlı bir geleceğe sahip olur. Ama bu işlemi tasvip etmiyoruz; zira biz haddimizi bilmiyoruz, ananelerimize de sadık değiliz. Bu olay kimsenin umrunda değil. Ben dahil bu vahim değişiklikten iki-üç ay geçtikten sonra haberdar olduk.

Savaşlarda kendini gösterdi, 1896’da şehit düştü
Abdülezel Paşa kayıtlara göre 1831 yılında Konya vilayetinin Hadım ilçesinin bir köyünde doğdu. Zekası sayesinde okuma yazma dahil kendini yetiştirdi ve 16 yaşında orduya nefer olarak girdi. İmparatorluğun öbür ucuna gönderildi. Arabistan ordusundaki yararlılıklarıyla yükseldi, subay oldu.
Kırım Savaşı’na katıldı, Karadağ ve Girit isyanlarında şecaatini gösterdi. 1876’da Sırbistan Savaşı’nda Aleksinaç mevkiinde cesurane ve fedakarca çarpışmasıyla şöhret kazandı. Plevne Savaşı’nda Gazi Osman Paşa’nın en yakın ve güvendiği kumandan ve silah arkadaşıydı.
Bu general subayları ve neferleri fevkalade severdi. Yunan Savaşı’nda 17 Nisan 1896’da Pınartepe mevkiini almak için yaptığı hücumda askerlerinin başında şehit düştü. İsmi büyükşehrin kütüğünden silinen şehidi muhterem askerin kısa tercüme-i hali budur.
Bu ismi kim küçümsüyor veya rahatsız oluyor bilemiyorum. Caddeye Kadir Has’ın ismi verilmiş; yetmez Haliç’e de Kadir Has Körfezi denilsin, Marmara Denizi’ne de birinin adını verelim. Telaffuz edemediğimiz, manasını bilemediğimiz Azapkapı’ya da Şenkapı adını verelim! Çünkü birçok kimse deniz neferlerine verilen Azep adını ve Azepkapı’yı Azapkapı ve azap çekilen yer diye düşünüp rehber kitaplarda dahi İngilizceye öyle çevirip tercüme ediyor.

İmparatorluk tarihini temsil eden bir isim silinmemeli
Bir toplum cahil ya da fakir olabilir ama had bilinmezse parlak bir gelecek beklenemez. Maalesef bu toplum 19 Mart 1920’de işgalcilerin şehit ettiği efradın Şehzadebaşı Karakolu’nu, onun yanıbaşındaki yeniçeri acemioğlanlarının kışla odalarını yıkıp Saraçhane’deki mendebur belediye sarayını yaptı. Aynı zihniyetin devam ettiğini Abdülezel Paşa Caddesi’nin ismini silmekle de gösterdi.
Merhum Kadir Has memleketimizin yapıcı işadamlarındandı ve doğrusu eğitime de çok büyük katkıları olmuştur. Kadir Has Üniversitesi hem bir binayı ve mahalleyi kurtarma konusunda mimari bir restorasyon başarısı gösterdi hem de şu anda ümit vaat eden bir üniversitedir.
Üniversitenin hemen önündeki sokağı veya başka bir caddeye Kadir Has Üniversitesi ismi verilebilir. Bizzat o muhteşem güzel bina Kadir Has Üniversitesi ismini taşıyor. Binaenaleyh bu kavmin kimliğini ve imparatorluğun tarihini temsil eden bir ismi silmemiz için hiçbir geçerli neden yok. Bu kadirbilmezlik ve hadsizliğin derhal tashihi gerekir.

 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 24 Ağustos 2008 | Matbuat Aleminden
 Kontun hayaleti hâlâ İstanbul'da

Demokrasi ve insan haklarını gözetmeden, ırkçılık, ayrımcılık yaparak, kentlileri dışlayarak kültür mirası korunamaz

RADİKAL GAZETESİ PAZAR EKİ 23/12/2007

KORHAN GÜMÜŞ

Kont Abraham-Salomon dö Kamondo, İstanbul'da Kırım Savaşı sırasında başlayan kent yönetimi reformu içinde, ilk belediyenin (6. Daire) kuruluşunda yer alan, Şirket-i Hayriye, Dersaadet Tramvay Şirketi gibi önemli kentsel altyapı yatırımlarına öncülük eden, yeni eğitim kurumlarının oluşumunda rol oynayan İstanbullu bir hayırsever, bir sivil toplum önderi. Yaşadığı dönemde Osmanlı padişahı dahil bütün İstanbullular tarafından sayılan sevilen, İtalyan İmparatoru Victor Emmanuel tarafından kont unvanı verilen Abraham-Salomon dö Kamondo İspanya'daki engizisyondan kaçarak önce Venedik'e, sonra İstanbul'a yerleşen bir aileden geliyor. Bu ailenin son fertleri ll. Dünya Savaşı'nda Nazi temerküz kampı Auschwitz'de can veriyorlar.
Kont Abraham-Salomon dö Kamondo'nun mezartaşı bugün yerinden sökülmüş, kırılmış olarak çöplerle, molozlarla birlikte bir yığıntının içinde duruyor. Bugün sanki bir savaş geçirmiş gibi harap durumdaki anıtmezarı ise Haliç'e hakim bir noktada, Hasköy'de çevreyolu tarafından oyulan bir tepenin üzerinde bulunuyor. Kont Abraham-Salomon dö Kamondo'nun 1873'te Paris'te öldüğü, vasiyeti üzerine naaşının çok sevdiği kente, İstanbul'a nakledildiği, saray bandosu ve devlet erkânının hazır olduğu bir törenle buraya defnedildiği biliniyor. Bu törenin olduğu gün boyunca İstanbul'da esnafın kepenk kapattığı, borsanın tatil edildiği dönemin yazılı kaynaklarında yer alıyor. Anıtmezar, bir zamanlar 20 bin İstanbullu Yahudi'nin yaşadığı Hasköy'de, en son gömülerin 1973'lerde yapıldığı tarihi mezarlık alanı içinde yer alıyor. Bu tarihlere kadar sağlam vaziyette olan bu yapı son zamanlarda insani müdahalelerin yıpratıcı etkilerine ve vandalizme sahne oldu. Mezarlık alanı da binalar tarafından işgal edildi. Son olarak da bir bölümü kurucusu olduğu belediyenin çöp kamyonlarının park yeri olarak kullanılmaya başlandı. Geriye kalan mezarlık alanı için de, anıtmezarı ve mezarlığı dikkate almayan bir kurban kesim merkezi projesi hazırlatıldı. Eğer bu bina da yapılırsa Kont Abraham-Salomon dö Kamondo yakın tarihin derinliklerinde kaybolacak ve anıtmezarı da vicdanları sızlatan bir belge olarak kimseyi rahatsız etmeyecek.
Başka kentlerdeki benzer anıtlar yüzlerce yıl hiçbir restorasyon geçirmeden ve üzerinde bir çizik bile olmadan ayakta dururken, adı bir zamanlar neredeyse İstanbul'la birlikte anılan, ancak nasıl olduysa günümüzde "unutulan" ya da kayıtlardan silinmeye çalışılan bir tarihi şahsiyetle ilgili anıtın nasıl adım adım yok edilmeye çalışıldığı ortada. Bu durum aynı zamanda 150 yıl önce kurulan modern yerel kamu idaresinin nasıl ve neye doğru dönüştüğünü gösteriyor. Bu nedenle sorunu, basit restorasyon konusu gibi dar bir çerçeveye hapsetmeye çalışanların ikiyüzlü bir tutum sergilediklerini düşünüyorum.

İnsan hakları ve kültür mirası
Bugün 75 yaşında olan Nesim Bey bütün başından geçenlere rağmen gülümsemesi hiç eksik olmayan, tatlı sohbetine doyulmayan bir İstanbullu, Hasköy doğumlu bir Yahudi. Haliç'te deniz kenarındaki tarihi üç katlı kagir binası, içindeki aletleri, makineleriyle birlikte bir gün aniden yıktırılıvermiş. Nesim Bey'in yaşadığı acı işyerini kaybetmekle ya da ailesinin Trakya'dan göç etmek zorunda kalması, babasının Varlık Vergisi ile ödeyemeyeceği kadar bir vergi tahakkuk ettirilerek taş kırmaya gönderilmesiyle sınırlı değil. Kendi mezarının da çocukları tarafından bulunamayacağına ve İstanbul'da ailesinden hiçbir iz kalmayacağına içtenlikle inanıyor. Nedenini sorduğumda, kendi babasının, annesinin mezarını örnek gösteriyor: "Bir gün damperli kamyonlar sahile moloz dökmeye başladılar. Baktım dökülenler moloz değil, mermer taşları ve insan kemikleri. Yukarı çıktım, ailemin mezarını aradım, bulamadım. Bir gün önce yerinde duran mezardan geriye bir şey kalmamıştı. Hiç kimse sesini çıkaramadı. İnsanlık ayıbı. Ama ne yapalım susuyoruz. Susmayı bileceksiniz. Konuştunuz mu, her şey biter. Bir yerde barınamazsınız. Bu nedenle elden bir şey gelmez".
Bunları söyledikten sonra küçük bir sessizlik oluyor. Bu yaşlı adam belki de yıllardır süren suskunluğunu bozmanın zamanının geldiğini düşünüyor. İlk defa tanımadığı insanlara herkesin bildiği ama ortalıkta asla konuşmadıkları sorunları anlatma ihtiyacı duyuyor: "Tepedeki Yahudi Mezarlığı, şimdi caminin olduğu yeri, belediyenin çöp kamyonlarının bulunduğu yeri, hatta evlerin inşa edildiği yeri de kapsıyordu. Aşağıdaki çukura kadar. Mezarlığın çoğu işgal edildi. Ne yapacaksınız? (İşaret parmağını ağzına doğru götürerek) Burada da susmayı bileceksiniz."
Susmayı bilmek... Hayatta kalmak, insan içine çıktığında konuşmamak, hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak. Müslüman ya da Yahudi, Rum ya da Ermeni, Alevi, Kürt... Başına bir olay gelen herkesin susmak için mutlaka bir nedeni olmalı. Hoşgörüye sığınmak işte böyle bir şey. İktidarlar hoşgörünün kendi inanışlarından kaynaklandığını iddia ediyor. Oysa bu kendisini merkeze yerleştiren, kamusal gücü tekelci bir biçimde kullanan ve vatandaşlık haklarını sorgulamayı engelleyen bir yönetim biçimi.
"Ben yukarıdaki Yahudi okulunda okudum, orası simdi yaşlılar yurdu. Eskiden burada 20 sinagog vardı. Bu bölgede 20 bin Yahudi yaşıyordu. Şimdi bir iki tane var ama güvenlik nedeniyle her gün açık değil. Herkes korkuyor. Bir zamanlar burada ne kadar özgür yaşıyordu insanlar. Varlık Vergisi zamanında benim babama öyle bir vergi geldi ki, ödemesi mümkün değil. Elindeki avucundakini satsa yetmez. Babamı aldılar, kampa götürdüler. Görünüşte vergi herkese ama, nasıl bir eşitsizlik yapıldı, bilemezsiniz. İsrail kurulunca buradan büyük bir göç yaşandı".
Yıkımlar sırasında ortaya çıkan manzara ürpertici. İstanbul'un can damarı olan bölgede mimarlık mirası binalar yok edildi, halk işyerlerini, evlerini kaybetti, fakirleşti.
"Belediye başkanı bize buradan çıkın dedi ve hemen yıkım başladı. İki kuruş da para veriyordu ama bu para taşınmaya bile yetmez. Tek tek yapı sahiplerine, kiracılara gelip binanızı yıkıyoruz, karşı koyarsanız sizin için çok daha kötü olur dediler. Belediyeye gittim, 'ne şikayet ediyorsun, bankaya paranı yatırdık' dediler, çevremi sardılar ve yaka paça tutarak dışarı attılar. Ne yapalım, ne edelim dedik, hep birlikte bir fırsatını bulup Başbakan'a kadar gittik. Derdimizi anlattık. O daha bizi dinlerken sinirlendi. 'Hâlâ ne duruyorsunuz orada, hemen terk edin orayı' diye bizi azarladı. Büsbütün ne yapacağımızı şaşırdık..."
Bugün de aynı tepeden inmeci yöntemlerle kültür mirası yapılar yok ediliyor. Geçenlerde benzer bir şekilde Süleymaniye'de Kiptaş tarafından insanlardan arındırılarak yıkılan tescilli yapıların gündeme geldiği toplantıda bir belediye yetkilisi İstanbul'da 'minkari' ustasının yetiştirilmesi gerektiğini söyleyip duruyordu. Bu sözler bana Marie Antoinette'in "ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler" sözünü hatırlatıyor. Oysa üyesi olmayı arzuladığımız AB yerel yönetim uygulamalarında kültür ve kültür mirası kavramı geçmiş inşa etmek için değil, demokratik değerleri pekiştirmek için öne çıkıyor. BM kültür ve eğitim örgütü UNESCO bünyesinde yapılan tartışmalar "somut olan" kültür mirası yanında fiziksel olmayan, yani "somut olmayan" kültür mirası kavramının kabul görmesine yol açtı. Bu gelişmeler demokrasiyi ve insan haklarını gözetmeden, ırkçılık, ayrımcılık yaparak, kentlileri dışlayarak kültür mirasının korunamayacağına ışık tutuyor
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 27 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden

Erik-Jan Zürcher - Cumhuriyet'i kuran kadro Anadolu'yu tanımıyordu

22-23aralık 2007 Zaman gazatesi röportaj

Prof. Dr. Erik-Jan Zürcher'i daha çok Türkiye'nin yakın dönem tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan tanıyoruz. Özellikle Osmanlı'nın yıkılışı ile Cumhuriyet'in kuruluşuna ilişkin olarak kaleme aldığı onlarca kitabı hem Avrupa'da hem de Türkiye'de yayımlandı. Aynı zamanda Türkolog da olan Zürcher, uluslararası alanda Türkiye denilince ilk akla gelen isimlerden oluyor

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecinde yapmış olduğu önemli katkılardan dolayı Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından 2005 yılında üstün hizmet madalyasıyla da ödüllendirilen Prof. Zürcher, halen Hollanda Leiden Üniversitesi'ne bağlı Türkoloji bölümünde görev yapıyor. Prof. Zürcher ile hem Türkiye'nin kuruluş döneminde yaşananları hem de bugünü konuştuk.

Türkiye'ye, özellikle imparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yıllarına dönük bu ilginiz nasıl başladı?

70'li yıllarda Türk dili ve kültürü okudum ve giderek daha çok ilgilenmeye başladım. Cumhuriyet tarihi ilgimi çekti. Hep yeni bir başlangıç olarak gösterilmesi, ki Atatürk'ün Samsun'a çıkışı ile başladığı iddia edilirdi. Bundan şüphelendim. Böyle bir şey olabilir mi diyerek derinleşmeye başladım. Bu konu üzerine yüksek lisans yaptım. İzmir suikastı ile başlayan dönemi mercek altına aldım. O zaman hem muhalif Milli Mücadele hem de eski İttihat ve Terakki liderleri temizlendi. Bunun nedenlerini merak ettim.

Neden bu temizlik yapıldı? Cumhuriyet her şeyi sıfırlamak, yeni bir başlangıç mı yapmak istedi?

Bence Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında büyük bir devamlılık var. Liderlik tarzı ve elit kadro aynen devam etti. Cumhuriyet'in liderleri de eski İttihatçı. Yani liderlik seviyesinde devamlılık var. Bürokrasi ve orduya bakınca da büyük bir değişiklik olmadı.

Devletin ideolojisi mi değişti sadece?

Değişikliklerle birlikte, ideolojide devamlılıklar var. Cumhuriyet'le birlikte bu uluslaşma gündeme geldi. Türk milliyetçiliği yani.

O halde Cumhuriyet'i kuranların kafasında önceden böyle bir proje var mıydı, yoksa şartlar zorladığı için mi cumhuriyete geçtiler?

Belki Atatürk'ün kafasında vardı. Yani üst kadroda. Ama genellikle, en azından 1922'ye, yani büyük zafere kadar, herkes, imparatorluğun sürdürülmesi için çabalıyordu. Söz gelimi Ankara'da padişahın doğum günü kutlanıyordu. Yeni bir devlet kurma fikri o kadar kök salmamıştı. Milli Mücadele'yi, Cumhuriyet tarihinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Milli Mücadele, var olan devletin, Osmanlı'nın devam etmesi için verilen bir savaştı. Yeni bir Türk devleti ya da cumhuriyet kurmak için değil.

Dönüşüm ne zaman oldu peki? Ne zaman 'Bu iş Osmanlı ile olmayacak, yeni bir devlet lazım' denildi?

Bunu söylemek çok zor. Belli bir tarihte olmadı aslına bakılırsa, bir geçiş süreci yaşandı. 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu var, tamam. Onun getirdiği sistem cumhuriyete benziyor. Ama Osmanlı Anayasası da var. Teşkilat-ı Esasiye bunun bir parçası. 1921'de cumhuriyete geçiş başladı diyebiliriz. Bu süreç 1924'te, yeni anayasa ile sona eriyor. Osmanlı anayasası 1924'te gündemden kalkıyor. Ama yine de belli bir tarih yok. 1923'te bile Milli Mücadele kadrosunun çoğunun tercihi, anayasal bir monarşiydi.

Atatürk de bu düşünceyi paylaşıyor muydu?

Tabii, onun düşüncelerini bilemem. Ama sonradan söylemiş. 1920 ve 21'de aklında cumhuriyet var mıydı? Olabilir, ama net olarak bilemiyoruz. Çünkü güvenilir, o dönemden gelen bir belge yok.

Ama bir süre sonra Cumhuriyet, Osmanlı'nın reddi üzerine inşa edilmeye başlandı.

Evet, tamamen öyle oldu. Ama anayasal monarşiyi tercih edenler, yani Rauf, Karabekir gibiler, 1925-26'da tasviye edilerek, siyasal merkezin dışına itildi. Tabii Atatürk'ün çevresindeki radikaller siyaseti tekelleri altına alıyor, özellikle de 1925-29 arasında, Takrir-i Sükun'la, muhalefete falan izin verilmiyor. Osmanlı'yı ret fikri hâkim oluyor. Gerçekten de bu uluslaşma projesinin bir parçası da budur. Abartmadan diyebiliriz ki, onların gözünde, Türkiye, Osmanlı'dan kurtulmuştu. 'Tamam biz Türkler bu imparatorluk için çok şey yaptık, çaba gösterdik; ama artık biz Türklerin de nihayet bir evi var.' düşüncesi hakim oldu. 'Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlardı...'

Bu süreçte halk nerede? 'Biz Osmanlı'yı kaldırıyoruz, siz ne diyorsunuz ey ahali?' gibi bir durum söz konusu oldu mu peki?

Yok, yok, hayır. Tamamen tepeden inme bir durum. Yani Kemalist kadro, İttihatçılar gibi pozitivist. Ve pozitivistler genellikle halka pek güvenmiyorlar. Modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe çok büyük inançları var. Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlar; ama halka pek güvendikleri söylenemez.

Bu güvensizlik neden? Halk mı çok aşağıda yoksa onlar mı çok yukarılarda bir yerlerdeydiler?

Kısmen pozitivizmden kaynaklanıyor. Avrupa pozitivizminde de aynı şey söz konusuydu. Halka pek güvenilmez, bilim adamları ve aydınlardan müteşekkil bir aristokrasi kurulması istenirdi. Bir yanı bu. Öte yandan Anadolu gerçeği var. Söz konusu kadronun büyük bir kısmı Avrupalı, çoğu Rumeli'den gelmiş. Ya da Ege sahillerinden, adalardan ya da İstanbul'dan. Kemalist cumhuriyetin kadrosuna baksak, üçte ikisi, Ege Bölgesi'nden. Anadolu onlar için yeni bir memleket.

Cumhuriyet'i kuranların Anadoluluğu çok azdı o halde?

Evet, çok az. Anadolu'yu pek bilmiyorlar. Mesela İttihat ve Terakki, Meşrutiyet döneminde, bilimsel araştırmalar yaptırtıyor. Aleviler, Kürtler, aşiretler hakkında. Çünkü bilmiyorlar. Anadolu halkı nedir, öğrenmek istiyorlar. Aleviler nedir, eskiden Hıristiyan olmuş Müslümanlar mıdır nedir, buna dair şüpheleri var. Misyonerlerin yazışmalarını takip ediyorlar. Söz gelimi Atatürk ilk kez 1916'da, 35 yaşındayken Anadolu'ya geçiyor. Bu çoğu için geçerli. İnanılmaz bir uçurum var bu Egeli kadro ile Anadolu halkı arasında. Bir yabancılaşma durumu var. Tabii etnik bir farklılık değil bu. Modern eğitim görmüş, Abdülhamit'in kurduğu okullarda okumuş, pozitivist eğitim almış bir kadro bu.

Bu kadronun Osmanlı'nın dağılışının faturasını İslamiyet'e kestiği ve yeni ulus inşası sürecinde İslam yerine Türklüğü ikame ettiği söylenir. Buna katılıyor musunuz?

Bu biraz karışık ama dini, modernleşmenin engeli olarak gördükleri kesin. Bu da pozitivizm kaynaklı bir özellik. Biliyorsunuz bu düşünceye göre üç dönem vardır; önce dinsel, sonra felsefî dönem ve sonunda da fen dönemi. Kemalist kadro da aynı fikirde. Din bir engel. Öte yandan evet, bir Türkleştirme, Türk milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar; ama Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile devam eden on yıllık savaş döneminin birikimi de var. Bu dönemde Osmanlı Müslümanları, Hıristiyanlarla savaştı, özellikle de Rum ve Ermeni Hıristiyanlar. Yani bir yandan etnik Türk milliyetçiliği var ama diğer yandan bu miras da çok güçlü. Bu yönden Hıristiyan ya da Musevi bir Türk düşünmek onlara çok zor geliyor. Bunların İstanbul'daki uzantıları; azınlıklar, Levantenler Cumhuriyet içinde hep bir sorun olarak görülüyor...

Sizce Cumhuriyet devrimi tepeden inmeci bir devrim miydi? Diktatöryal özellikleri var mıydı?

Şüphesiz evet. Özellikle 30'lu yıllarda. Resmî olarak olmasa bile fiilen bir diktatörlüktü. Ama unutmayalım ki o dönemde Avrupa'daki devletlerin büyük çoğu diktatörlüktü. Ama Türkiye'de daha erken, 20'li yıllardaki İtalya gibi, başlıyor. Franko, Mussolini, Salazar gibiler siyasî coğrafyayı kaplamış, demokrasi bir istisna olmuş o yıllarda. Biraz o döneme de bağlı. Ama teorik açıdan Cumhuriyet'in temelleri demokratikti.

Peki bu kadronun başındaki Atatürk? Bir demokrat mı, yoksa diktatör mü?

Onun kendi fikirlerinde de aynısını görüyoruz. Prensip olarak Fransız Devrimi'nin ilkelerine inandı; ama fiilen, demokrasi, kendi devrimlerini ve modernleşme projesini tehlikeye soktuğu zaman, demokrasiye sırtını döndü. Mesela 1925'te, Takrir-i Sükun vardı. 1930'da Serbest Fırka olayı yaşandı. Tıpkı 1913'te İttihatçıların yaptığı gibi. Bir seçenek varsa; demokrasi ve modernleşme arasında seçim yapmaları kaçınılmaz olduğunda, modernleşmeyi seçtiler.

Serbest Fırka neden kapatıldı?

Çünkü başarılıydı! Fethi Okyar'ın yaptığı mitingler çok kalabalık topluyordu. 1930'larda dünya kriz içinde. Batı Anadolu'da gelişmiş bir ziraat var ve bu ziraat, büyük krizin etkisinde. Yolsuzluklar çok yaygın. Halkın Kemalist kadroya olan desteği azalmış. Zaten Serbest Fırka da bunu gayet güzel gösteriyor. İnsanlar şahsen Mustafa Kemal'e bağlı; ama CHP'yi tutmuyorlar. Muhalefet başarılı olunca kapısına kilit vuruluyor. Bu arada hem İttihatçılarda hem de Kemalistlerde aynı şeyi görüyoruz; demokrasi, modernleşmenin bir parçasıdır diye düşünüyor ve buna da inanıyorlar. Ama devrimleri tehlikeye girdiğinde, demokrasiyi feda etmeye hazırlar. 30'da bunu gördük.

Serbest Fırka kapatılmasa?..

Kapatılmamış olsaydı, seçimleri kazanmış olsaydı ne olacaktı, diye sorabiliriz. Hiç şüphe yok ki Atatürk yine cumhurbaşkanı kalırdı; ama daha rekabete dayalı bir siyasal ortam; daha demokratik bir ortam olurdu. Demokrasinin kök salması açısından daha iyi olurdu. 1950'de yaşananlar, yirmi yıl önce yaşanabilirdi. Kemalist Cumhuriyet'in en koyu diktatörlüğü, 35'te başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Kadınlar birliği, üniversiteler, gazeteciler birliği ve birçok gazete kapatıldı... Devlet ve parti tam anlamı ile hayatın, toplumun tüm katmanlarına el koydu.

Neden? Kontrolü kaybetme korkusu mu bu?

Tabii, öyle bir korku var. Ekonomi kötü. Kadronun kendine güveni yok.

Atatürk ile kıyaslandığında İnönü'nün buradaki konumu nedir? İkisi de aynı düşüncede mi bu süreçte?

Evet bence aynı şekilde düşünüyorlar. Genelde Kemalist dönemin tüm başarısızlıkları İnönü'nün üzerine yıkılmaya çalışılır. Bu doğru değil. İkisinin de politikaları aynı doğrultuda. Sadece İnönü'nün Atatürk kadar karizması yok. Sözgelimi Fethi Okyar, 30'da partiler üstü bir cumhurbaşkanlığı fikrini dile getirmiş, Atatürk'e, 'Ben CHP ile mücadele edebilirim; ama sizinle karşı karşıya gelmek istemiyorum.' demişti. Ama Atatürk bu imkânı kullanmadı.

Bu arada Meclis'te toplum adına sesini yükseltecek kimse yok muydu?

Hayır, tabii ki yok. Meclis ile halk arasında pek bağlantı yok. Vekiller de resmiyette seçilmiş görünse de, fiilen atanmış durumda. Mesela Mehmet Fuat Köprülü, Kars milletvekili seçilmişti. Ama hayatında Kars'ı görmüş müydü acaba? Onun gibi onlarcası vardı.

Peki halkın hiç tepkisi olmadı mı bunlara? Ara ara ayaklanmalar görüyoruz bazı bölgelerde.

Yok onlar farklı, daha çok mahalli ayaklanmalar. Sözgelimi Şeyh Said İsyanı var 1925'te. Tabii İslamcı tarafları var bu olayın ama bölgesel bir Kürt isyanıdır bu. 1935'te yine bölgesel bir ayaklanma olan Dersim'i görüyoruz. Kemalistler bunlar arasında hep devamlılık görüyor. Çünkü eski İttihatçılar olarak 31 Mart gibi bir tecrübe yaşamışlar. Hep kafalarında 'şeriatçı kalkışmanın' izleri var. Meşrutiyet devriminden bir yıl sonra İstanbul'dan kovulmaları, hepsine bir travma yaşatmıştı. Kendilerini hürriyet kahramanları olarak görüyorlar; ama kendi başkentlerinde, İstanbul'da bir ayaklanma oluyor ve bu hürriyet kahramanları şehri terk etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Hareket Ordusu ile tekrar şehri kontrol altına almış olsalar da bu travmanın etkisi geçmiyor. Bu yüzden 1925'teki Şeyh Said İsyanı, 1930'daki Menemen Hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık görüyorlar. Kendi kafalarında bir irtica meselesi oluşuyor.

1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi de aynı devamlılık içinde mi görülüyor?

Belki seçimlerin kendisinde değil fakat Demokrat Parti'nin iktidar yıllarında, 'siz irticaya kapı açıyorsunuz' söylemi ile sürekli bunu vurguluyorlar. Düşünün 31 Mart, Menemen, Şeyh Said olayları yaşanmış. Menderes döneminde olan olaylara o gözlükle bakıyorlar. Ahmet Emin Yalman suikastını da aynı şekilde değerlendiriyor, 'bakın irtica tehlikesi henüz geçmiş değil' diyorlar. Bunların hepsi bugünkü Türkiye'de de rol oynuyor.

Böyle bir tehlike var mı gerçekten Türkiye'de? Özellikle de bugünün Türkiye'sinde?

Ciddi bir irtica tehlikesi yok. Ülke çok değişti. Güçlü bir orta sınıf var. Tabii ufak tefek mürteci gruplar var, Hizbullah var, İBDA-C var; ama bunların toplum içindeki desteği çok zayıf. Sağdan ya da soldan, küçük radikal gruplar her zaman tehlikeli olabilirler; ama bugün Türkiye'de ciddi bir irtica tehlikesi yok. İrtica tehlikesi ne peki? Kemalistlerin gözünde, birkaç mürteci dini kullanarak her şeyi ele geçirecek, halk da çok saf, bunlara kanacak. Yani Kemalistlerin irtica doktrininde iki kavram önemli rol oynuyor. Halkın bilgisizliği ve dini istismar eden küçük gruplar. Tamam, dini kullanmak isteyen küçük gruplar var; ama halk da o kadar saf değil. O zamanlar bile değildi. Kemalistlerin korkusu hep abartılı bir korku oldu.

Korku ile topluma bir nevi şantaj mı yapılmış oluyordu?

Hayır, zaten buna da gerek yok; çünkü ülkede demokrasi yoktu! Sadece kendilerini kandırdılar.

1950'de tam olarak ne yaşandı? Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi sembolik açıdan ne anlam ifade ediyordu?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra elit içi bir tartışma başladı. Demokrat Parti'nin kurulması bu elit içi bölünmenin sonucudur. Burada halkın rolü yok henüz. Ama rejimin çok partili hayata geçmesi için hem yurtiçinde hem de yurtdışından yoğun girişimler var. Recep Peker bu görüşe karşı ama İnönü, tavrını demokrasiden yana koyuyor.

Neden böyle bir şey yapıyor? Seçmese de, 'Neden sen demokrasiye geçmiyorsun?' diye hesap soracak bir güç yoktu o zamanın Türkiye'sinde.

Doğru yoktu, ama İnönü çok zeki ve pragmatist bir adamdı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Amerika'nın önderliğinde yeni bir dünya düzeninin kurulduğunu gördü. Diğer yandan yurtiçindeki gerginliğin de had safhaya geldiğini de fark etmişti. Bir açılım yapılması gerektiğini görüyordu. Ama seçimleri kaybedeceğini hiç aklına bile getirmemişti! Malum, daha sonradan bu seçimler için, 'Bu kadar nankörlük göreceğimizi hiç beklemiyordum!' diyecekti. Bu görüş CHP içinde çok yaygındı... Peki diyelim ki, İnönü, Recep Peker'in tarafını tutmuş olsaydı; 'Demokrasinin vakti henüz gelmedi' deseydi, ne olacaktı? O zaman Türkiye'nin durumu İspanya'nınkine ya da Portekiz'inkine benzeyecekti. Ve bu durum en azından 70'lere kadar devam ederdi. Çünkü bu bir kuşak meselesi. Franco ve Salazar vefat edince, zaten içi çürümüş rejimleri de birden çökmüştü. Arkasında ordunun ve partinin de desteğini almış olan İnönü, Franco gibi mutlak bir diktatör olarak kalmayı tercih edebilirdi. O zaman da Türkiye, Batı bloKu içinde kalsa dahi, NATO'ya giremezdi. Eğer rejim 70'lere kadar devam etseydi, sanırım o zaman, Kemalist rejimin tüm izleri de silinirdi. Şu an Türkiye'de demokrasi var, ama eski Kemalist dönemin ve rejimin önemli unsurları halen ayakta. Ordunun rolü, devletin rolü...

Kemalizm'i şu an Türkiye'de kim temsil ediyor? Sadece ordu mu?

Yok sadece ordu değil. Ordunun yanı sıra bürokrasi ve bir de CHP'ye oy veren kitleler de Kemalizm'i tutuyorlar. Ayrıca MHP'de de var bu düşüncede olan.

CHP sol bir parti mi sizce?

Yok kesinlikle değil.

Peki tarihinde hiç sol parti oldu mu?

Belki Ecevit'in döneminde olmuş diyebiliriz. Özellikle 'ortanın solu' fikrinin olduğu dönemde böyle bir karakter almaya başlamıştı belki. Fakat tabii eskiden beri bir sol parti olduğu söylenemez.

Nasıl bir parti CHP, siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Otoriter bir devlet partisi. İdeoloji açısından da sol bir parti sayılamaz. Ne yazık ki Türkiye'de çok ciddi oranda bir sosyal demokrat veya sol liberal seçenek yok.

AK Parti siyasi yelpazenin tüm kesimlerine hitap ediyor gibi...

Yani o da normal değil. AK Parti tabii devletin ve ordunun siyasal rolüne karşı çıktığı için demokratikleşme için bir güç sayılıyor. Ama bence Türkiye'nin demokratikleşmesinde AK Parti'nin rolü çok önemli. Fakat aynı zamanda değerlerine baktığımızda muhafazakâr bir parti olduğunu görürüz. O yüzden kanaatime göre Türkiye'de liberal sol bir partiye çok ihtiyaç var. Ya da merkez sol bir partiye. CHP gibi devlete yaslanmayan fakat gücünü sivil toplumdan alan ilerici bir sol partiye çok ihtiyaç var.

Türkiye'de deniliyor ki bir İslamlaşma tehlikesi yok; ama etkili bir muhalefet olmadığı için AK Parti güçleniyor. Katılıyor musunuz?

Evet, Türkiye'nin İslamlaşma tehlikesini pek görmüyorum. Fakat gelişmiş bir toplumda aynı zamanda gelişen bir orta sınıfın da olması lazım. Dolayısıyla gelişmiş toplumlarda dengenin sağlanması için, muhafazakâr bir partiye karşı ilerici bir sol partinin olması da gerekiyor.

Neden Türkiye'de bahsettiğiniz türden bir parti olmuyor peki?

Yok; çünkü Türkiye'de bazı dengeler kurulmuş değil. Şu anda bir AK Parti ve devlet ikilemi var. Devlet ve ordu halen siyasal sistemde ağır basıyor. Tabii sadece ordu değil, bürokrasiyi de dahil etmek lazım buna. Devletin menfaatini her şeyin üstünde gören bir zihniyet var halen Türkiye'de.

AK Parti'de de var mı bu zihniyet?

Var ama tek farkla. İki seçim zaferinden sonra AK Parti halka güvenmeye başladı. Bu anlamda bir bağlantı var. Bu yüzden yalnız devlete güvenmelerine gerek kalmadı; çünkü kendilerini Menderes dönemindeki gibi milli iradenin sözcüsü gibi görüyorlar.

Siz böyle görüyor musunuz?

Evet. Yalnız, beni biraz rahatsız eden bir şey var. Başka bir Türkiye daha var, liberal, aydın ve ilerici... Milyonlarca kişi bunlar. Eğitim görmüş ve evrensel değerlere inanan. Bunların sözcüsü yok.

AK Parti bunları temsil etmiyor mu?

Yok, çok az temsil ediyor. AKP'nin gizli bir ajandası olduğuna hiç inanmıyorum. Fakat bu partinin ve liderlerinin dünya görüşleri ve değer sistemlerini, mesela bireysellik, kadın hakları ve eşcinsellerin haklarına bakışlarını göz önüne aldığımızda çok muhafazakar olduklarını görüyoruz. Böyle bir partinin yanında daha ilerici bir partinin de siyasal sisteme katılması Türkiye için iyi olurdu. Ama mesela ben Türkiye'de yaşasaydım bu son seçimde AK Parti'ye oyumu verirdim. Çünkü ordunun siyasete karışmasını istemezdim. Abdullah Gül'ün adaylığı esnasında yaşanılan baskıyı hiç de hoş görmedim. Türkiye'nin demokratikleşmesi için en iyi seçenek şu anda AK Parti. Fakat benim durumumda olan bir kişi için bu çok doğal bir şey değil. Çünkü Hollanda'da Hıristiyan Demokratlara veya daha muhafazakar Hıristiyan partilere hiç oy vermedim. Çünkü kendimi ilerici, liberal bir kişi olarak görüyorum. Ama Türkiye'de kime oy vereyim? CHP'ye mi vereyim? Hayır; çünkü devlet partisi. Onların demokratik bir zihniyeti yok. MHP'ye mi vereyim? Vermezdim; çünkü onlar bence ırkçılık boyutlarında aşırı milliyetçi görüşteler. Yani Hollanda'daki aşırı kanadı temsil eden Geert Wilders ve takipçilerine benzetebilirim onları. Bu durumda kendime daha çok uyan başka bir parti olmadığı için, Türkiye'deki tüm arkadaşlarım gibi oyumu AK Parti'ye verirdim. Ama bu seçeneksizlik aslında çok ciddi bir sorun Türkiye için. Bu da görülmeli.

Peki siz Türkiye'de bir darbe tehlikesi görüyor musunuz?

Emin olamıyoruz tabii ama pek sanmıyorum. Ordu, darbeleri şimdiye değin hep arkasında bir destek varken yaptı. Mesela 28 Şubat'ta olduğu gibi. Orada ordu tek başına faaliyet göstermedi. İlk önce medya ile, sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla, işverenlerle, baroyla güçlü bir koalisyon kuruldu. Ve ordu bunların sözcülüğünü yaptı. Ama bu koalisyonu şimdi görmüyorum. Geçen yaz, yani Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili tartışmalarda ordunun destek bulamadığını gördük.

Ordu toplumsal desteğini kaybetti diyebilir miyiz?

Yani bir kimlik olarak değil tabii. Türk toplumu halen orduyu en saygın kurumlardan biri olarak görüyor. Fakat toplumsal ajandası ve siyasal rolü için toplumdaki desteği çok azaldı. Tabii hâlâ bir darbeyi destekleyecek insanlar var. Birçok olumsuz ihtimalin birleşmesi durumunda darbe olabilir. Mesela AB'nin müzakereleri durdurduğunu, Türkiye'nin finans krizine girdiğini, PKK'nın saldırılarını artırdığını veya Ankara'da şoke edici bazı olayların yaşandığını düşünelim, o zaman belki darbe olabilir.

Bu söylediklerinizden iki tanesi şu anda gündemde. AB ile ilişkiler çok iyi değil, PKK yine gündemde...

Hayır, AB ile müzakereler belki yavaş gidiyor; ama durmuş değil.

AB ile ilişkilerdeki bu yavaşlama hangi kesimden kaynaklanıyor? AK Parti'den mi yoksa AB'den mi?

AB'den kaynaklanıyor hiç şüphesiz. Evet Türkiye'de AB üyeliğine karşı çıkanların gücü artıyor; fakat o şu anda bir sorun değil. AB ülkelerinin iç politikaları ciddi bir sorun. Şimdi süreci zor kılan faktör bu. Sarkozy'nin başını çektiği bir kadro ile birçok Avrupa ülkesinde Türkiye'den biraz uzak durma eğilimi var.

Türkiye karşıtlığında etkili olan nedir sizce? Mesela Türkiye'nin bir İslam ülkesi olması bunda çok büyük bir rol oynuyor mu?

İslam faktörü çok önemli. 11 Eylül saldırılarından bu yana İslam korkusu çok yayıldı. İnsanlar İslam'ı tek bir parça olarak görüyorlar. Terör olaylarının daha çok Arap merkezli olduğunu pek bilmiyorlar. Yani onların gözünde İslam, İslam'dır. Afganistan'daki bir intihar bombacısıyla Türkiye'deki bir Müslüman arasında bağlantı kuruyor insanlar. O yüzden bu İslam korkusu Türkiye için sorunlar oluşturuyor. Türkler ile Araplar arasındaki farkı bilen Hollandalıların bile sayısı çok az. Türklerin Arapça konuştuğunu düşünüyorlar. Ya da mesela Türkiye'de şeriat idaresi olduğunu düşünen kişilerin oranı az değil. O tür önyargılar çok var. İslam faktörünün yanı sıra göç faktörü de AB ile ilişkilerde etkili. Bunun yanı sıra daha genel bir rahatsızlık ise küreselleşmeye bağlı. İnsanlar artık kendi kaderlerinin sahipleri olmadığını düşünüyorlar. Türkiye'nin üyeliğinin empoze edilmesine direniyorlar.

Siz gerçekten Türkiye'nin tam üye olacağına inanıyor musunuz?

Evet inanıyorum. Çünkü Türkiye'nin üyeliği sadece kendisi için değil Avrupa Birliği için de çok önemli.

Köprü meselesinden dolayı mı?

Yani bir tek ondan değil. Avrupa o bölgede, yani hem Ortadoğu'da hem de Orta Asya'da etkili olmak istiyorsa, Türkiye'nin üyeliği kendisine büyük avantajlar sağlar. Kullandığımız enerji kaynaklarının yüzde 70'i o bölgelerde. Kafkas ve Hazar Denizi giderek daha önemli hale geliyor. Enerji meselesi çok önemli. Bunun yanı sıra en büyük tehlikeler o bölgelerden kaynaklanıyor. El Kaide gibi akımlar, Ortadoğu veya Güney Asya merkezli. Yani Avrupa için orada bir rol oynamak elzem. İleride bütün bunları Amerikalılara bırakamayacağız. Mümkün değil. Çünkü hem Amerika zayıfladığı için bütün bunları tek başına yapamaz hem de Avrupa ve Amerika arasında bir yol ayrımı söz konusu olabilir. Petrol fiyatlarının yüzde yüz arttığını varsayalım, enerji kaynakları ne kadar önemli hale gelir. Avrupa'nın, kendi geleceğini düşünmesi lazım. O bölgedeki etkinliği ise ancak Türkiye ile beraber yapabilir. O yüzden tam üyelik iki taraf açısından da çok önemli.

Peki o bahsettiğiniz yol ayrımında Türkiye, Amerika'yı bırakıp AB'nin yanında yer alır mı sizce?

Ancak Türkiye tam üye olduğu zaman bu sorunun cevabını bilebiliriz. O zaman Türkiye AB'nin içinde olacak. Avrupa'nın ve Amerika'nın menfaatleri hep aynı kalmayacak

RÖPORTAJ: ALİ ÇİMEN - YASİN YAĞCI

YAZARIN TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN KİTAPLARI;
Terakkiperver Cumhuriyet fırkası, Bağlam yay.
Milli mücadelede ittihatçılık, Bağlam yay.
Modernleşen Türkiye'nin tarihi, İletişim yay.
Savaş, devrim ve uluslaşma, Bilgi üniversitesi yay.
Orta Asya ve İslam dünyasında kimlik politikaları : 20 Yüzyılda milliyetçilik etnisite ve emek (editör), İletişim yay.
Osmanlı imparatorluğu'nda sosyalizm ve milliyetçilik : 1876-1923(editör), İletişim yay.
Osmanlı’dan cumhuriyet Türkiye’sine işçiler : 1839-1950 (editör), İletişim yay.
Devletin silahlanması : Ortadoğuda ve orta asyada zorunlu askerlik 1775-1925 (derleyen), Bilgi üniversitesi yay.




 

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 23 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
İngiltere mektubu

Gündüz Vassaf

RADİKAL 04/11/2007 (1044 kişi okudu)

Çifte standartlarla cebelleşiyorum. "Ne güzel," diyorum sokakta zaten nadiren rastlanan polisin silah taşımadığını gördüğümde.
"İşte bilinçli vatandaşlar," diyorum, dünyanın öbür ucunda, Myanmar'da askeri rejime karşı kamuoyunun duyarlılığını gördüğümde.
İngilizler de kendilerini böyle mi görüyor?
Neleri görüyor, neleri görmüyorlar?
Uluslararası Af Örgütü'nde yıllardır çalışan bir arkadaşım eski Başbakan Blair'in anıları için bir yayınevinden 8 milyon sterlin avans almasını, "Hakkıdır, devletten ne maaş aldı ki?" diye karşılıyor.
Anketlere göre bu ülkenin insanlarının belki yüzde 70'i Irak savaşına karşıyken iktidar ve muhalefet partileri savaştan yana. Kimilerine göre, Birleşmiş Milletler'i hiçe sayıp uluslararası hukuku ihlal ettiklerinden Bush ve Blair savaş suçlusu olarak yargılanmalı.
Kamuoyu Blair çiftinin yeni satın aldıkları üçüncü evlerinin fiyatıyla meşgul.
Demokrasiye hasret duyan ülkelerde yaşayanlar, demokrasi ihlallerine daha mı duyarlı? Temel özgürlüklerden yoksun yaşamaya mahkûm edilenler, uyurgezer demokrasilerinde özgürlüklerini kullanmayanlardan daha mı bilinçli?
Dünyaya demokrasi dersi vermeye soyunanlar gündelik yaşamlarında emperyalizmi ne denli içselleştirdiklerinin bilmem farkındalar mı?
Başında Kraliçe'nin olduğu, Anglikan kilisesinin merkezi Canterbury Katedrali'ndeyim. Etrafımda ünlü ölülerin lahitleri ve mezar taşları. Turistler, İngiliz aileleri, okul çocukları katedrali huşu içinde dolaşıyor. Gömülenlerin çoğu asker. Vatanı korumak değil, imparatorluğu genişletmek için Hindistan, Afganistan, Malaya, Güney Afrika'da savaşan subaylar. Taşlardaki yazılar emperyalizm tarihinin özeti. Özellikle bir taş ibret verici, "Major Simon Willard (1604-1676)
Saldırgan Kızılderili kabilelerine karşı İngiliz Kuvvetleri Başkomutanı.
Amerikan hükümetinin askeri, idari ve adaletine üstün hizmetleriyle tanındığı gibi, New England'da kurulan İngiliz sömürgesinin öncülerinden."
Mezar taşının Canterbury Katedrali'ne ölümünden yüzyıllar sonra, 1902'de konmasıysa ayrıca düşündürücü.
Dover Kalesi'nde kilisedeyim. Burada gömülenler de çoğunlukla asker.
Duvarda dünyada iyilik için savaşan İngilizler diye yazıyor.
Winston Churchill'in evi Chartwell'deyim. İkinci Dünya Savaşı'nda demokrasi adına faşizme karşı seferberliğin öncülüğünü yapan Churchill, Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığına karşı çıkanlardan. Nedenini sorduğumda, özgürlüğe alışık olmayan Hintlileri kendilerinden korumak, birbirlerini katletmelerini engellemek gerekiyordu, cevabını alıyorum.
Başka bir arkadaşımın oğlu Mısır'dan yeni dönmüş. Babası, oğlu İngiltere'de bulunmayan bir mikrop kapmışcasına, "Rüşvetle tanıştı," diyor. Tanışan kim? Tanıştıran kim? Daha geçenlerde İngiltere'nin silah satmak için Suudi Arabistan'a, belki rüşvette dünya rekoru olan, milyonlarca sterlin verdiği açıklanmıştı.
Harvard'da tarih profesörlerinden C. Elkins'ın yazdığı, İngiltere'de çıkan bir kitap* bu ülkenin eski sömürgesi Kenya'da 1950'lerdeki soykırımını ilk defa gün ışığına çıkarıyor. Toplumun, basının gündemine yansımamış. Sanki kimsenin umurunda değil.
Çifte standartlarla cebelleşiyorum.
Burası yasaklar ülkesi değil.
Bir müzede dolaşırken şu yazı gözüme çarptı,
"Lütfen dokunmamaya gayret edin."
*Elkins, Caroline, Britain's Gulag The Brutal End of Empire in Kenya, Jonathan Cape, Londra, 2005.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Romeo varken Mecnun'u kim takar?

Gündüz Vassaf

RADİKAL 09/12/2007 (293 kişi okudu)

Önüne gelen dünyamızdaki kültür çatışmasından söz ediyor. Pek farkında olmadığımız, bu çatışmadan söz edenlerin kültürden ne kadar az nasiplendiği. Keşke çatışan kültürler olsaydı.
Soğuk Savaş'ta taraflar, herkesi refah içinde yaşatacak, yoksulluğu sona erdirecek bir düzen uğruna çatıştıkları iddiasındaydı. Tartışma yoksulların hangi ideolojiyle kurtulabilecekleri üzerine odaklanmıştı. Günümüz dünyasında zengin-yoksul arasındaki fark tarihimizde olmadığı kadar açılırken, yoksulluk gündemden düştü. ABD'li Fukuyama'nın, sosyalizmin çöküp kapitalizme yenik düşmesiyle tarihin bittiğini, Huntington'ın da uygarlık çatışmaları dönemine girdiğimizi açıklamasından bu yana, yoksulluk türümüzün kaçınılmaz hali olarak kabullenilir oldu. (Sömürgecilikten ve kölelikten nasibini alan Afrikalılar başta olmak üzere dünya nüfusunun üçte biri!)
Uygarlıklar çatışması lafını ortaya atan Huntington'ın satırlarının arasında, üstün Batı kültürünün saldırı altında olduğu iması yatmakta. İngiliz sömürgeciliğinin zirvedeki yıllarında, Rudyard Kipling'in "Doğu Doğu'dur, Batı da Batı, asla bir araya gelemez bu ikili" şiirindeki sözleri de 19. yüzyılda farklı bir şey ifade etmiyordu. Kipling, kültürleri bile olmayanların yükünü beyaz adamın taşımaya mahkûm olduğunu söylerken, Batı'nın dünyayı uygarlaştırma görevine işaret etmişti.
Geçtiğimiz yüzyılda Batı'nın dünyaya bakışındaki cehaletini, hiç olmazsa akademisyenleri kabul etmiş, sosyal bilimlerde, özellikle antropolojide başka uygarlıklardan ilkel, vahşi diye söz etmek yerine farklılıkları vurgulamaya başlamıştı.Kültürler çatışması trenine binilene kadar.
Şimdi herkes kendi kültürünü üstün görmekte. Hele din ve bayrakla kültür birleşti mi, kültür çatışmasından çok, kültürsüzleşme başladı demektir. Avrupa, başka uygarlıklara göre tarihsel olarak çokkültürlülüğe yabancı. Binlerce yıl bir arada yaşadıkları Yahudiler bile farklı dönemlerde İspanya, Fransa ve İngiltere'den topluca sürüldü, Almanya'da soykırıma uğratıldı. Sömürge ilişkisi dışında, yakın zamandaki ekonomik göçlere kadar başka dilden, dinden, renkten insanlarla bir arada yaşama tecrübesi olmadığı gibi, onlara tepeden bakmayı da kültüründe içselleştirdi. Batı'nın cehaletinden kaynaklanan vurdumduymazlığın ekonomik egemenliğiyle birleşmesi, dünyanın çeşitli yerlerinde eziklikle örtüşük ibret verici bir kültür şovenizmini provoke ediyor. ABD'nin de, Batı uygarlığıyla birlikte anılan insan hakları ve uluslararası hukuku son yıllarda fütursuzca yok sayması, birçok ülkede bu şovenizmi körükler oldu.
Ama Batı'nın kültür cehaletinin kökleri daha derinlerde.
Geçen hafta Boston'da, ünlü çelist Yo Yo Ma'nın İpek Yolu projesinin kapsamında Azerbaycan'dan gelen 'Leyla ve Mecnun' operasından bir uyarlama seyrettim. Gazel ve makamın Batı musikisindeki yolculuğu huşu içinde izlendi, ayakta alkışlandı. Gelenler o güne kadar ne böyle bir müzik duymuşlardı ne de böyle bir destana aşinaydılar.
Sıradan bir Azerbaycanlı ya da İranlı 'Leyla ve Mecnun'u neredeyse ezbere bilir. Bu destan dünya Müslümanlarının ilk akla gelen eserlerinden. Ne var ki Hindistan, Endonezya, Mısır ya da Türkiye'de yüz milyonlar 'Leyla ve Mecnun' gibi 'Romeo ve Juliet'in de kim olduğunu bilirken, dünyada metrekare başına en çok doktoralı insan düşen Boston'da bile, Doğu'nun bu ikilisi tanınmıyor. Harvard Üniversitesi'nin dünyanın en zengin kütüphanelerinden Widener'da bile, Nizami'nin hiç, Fuzuli'nin ise bu eserinin İngilizcesinin tek kopyası var.
O da Can Yücel'in babası Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı'yken verdiği destekle çevrilmiş.
'Romeo ve Juliet'in sahipleri 'Leyla ve Mecnun'u tanımazken ortada bir kültür çatışması değil, olsa olsa cehalet var.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Aile içinde sancılı edebiyat yarışından örnekler
Yazarlar ve çocukları

Evde daktilo sesiyle büyüyen, yazar değil baba özleyen çocuklar... Evlatlarından kendi kopyasını üretmeye çalışan ya da evladıyla yarışan yazarlar... Edebiyatta sancılı hanedan denemeleri...


can.dundar@e-kolay.net

Biliyorsunuz iki Alexandre Dumas var: İkisi de romancı... Oğul olan, 28 yaşında "Kamelyalı Kadın" romanını yazdıktan sonra babasının karşısına geçiyor ve diyor ki:
"Babacığım, bu eserimle seni geçtim."
Babasının cevabı şu:
"Oğlum, benim en büyük eserim sensin. Sen beni nasıl geçebilirsin?"
Konuyu Ali Nesin, geçen hafta sonu Hürriyet Pazar'da Ayşe Arman'la yaptığı harika söyleşide hatırlattı.
O söyleşide kendisinden çok, bir yazarın oğlu olmanın ne demek olduğunu anlatıyordu:
Günde beş paket sigara içerek sürekli çalışan babasını...
Babasının, içi kitap dolu, şömineli çalışma odasını...
Babası çalışırken kendisinin şömine karşısına kurulup kitap okuyuşunu, elma yiyişini...
Babasına "Biliyor musun, pazarları elmanın tadı daha güzel" deyişini...
Ve babasının cevabını:
"Öyledir oğlum; baba ile birlikte yenen elma daha lezzetlidir."
Ali Nesin de edebiyata yatkınmış gençken... "Aziz Nesin babam olmasa, edebiyatçı da olabilirdim. Ama başka kulvara geçmek benim için daha iyi olacaktı, o yüzden matematikçi oldum" diyor.
Kalem yarışı
Edebiyatta, aile içi bayrak yarışı sancılıdır:
Dumas'lar ya da Altan'lar gibi baba-oğul kalem yarıştıranlar da vardır; Nesin'ler gibi, aynı kulvarda koşmaktan kaçınanlar da...
Nâzım Hikmet gibi evladında kendi devamını görmeyi arzulayanlar da; Orhan Pamuk gibi onca yıl babası bildiği adamın içinden aniden iyi bir yazar çıkmasından korkanlar da...
Kimi yazar çırpınır evladı biraz edebiyata ilgi duysun diye; kimisi evladına bile el vermez, yazıda rakibi olur diye...

Evde daktilo sesiyle büyüyen çocuklar
Hem bunca yıldır ekmeğini yazıdan kazanan bir yazar hem bir süredir evladının kompozisyonlarını biraz hayret, biraz hayranlıkla okuyan bir baba olarak, yazar-evlat ilişkisini de merakla araştırıyorum.
Daktilo sesiyle, mürekkep kokusuyla büyümenin çocuklarda nasıl birbirine zıt sonuçlar yarattığını gördükçe de şaşıyorum.
Geçen hafta, bir boş zamanda eğlence olsun diye kompozisyon yarıştırdık oğlumla...
"Koku alma duyusu olmayan birine nane ile kekiğin farkını yazıyla nasıl anlatırsın?" diye sordum.
Önce önümüze nane ve kekik kavanozlarını, sonra da kağıtları çektik.
Ve güzelim bir rekabette kalem sürttük.
Sonuç mu?
Anladım ki babayla yenen elma gibi; evlatla yazılan yazının da tadına doyum olmuyor.
İşte size edebiyat dünyamızdan bu lezzeti tadan baba-evlat kesitleri...

NÂZIM HİKMET-MEMET FUAT
"Sende devamımı görmekle..."
Nâzım Hikmet'in cezaevinden oğlu Memet Fuat'a yazdığı tarihsiz bir mektuptan satırlar:
* * *
"Sevgili oğlum, Memetçiğim,
Liseyi bitirmiş olmanı tebrik ederim. Sonra İngiliz Filolojisi'ne devam edeceğin haberi de çok hoşuma gitti. İngiliz edebiyatı bizde en az tanınan, fakat bana öyle geliyor ki tanınmasında çok fayda olan bir edebiyattır. Hele sen şahsen bundan çok istifade edeceksin. Artık bu suretle kendini yüzde yüz edebiyata vermiş oluyorsun. Ben de böylelikle, senin şahsında devamımı görmekle bir kat daha bahtiyar oluyorum.
Çıkaracağınız hikaye kitabından bana bir nüsha elbette gönderirsin, bir nüsha da Vala'ya ve Adalet'e yolla, onlardan biri Akşam, biri de Tasvir'de tenkid yazıları yazıyorlar, hiçbir şey olmasa reklam ve dolayısıyla satış bakımından faydası olur. Yalnız ben de bileyim ki, onlara yazayım da şöyle gereği gibi yazılar yazsınlar.
Sakın kızma! Malum ya, pazar-mal istihsali nizamında -maalesef de olsa gerçek olarak- edebiyat da bir çeşit maldır ve diş macunu gibi, bir hikaye kitabının da reklamı yapılması -kepazeliği- bir zarurettir.
Baban"
(Nâzım Hikmet,"Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar-2", Adam Yayınevi, 1989)

ORHAN PAMUK
"Yazar değil, baba istiyordum"
"Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana... Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
'Bir bak bakalım' dedi hafifçe utanarak, '...işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.'
Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık, Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi bavulunu nereye koyacağını bilemeden etrafa bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. (...)
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. (...)
Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için önlemini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum. Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise, babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik bu nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile... Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bambaşka bir adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu, korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil..."
(Orhan Pamuk'un 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmadan...)


NURULLAH-MERAL ATAÇ
"Ben parasızım. Kızım okusun. Güvencesi olsun"
"Babam benim okumama çok özen gösterirdi. (...) Okumayacağım diye ödü kopardı. (...) İkide bir de 'Ben parasız adamım, Meral'e para bırakamayacağım. Gelecekte ne olur, ne ile karşılaşır bilinmez. Okursa ona güvence olur' derdi.
Benim de aksine derslerle aram hiç iyi değildi. Babam, annem okumamı istedikleri için zorla okula gidiyor, zorla ders çalışıyordum.
Kim bilir babacığım, benim iyi bir matematikçi olmamı ne kadar isterdi. Bu, benim için bir düştü. Matematiği hiç ama hiç sevmiyordum. (...)
Hukuk okumak istiyordum. Babam ise benim Dil Tarih'e gitmemi, edebiyat ya da tarih okumamı istiyordu. Hukuk bilimini yavan buluyor, hukukun el alemin malı mülkü ile, evlenip boşanmasıyla ilgilendiğini söylüyordu. Ben aklıma hukuka gitmeyi koymuştum. Liseden arkadaşlarımın çoğu oraya gidiyordu. Bana asıl sevimli görünen yanı, derslere girme zorunluluğu olmamasıydı.
İyi ki kendimi bilip hukuka gitmişim. Orada hiç de fena bir öğrenci olmadım. Yıl kaybetmeden öğrenimimi bitirdim. Fakülteyi bitirdiğim gün dünyalar babamın oldu. Elini öpmeye gittiğim zaman (babam hiç el öptürmezdi) boynuma sarılıp 'Kızım sen diplomalısın, benim diplomam yok' dedi.
Bir gün sofrada babam, annem ve ben yemek yiyorduk. Babam birden, 'Meral gel seni Dil Tarih'e yazdırayım' demez mi?"
(Meral Ataç, "Babam Nurullah Ataç", Alkım Yayınları, 2005)


FAHRİ-BÜLENT ECEVİT
"Madem ki gazeteci oldun..."
Oğlu Bülent, Ulus'ta yazmaya başlayınca en ciddi eleştirmeni, babası Fahri Ecevit oldu. işte baba Ecevit'in oğlunun yazılarına ilişkin yolladığı mektuplardan biri:
* * *
"Sevgili Bülendim, 11.10.1951
Senin 'Ciddiyet'e bayıldım. Elbet pek iyi etmişsin. Mizah, alay, hiciv, humoristique (nükteli), ironique (alaycı) yazılar ve satirique (yergili), sarcastique (acı alaylı) nükte ve cinaslar zekayı kulağılar (biler demektir; malum ya...).
Binaenaleyh 'Ciddiyet' sayfasını pek uygun buldum. Senin eylül içinde, üçüncü sayfada 'Basına müjde' başlıklı tarizini okumuş ve Allah şahit, hemen anlayarak 'Bu yazı Bülent'in galiba' demiştim. Benim bir tane çocuğum, pek iyi ediyorsun, madem ki gazeteci oldun, türlü fikirleri ve mevzuları ele alacaksın.
Öyle amatörce heveslerle 'Ben sadece edebi tenkitler yapar, sadece dış siyasete müteallik yazılar yazarak gazetecilik ederim' diyemezsin, hiç olmazsa bizim memlekette... Dersin demesine, ama başka işin gücün olur da geçinip giderken, mukaddes bir inatla bu işi böyle yaparsın.
İmdi teşebbüsünü pek beğendim. (x) işaretli yazıları okudum. Tebessümden hayli aşarak zevk ve neşeyle birçok güldüm. Yalnız fotomontaj tecrübelerine pek devam etmesen daha iyi olur gibi geliyor bana... Bu tarz yazı bana pek amiyane gibi gelir.
Sonra, hicivde örnek olarak asla Falih Rıfkı'yı alma... Güzel olsa da, yılan gibi tiksindirecek bir güzellik ve ustalıktadır. Örnek olarak sana Bedii Faik'i tavsiye ederim. Taklit et demiyorum, şahsiyetine o kalıbı hatırlatacak şekiller vermeye çalış hiciv sahasında... 'Bu adam yazılarını veya fıkralarını Bedii Faik kadar güzel yazıyor' desinler. Yılanlar vakıa güzeldir amma nadir olsalar daha iyi değil mi? Baban Dr. F. Ecevit"
(Faruk Bildirici, "Kuzum Bülent", Doğan Kitap, 2000)
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 09 Aralık 2007 | Matbuat Aleminden
Dünya Kupası Elemelerinde ciddi bir avantajı kaybetmemize neden olan küçük Malta'nın tarihini İlber Ortaylı'nın kaleminden okuyalım

Büyük tarihli küçük Ada

Malta'nın kültürünü binalarında ve sokaklarında görmek mümkün. Ortalama Maltalı İtalyanca ve İngilizceyi iyi bilir, hatta bazı okumuşlar çok iyi İtalyanca ve Oxford ağzıyla İngilizce konuşur


İlber Ortaylı, Milliyet, 16.09.2007

Kulağınıza çarpan dil, İstanbul'dan iki saat uçuşla ulaşılan bu ülkedeki en özgün güzellik. Maltalılar Fenikece konuşuyor; bu filologların ve Maltalıların çoğunun kabul ettiği bir görüş. Bir kısmı da, "Hayır, bu konuşulan üç asırlık Arap hakimiyetinin bıraktığı dil" diyor.
Üç asırda herhangi bir kavmin, hele de özgün yapılı bir Sami dil olan Arapçayı benimsemesi mümkün değil. Gerçi Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın benzer Sami dilleri konuşan kavimlerinin Arapçayı kısa zamanda benimsediği malum ama o zaman da Maltalıların konuştuğu Arapça olurdu. Oysa konuşulanın Fenikece olduğunu uzmanlar da söylüyor.
Lübnan ve Tunus'taki Kartaca'nın günümüz dünyasındaki kalıntıları bu dili pek içermiyor. Lübnan'daki bazı şiveler Fenikelilerin ve Anibal'ın diline yakın, oysa topu topu 350 bin nüfuslu ve onun Avustralya'daki uzantısı küçük cemaat Fenike dilini yaşatıyor. Onun için küçük adanın Akdeniz'deki rolü çok önemli.

Şövalyelerin rolü
Malta'nın idaresi hep başkalarının elinde olmuş; Kartaca idaresi kendilerine en yakın olanı, sonra Romalılar, sonra onların halefi olan Bizans ve nihayet adayı üç asır için fetheden Araplar... Kuzeyden gelen Normanlar ve nihayet Hıristiyan dünyanın uluslararası bir kuvveti olan Saint Jean şövalyeleri.
Haçlı seferlerinden beri Hıristiyan dünyayı korumak için silahlı rahipler ve onlara katılan şövalyeler, Kudüs ve Akka Selahattin Eyyubi'nin eline geçtikten, Antakya ve Urfa kaybolduktan sonra da hac yolunu korumak için Kıbrıs'a, bizim Bodrum'a, Rodos'a yerleştiler.
Gün oldu Bodrum ve Rodos da Türklerin eline geçti ama Malta hep Saint Jean şövalyelerinde kaldı. Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekizli bir alay milletten şövalye adaya yerleşti, kaleleri ve kuleleri inşa etti. Dünya ticaret ağına Hıristiyanlığın koruyucusu korsanlar olarak yerleşti ve geliştiler. Malta korsanları Akdeniz'de seyahat eden herkesin kabusuydu, en çok da Magripli ve Osmanlı denizcilerinin. Bu korsanlık faaliyetlerini şüphesiz Malta şövalyeleri yönetirdi, kıraç bir adanın üzerindeki hiç de mütevazı olmayan saraylar, kuleler, burçlar Akdeniz ticaretine bu yönden katılmanın ürünüdür.
Bu saraylardan bir tanesi Papalığın engizitörüne ait 18'inci yüzyıl sonuna kadar insanların imanını yargılayan kuvvet. Malta adası 2'nci yüzyıldan beri Hıristiyan ve halk çok Katolik. Bağnazlık hiçbir yere gelip kendiliğinden yerleşmez. Ancak bağnaz bir halk engizitöre ve şövalyeye teslim olur.
Malta şövalyeleri beynelmilel ticaret ve diplomasinin ortasındaydı. Talihsiz şehzade Cem Sultan kendilerine sığındığında büyük üstad d'Aubusson her türlü diplomatik entrika ve tüccar zihniyeti ile onu Roma'daki Papa'ya devretti. Papa Aleksandr Borjuya da bu kıymetli rehini şatodan şatoya gezdirdi ve sonunda Fransa kralı şehzadeyi isteyince zehirleyiverdi; tabii Sultan II. Bayezid'den aldığı külliyetli para karşılığı.
Şövalyelerin kullandıkları umumi dil Latinceydi. Ama hiçbiri Maltalıların dilini öğrenmedi; sadece son büyük üstat Ferdinand von Hompesch buna bir istisna sayılır. Herhalde filolog bir millete mensup olduğundan bu dili öğrenmişti. O da Napolyon'un Malta'da şövalyelerin hakimiyetine son vermesiyle terk-i diyar etti. Napolyon hakimiyetinden sonra İngiltere gelip adaya yerleşti.

Kuşatma dersleri
Bütün bu uzun tarihin içinde adaya zaman zaman çıkartma yapan Türk donanması ve nihayet 1565 baharında başlayan altı aylık kuşatma Malta tarihine nitelik veriyor. Kuşatma sırasında bütün Hıristiyan dünyadan yardım alan Malta doğrusu Türklere iyi dayandı ve 8 Eylül'de Turgut Reis kuşatmayı kaldırdı. Malta bugünü, her yıl kurtuluş günü olarak bir teatral şaheser diyebileceğimiz törenler ve resmigeçitlerle kutluyor.
Kutlamanın merkezi Birgu, bayrak dokumalarıyla meşhur bir şehir. Malta kuşatmasıyla Osmanlı bu önemli Akdeniz üssünü elde etmek istiyordu, edemedi ama herhalde bu kuşatmadan öğrendikleriyle hemen ardından mükemmel bir Kıbrıs kuşatması ve çıkartmasını başarıp Doğu Akdeniz hakimiyetini ele geçirdi.
Malta tıpkı Viyana gibi, yayılmanın sınırını oluşturuyor ve küçük Malta adası, Türklere karşı Batı medeniyetini korumakla övünüyor. Bu Avrupa tarihçiliğinde yaygın bir duygu; Viyana ve Avusturya, Krakow ve Polonya da aynı slogan ile yaşar.
Malta'nın kültürünü binalarında ve sokaklarında görmek mümkün. Önce ortaçağ Arap-İslam dünyası; en belirgin örnekleriyle aristokrat şehir M'dina (Medine) yaşıyor. Yaşayış biçimi, halkın zevkleri ve Malta rönesansı İtalya'nın eseri.
Ortalama Maltalı İtalyanca ve İngilizceyi iyi bilir, hatta bazı okumuşlar çok iyi İtalyanca ve Oxford ağzıyla İngilizce konuşur. 18'inci yüzyılın ünlü bir filolog ve tarihçisi Mihiel Anton Vassalli sayesinde Maltız dilinin edebi metinleri, halk deyişleri toplandı ve tetkik edildi. Bu rönesans ile de Malta dili sokaktan ve kırdan akademik dünyaya taşındı. Bugün Malta'nın tek üniversitesi bu dilde eğitim yapıyor. İngiliz ve Fransız koloniyalizminden arta kalan birçok ülkelerde bu talih yok.
Doğrusu, adanın gelirleri nereden geliyor ve refah neye bağlı, ben bilmiyorum. Doğru dürüst anlatanına da rastlamadım; Güney Kıbrıs'ın gelirlerini araştırmak gibi bir şey. Akdeniz Akdenizdir, eski yapısı çok değişmez. Zeytin ağacı bile olmayan, hurmalarla süslü (ama katiyen vaha yok) Afrika'ya doğru uzanmış üç küçük adadan oluşan bu ülkenin insanları çok sıcakkanlı ve Fenikelilerden beri de Malta hep Maltalıların.
Malta şövalyelerinin büyük üstatlarının oturduğu sarayda, İtalyan ressam Matteo Perez d'Aleccio'nun 1565 kuşatmasında tasvir ettiği Türkler, Avusturyalıların resmettikleri Türklerden çok farklı. Daha gerçekçi ve daha saygı duyulan bir düşmanın çok güzel canlandırılan kompozisyonları olduğunu söylemeliyiz. Malta dünyayı tanıyor, başkaları da onu tanımalı.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 16 Eylül 2007 | Matbuat Aleminden
Türkleri kötülemeyen tarih kitabı değiştirildi

RADİKAL 03/08/2007

YORGO KIRBAKİ

ATİNA - Yunanistan'da 'kötü Türk' imajını hafiflettiği için kilise, siyasiler ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nin tepkisini çeken ilkokul 6. sınıf tarih kitabı büyük revizyona uğradı. Osmanlı dönemi, 1821'de başlayan bağımsızlık mücadelesi, 1922'deki kurtuluş savaşı ile 1974 Kıbrıs olaylarına dair ifadeler yüzünden kopan büyük gürültü karşısında, Eğitim Bakanı Marieta Yiannaku'nun emriyle kitapta 80'den fazla değişiklik yapıldı. Kitabın yazarları Rum Yönetimi, Atina Pedagoji Enstitüsü ve Atina Akademisi'nin belirlediği noktalarda değişikliklere gitti.
Tarih kitabı, Yunan bağımsızlık mücadelesinin kahramanlarının tümüne yer vermediği, Türklere karşı savaşan din adamlarına atıf yapmadığı, Yunanlıların kazandığı 'zaferlere' yeterince değinmediği, 1922'deki İzmir olaylarını hafiflettiği' ve 'Türkiye'nin Kıbrıs'ı işgal ettiğini' yazmadığı için kilise ve aydınlar tarafından yaylım ateşine tutulmuştu. Rum Yönetimi'nin toplatıp Yunanistan'a iade ettiği kitap, Atina'daki milli bayram sırasında bir grup aşırı milliyetçi tarafından ateşe verilmişti. Yeni ders yılı için baskıya yollanan kitapta ise şu unsurlar var:
  • '1922'de Yunanlılar İzmir Limanı'nda izdiham oluşturdu' yerine 'Yunanlılar dramatik koşullarda evlerini terk etmek zorunda kaldı ve limanda bekleyen gemilerde kurtuluş aradı' ifadeleri kullanıldı.
  • 'Kemal Atütürk Türklerin kurtuluş mücadelesinin lideriydi' yerine 'Kemal Atatürk, Türklerin milli mücadelesinin lideriydi' denildi.
  • 'Kıbrıs meselesi' ifadesi 'Kıbrıs sorunu' diye değişti. İki farklı renkle gösterilen Kıbrıs haritası tek renk yapıldı ve KKTC ile sınır ince bir yeşil çizgiyle çizildi.

    Dido Sotiriu'nun kitabı da okutulacak
    Yunanistan Eğitim Bakanı Yiannaku, tepkiler sürerse kitabın gelecek yıl yeniden yazılacağını ekledi. Değiştirilmiş tarih kitabı ile birlikte okullara Aydınlı yazar Dido Sotiriu'nun (1909-2005) 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya' romanının da dağıtılması kararlaştırıldı.

  • önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 03 Ağustos 2007 | Matbuat Aleminden
    KÜRESELLEŞTİRELİM Mİ KÜRESEL ISINDIRALIM MI?

    Yahu hakikaten büyüklerin işlerine akıl sır ermiyor. Gün geçmesin ki Londra'da, NewYork'ta Küresel ısınma ile ilgili bir rapor yayınlanmayagörsün. Şimdi de Radikal Gazetesinin haberine göre benzer bir rapor Londra'da yayınlanmış (14.05. 2007 tarihli sayı). Haberde aynen şöyle deniyor; Tarihin en büyük göçü

    ANKA - LONDRA - Uluslararası yardım kuruluşu Christian Aid'in raporuna göre önümüzdeki 40 yılda küresel ısınma sonucu en az 1 milyar insan yaşadığı yeri terk edecek. 'İnsan dalgası' olarak nitelendirilen iklim göçü 'tarihteki en büyük nüfus hareketi' olacak. Christian Aid verilerine göre şu anda bile 155 milyon insan çatışma ve afetler nedeniyle evlerinden olmuş durumda.

    Şimdiiii iyi güzelde dünyamızı küreselleşire küreselleştire tek kutuplu, tek merkezli bir yapıya büründüren bu anlamda bizim yerimize düşünen, bizim yerimize demokrasi getirip götüren, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini değerlendiren devletlü, haşmetlü, kerametlü, atufetlü büyüklerimiz. Biz ne edelim, ne yapalım, ne yapabiliriz ki? Bu raporlar ciğerimizi dağlıyor, lakin ne gelir elden. Bu raporları siz başınızdaki moronların gözüne sokuyorsunuz da yine bir sonuç alamıyorsunuz. Biz ne edelim ki? of ya oooooof Leman dergisindeki "Kendini Yiyen Adam" tiplemesinde olduğu gibi kendi kendimizi yiyip duruyoruz. Hadi hayırlısı bakalım.

    önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 15 Mayıs 2007 | Matbuat Aleminden

    ÖZEL İSİMLERİ BERBAD ETMEKTE ÜZERİMİZE YOKTUR
    Murat Bardakçı, Sabah, 29 Mart 2007 Perşembe
    Gazetelerin dış haberler sayfalarında, son günlerde sık sık "Khalid Sheikh Mohammed" diye bir isme rastlanır oldu..
    Guantanamo'daki Amerikan üssünde yargılanan Khalid Sheikh Mohammed adındaki bu zât, Amerikalılar'a göre, dünyanın en büyük teroristi imiş. El Kaide'nin akıl hocasıymış, 11 Eylül saldırılarını o planlamış, hattâ İstanbul'daki İngiliz Başkonsolosluğu'nda ve HSBC binasında patlayan bombaları da onun adamları yerleştirmişler.
    Adamın ismi, bizim telâffuzumuzla "Halid Şeyh Muhammed" ama, gazetelerimizin çoğu Khalid Sheikh Mohammed diye yazıyorlar. Böyle yazmalarının sebebi ise, Türk basınının dış haber kaynaklarını yabancı, özellikle de İngilizce ajansların teşkil etmesi. Sadece dış haber servisleri değil, artık dış muhabirler bile bu ajansların imlâlarını benimsedikleri için aslında bizde de vârolan ve bundan asırlar önce kendi telâffuzumuza uyarladığımız isimler eğilip bükülüyor, garip haller alıyor ve Halid'e Khalid, Şeyh'e Sheikh, Muhammed'e de Muhammed, hattâ Mohammad diyoruz!

    Kralın baldırları
    Ve, bir başka örnek: "Aziza Mostafa Zadeh" meselesi...
    "Azize Mustafazade" diye yazılması gereken bu Azeri kadın piyanistin adının "Aziza Mostafa Zadeh" haline getirdik, daha doğrusu dışarıdan öyle aldık.
    Mustafazade ile ilgili haberleri okuyan ama müzikle pek ilgisi olmayanlar arasında, isimde geçen Mostafa'nın aslında bizim "Mustafa" olduğunu farkedip sanatçıyı erkek zannedenler mutlaka çıkmıştır.
    İslâmâ isimler konusundaki sabıka dosyamız, son derece kabarıktır: Meselâ, Suudi Arabistan'ın adı aslında "Fehed" olan sabık kralını seneler boyunca "Fahd" diye yazdık ve böyle bildik. "Fehed" Arapça'da "panter", "Fahd" ise "baldır" demekti ve "panter kral", bizde "baldır kral" oluverdi.
    Hatırlarsınız, Suriye'de seneler boyu iktidarda kalan bir Hafız Esad vardı, yani Suriye'nin bugün Beşar Esad diye yazdığımız şimdiki cumhurbaşkanı merhum pederi...
    Babasının ismini seneler boyunca zaten bozduğumuz yetmezmiş gibi, şimdi de oğlunun adını perişan etmekle meşgulüz. Ailenin soyadı "Esad" değil "arslan" anlamına gelen "Esed" idi, biz o arslanı alıp "Esad" yaparak "mutlu" ettik. Sonra, sıra Hafız'ın çocuğuna geldi ve oğlunun "Beşşar", yani "müjde" olan ismini "Beşar"a çevirdik, bazen de "Beşir" hâline getiriyoruz.

    'Hı' harfinin açtığı dert
    Beyrut'un meşhur "Cümeyyel" ailesini zaten Fransız basını sayesinde "Cemayel" diye bellemiş, Lübnan'da bir ara cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyel'i "Amin Cemayel" diye tanımıştık. Afrika'nın en fakir memleketlerinden olan Çad'ın lideri Hüseyin Habre, bizde Fransa'daki gibi "Hissene Habre" idi; Cezayir'in "Şazeli ben Cedid"i de "Çadli Bencedid".
    "Rıza", İranlı ise "Reza"; Arap ise "Rıdha" idi, zira Reuter yahut Associated Press ajansı öyle yazıyordu. Pakistan'ın bizim Ali, Veli, Mehmed cinsinden en yaygın adı olan "Han", bizde "Khan" hâline gelmişti. Zaten "han" sözünün ilk harfi olan eski alfabenin "hı"sının nasıl klullanılacağı konusunu da senelerden buyana bir türlü çözememiş, gırtlaktan gelen sert bir "h" karşılığı olan "hı" ile başlayan isimlerde hep tereddüt çekmiştik. Humeyni'yi bir ara "Khomeyni", İran'ın "Hürremşehir"ini de hâlâ "Khorramshahr" diye yazmamızın sebebi de işte bu tereddüttü.
    Ve, gazetelerimizin dış haberler sayfalarında son günlerde çıkan mücevher gibi isimlerden birkaçı:
    İran'ın büyük gazetelerinden İtimâdi Milli'yi Etemad Melli yaptık. Müctebâ Edibizade diye bir adamcağızın ismi Muchteba Adibi Zadeh oldu. Meryem Yekpuyferd adındaki bir hatunu da Maryam Yakpouyfard'a çevirdik.
    Türk basınının dış haber servisleri ile muhabirleri komşu ülkelerin dillerini öğrenmedikleri ve haber kaynağı olarak sadece yabancı ajansları kullandıkları müddetçe, "Selman Rüşdü"yü daha çoook seneler "Salman Rushdi" diye yazarız..

    önderkaya gönderdi. | Yorumlar (3) | 15 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden

    TÜRK BASINI İRAN'I PEK BİLMEZ

    MURAT BARDAKÇI,  Sabah, 05 Nisan 2007 Perşembe

    Önce, açıkça söyleyeyim: Türkiye'de aydın kesimin ve basının, konunun bir-iki uzmanı dışında İran konusunda derinleme bir bilgisi yoktur.
    İran, Türk basının gözünde sarıklı mollaların hüküm sürdüğü, halkının ortaçağa bile rahmet okutacak cehalet dolu bir karanlıkta yaşadığı baskılar ve sıkıntılar ülkesidir.
    Basınımızda İran konusundaki boşluğun kanıtlarını burada tek tek sıralamama gerek yok. Zira nükleer faaliyetleriyle ve Birleşik Amerika'nın tehditleriyle gündeme gelen İran hakkında son zamanlarda gazetelerimizde çıkan yazılar bilgi düzeyimizi zaten gösteriyor.
    Yazdıklarımı tersinden anlayıp hayranlık bildirisi olarak yorumlayacaklar mutlaka çıkacaktır ama söylenmesi gerekiyor: Bugünün İran'ı 2 bin 500 senelik bir medeniyetin, Pers uygarlığının vârisidir ve İranlılar bu verasetin gayet iyi bilincindedirler. Dilleri, yani Farsça, asırlardan buyana pek değişmemiştir ve bizde olduğu gibi 50 yıl önce yazılmış bir kitabı anlamaktaki zorluk diye birşey onlarda sözkonusu değildir. Bugün 10-15 yaşlarındaki bir İran genci bile bundan birkaç asır önce yazılmış olan eserleri, meselâ Hâfız, Sâdi, Baba Tahir gibi eski devir şairleri okuduklarında rahatça anlarlar.
    İslami rejim konusu ayrı bir bahistir ama İran'ın entellektüeli hem kendisinin, hem de batının kültürüne vâkıf ciddi birer aydındır ve bütün bunların üzerinde, İran'da son derece güçlü bir "İranlılık" bilinci hâkimdir.

    Beş
    dil bilen mollalar
    Benim muhabirlik yıllarım, İran'daki İslam Devrimi'nin ilk zamanlarına rastlıyordu ve uzun zaman Tahran'da kaldım.
    Devrimin hemen sonraki aylarıydı. Rejimin herkesin konuşmaya çabaladığı en güçlü ayetullahlarından biri, İran'daki yabancı gazetecilerinden bir grubu kabul etti. Görüşmeye gidenler arasında ben de vardım. Sardığı siyah sarıktan seyyid, yani peygamber torunu olduğu belli olan ayetullah, İngiliz gazetecilerle İngilizce, Almanlarla Almanca, Fransızlarla Fransızca, benimle de Türkçe konuştu.
    Çıkışta hepimiz şaşkındık. Mihmandarlığımızı yapan devrim muhafızına, Kum'daki medreselerden birinden mezun olduğunu zannettiğimiz ayetullahın tahsilini sorduk. "Heidelberg Üniversitesi'nden felsefe doktorası vardır" cevabını verdi. Şaşkınlığımızı tahmin edebilirsiniz.
    Ben, o zamana kadar bildiğimi zannettiğim İran'ın gerçeğini asıl işte o gün öğrendim.

    Devrim bildirisini kim yazdı?
    Basınımızın İran konusundaki yeterli bilgiye sahip bulunmamasının en belirgin örneği, İran'ın eski reformist cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin reform çabalarının bizde "İran'a modern bir yönetim ve anlayış getirme girişimi" olarak algılanmasıydı. Reform, aydınlarımız arasında İranlı kadınların rahatça giyinebilmeleri yahut en azından içki konusundaki sıkı yasakların hafifletilmesi demek olduğu için Hameney'in girişimleri bizde döndü, dolaştı ve bu basit çerçeveye oturtuldu.
    İşin aslı, başkaydı. Hatemi, birkaç nesil boyunca yüksek düzeyde din adamı yetiştiren bir aileden geliyordu. Erkek kardeşinin hanımı Humeyni'nin torunlarından biriyle evli olduğu için devrimin lideriyle hısım idi ve herkesin gözden uzak tuttuğu nokta, İslam Devrimi'nin 1979'daki ilk bildirisini bizzat Hatemi'nin kaleme almış olmasıydı. İslam Devrimi'nin diğer İslam ülkelerine ihracıyla görevli olan Vezâret-i İrşâd-ı İslâmi'nin yani İslâmi Aydınlatma Bakanlığı'nın senelerce başında bulunmuş ve devrim ihracı teorisinin önde gelen uygulayıcılarından olmuştu.
    Tahran'da muhabirlik yaptığım 1980'li senelerde İran'ın İrşad Bakanı olan Muhammed Hatemi'nin basın için belirlediği kurallardan sadece birini söyleyeyim: Tahran'ın 40 dereceyi geçen sıcağında, erkeklerin gömleklerinin ikinci düğmesini çözmeleri bile yasaktı!
    Hatemi, diğer mollalardan sadece bir konuda ayrılıyordu: Kemikleşmiş sert yönetimin yumuşamasını ve söz söyleme hürriyetinin İslami çerçevede artmasını savunuyordu. "Demokrasi İslam'da zaten vardır ama onu kullanamıyoruz" demekteydi ama bunu söylemekle İran'a Batı tipi bir demokrasinin gelmesini savunmuyordu ve zaten ileri derecede bir din adamı olarak böyle düşünmesi de imkânsızdı.
    Bugünlerde dünya gündeminin ilk sırasında yeralan İran hakkında bilmediğimiz ve ciddiye almamız gereken daha çok şeyler var, onları da bir diğer yazıda anlatacağım

    önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 15 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden

    Otranto'nun fethi ve sonrası

    Otranto biz Türklerin kültür-tarih ders kitaplarımızın bir köşesinde bıraktığı ama Avrupalıların Avrupa bilincinin oluşumundaki önemli tuğlalardan biridir

    İlber Ortaylı, Milliyet Pazar 8 Nisan 2007


    Kaptan-ı Derya Gedik Ahmet Paşa 1480 Temmuz'unda, kuşatmadan evvel adet olduğu üzere fethedilecek yerin yani Otranto'nun sancakbeyliği de uhdesine verilerek İtalya toprağına ayak bastı ve 15 gün içinde Puglia eyaletinin merkezi Otranto Kalesi teslim oldu. Osmanlı'nın en uç noktadaki fethidir ve Fatih Sultan Mehmed'in uygarlığın merkezi İtalya'ya olan düşkünlüğünden dolayı aslında stratejik bakımdan pek hazırlanmadığı bir fetihtir.
    Otranto biz Türklerin kültür-tarih ders kitaplarımızın bir köşesinde bıraktığı ama Avrupalıların Avrupa bilincinin oluşumundaki önemli tuğlalardan biridir. Gedik Ahmet Paşa, Arnavutluk fethinden sonra 1479 yılında İyonya Adaları denen Aya Mavri, Zenta ve Kefalonya'yı almıştı. Ne var ki, o İtalya'ya doğru yol alırken Paleologlar soyundan gelen Mesih Paşa da Rodos'un kuşatmasına gidiyordu. Doğrusu Rodos, Kıbrıs, Girit, Malta, Sicilya alınmadan, hatta Dalmaçya kıyılarının dahi kontrolü tamamlanmadan İtalya'ya nasıl ayak basılabilirdi? Hele hele Venedik Cumhuriyeti artık eski satvetini taşımasa da halen İtalya'nın tepesindeydi.

    Tarihin güzergahı değişti
    Büyük mareşalin ne yapacağı tarihçilere malum değildir. Hatta 1481 yılında çıktığı sefer için Anadolu yakasına yönelmiş ve Gebze çayırında konaklamıştı. Tarih çok otomatik mekanizmalarla işlemez, bazen olmadık olaylarla güzergahı değişir. Venediklilerin satın aldığı hekimbaşı Rönesans'ın en parlak hükümdarını burada zehirledi.
    Sefer-i hümayun acaba ne tarafaydı? Padişahın şaşırtmaca yaptığı düşünülüyor. Ardından Bayezid ve Cem arasında çatışma çıktı. Nihayet Roma'ya sığınan Cem Sultan, Bayezid'ın ayağının bağıydı. Kaldı ki II. Bayezid'in İtalya'ya babası Fatih ve kardeşi Cem gibi iştah ve hayranlıkla bakmadığı açıktı. Otranto unutuldu. 13 ay sonra kanlı ve kısa bir savunmayla İtalya terk edildi. Tarih 1482 yılının eylül ayıydı. İtalya kurtulmuştu.
    Ama Otranto bizim gibi tarih hafızası zayıf toplumun kayıtlarında çok yer etmese de Avrupa'nın kolektif hafızasında kaldı. Geçen ayın 28 ve 31'i arasında Otranto'da bu konudaki seminerlerin ikincisi yapıldı. Otranto'da yapılan her iki seminerde de daha çok İtalyan tarihçiliği konuştu. Bu sefer ben ve Alman meslektaşım Klaus Kreiser olmak üzere iki Türkolog davet edildik. Şaşılacak şey; "audi alterem partem / Karşı tarafı dinle" ilkesine henüz uyuluyor. Düşününüz, insanlar bir savaşı ve 13 aylık fethin tarihini Türk belgelerini ve vakayinamelerini okumadan değerlendiriyorlar.
    Türkiye Avrupa'nın içinde, hem de beş asırdan beri. 15'inci asırda Otranto'ya çıkışın haberi altı gün sonra Roma'ya ulaşmış ve ortalığı dehşet sarmıştı. Üstüne 1526'da Mohaç cenginde kudretli Macaristan'ın ortadan kalkması, 1529'da Birinci Viyana Muhasarası... Lepanto zaferi, Kıbrıs ve Girit'in alınmasıyla gölgelendi ve nihayet 1683.

    Kitaplar gençlerin gerisinde
    Tarihi biz bilmiyoruz. Başkaları çok ayrıntılı olarak biliyor ama işin kötüsü önyargılarla değerlendirmeye alınıyor. 1699'dan beri üç asır içinde çok az şey değişti.
    Güney İtalya'nın her yeri "güney İtalya" değil. Celabria eyaleti yani çizmenin ucu fakir; Otranto'nun bulunduğu çizme topuğu, yani Puglia eyaleti ise daha değişik. Sicilya adası ise fakirlikten çok kanunsuzlukla boğuşuyor. Bu güneyin sınırları nerede başlıyor? Udine'deki bir kafe sahibi; "Güney Venedik'in hemen yakınında, Po Nehri'nin güneyinde başlar" diye cevap vermiş. Bazı Romalılar da Roma'nın güneyine güney deyip kendilerini kuzeyli zannedip Lega Nord'u selamlıyorlar.
    Otranto ve civarı zenginlik değilse de güzellikle dolu, genç nüfus kuzeye göçmüş. İnsanlar sıcakkanlı ve misafirperver, yemekler şaşılacak derecede bizimkine benziyor.
    Bir vakitler buralarda Yunanlılar yaşamış, bunlar ilk kolonizasyon çağından değil, daha çok ortaçağda Norman kralların ipek dokumacılığını geliştirsinler diye getirip yerleştirdiklerinin torunları.
    Fatih'in amirali Gedik Ahmet Paşa'nın çıktığı Otranto civarında; Strtuda, Kalimera gibi beş-on köy var. Buralarda ihtiyarların bazıları Yunanca konuşuyor; tabii bol İtalyanca, Arapça ve İspanyolcayla karışık bir dil bu.
    İtalya'nın güneyi fakirce ama renkli bir toprak. Otranto üzerindeki efsanelerin aksine sıradan insanların ama asıl önemlisi aydınların çok anti-Türk tavrı da yok. Okul tarih kitaplarının her yerde milletin gençlerinin çok gerisinde kaldığı açık.
    önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 08 Nisan 2007 | Matbuat Aleminden

    Halep'i almak isteyen iki sultanımız oldu, üçüncüsü de çıldırdı


    ERHAN AFYONCU, BUGÜN,
    08