Ana Sayfa > TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
BEKRİ MUSTAFA HAZRETLERİ :)

      Valla az buçuk tarih okuyan herkesin bildiği mevzudur. Bekri Mustafa nam ser-hoş 4. Murat zamanında yaşamış, akşamcıların piri olan bir zattır. Hatta kendisinin 4. Murat'ı içkiye müptelalık derecesinde alıştırdığı, 4. Murat'ın onun ölümüne çok üzüldüğünden anısı için kendisini ilk tanıdığı mekana yani Yemiş iskelesi denilen yere bir türbe yaptırdığı söylenir. Tabii ki bu söylentileri doğrulama imkanım yok, lakin Yemiş iskelesi denilen yer bugün İstanbul Ticaret Üniversitesinin veya eski "İstanbul Ticaret Odası"nın bulunduğu yer olup Bekri'nin mezarının buralarda olduğu söylenir. Hatta İstanbul üzerine yaptığı incelemelerle bilinen Jak Delon "Balat ve çevresi" adlı çalışmasında Bekri hakkında şu bilgileri verir; "Akşamcılar Bekri baba derlermiş, kendi aralarında para toplayıp mezarını çiçeklendirirlermiş. yemiş iskelesine Midilli ve Sakız'dan mastika şarabı getiren denizciler Bekri Baba'nın başında mum yakarak yolculuklarının fırtınasız geçmesi için dua ederlermiş. hatta denir ki bir çok kadın kocalarını rakı illetinden kurtarması için Bekri Baba'nın mezarına adak adarlarmış".
          Haa bunca tantanaya ne hacet diye sorarsanız diyeceğim o ki geçenlerde Evliya Çelebi'nin seyyah olmasına vesiler olan ahi Çelebi camiinin arka taraflarında dolanırken bir otopark arsası üzerinde bir türbe gördüm ki giriş kapısı üzerinde "Bekri Baba hazretleri" ibaresi okunuyordu. Bu zatın hazretliği elbette görecelidir. Ancak tarih özürlü halkımız Bekri'nin "hazretliğinin" nereden geldiğini bilmeden türbesine adak adamaya kalkıp Eyyub sultan hazretlerinden sonra duası en makbul salih kullardan deyü türbeye şenlendiriverirse olacak komediyi hatırladığımda gülmeden de edemiyorum. işte o türbe;

img122/5942/girismy8.jpg     img174/5228/dsc01616wb4.jpg
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
EVLİYA ÇELEBİ'NİN VELİLERİNDEN; HOROZ DEDE

Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen İstanbulu fetheden ermişler arasında zikredilen Horoz Dede, Çelebimizin dedesi ve aynı zamanda Fatih'in sancaktarı olan Yavuzer Sinan ile birlikte şehre girmiş ve öldükten sonra da bu dostunun yaptırttığı caminin arka tarafındaki hazireye gömülmüştür. Geçenlerde Unkapanı civarında gezinirken bu camiye uğradım ve cami imamı ile yaptığım görüşme sonrasında Yavuzer Sinan'ın türbesinin caminin arkasında küçük bir alanda olduğunu öğrendim. Yavuzer Sinan'ın ayak ucunda da Horoz Dede'nin yattığı söylendi ancak bu ne kadar doğru bilemiyorum. Zira söz konusu mezar taşı yarısına kadar toprağa gömülü olup ismin olması gereken yer okunamamaktadır. Semt sakinleri arasında ise makamın Horoz Dede'ye ait olduğuna inanılıyor. Evliya Çelebi'nin anlatımına göre Horoz Dede fetih sırasında askeri Horoz gibi saat başı öterek uyarır ve "Kalkın,uyanın ey gafiller" diyerek cihada teşvik edermiş. Unkapanı bölgesinden şehre girmiş. Hacı Bektaş'ın yoldaşı olarak Horosan'dan geldiği söylenir.

img151/5894/dsc01594nd7.jpg
Arka tarafta Yavuz Er Sinan ait mezar öndeki sarıklı mezar ise Horoz Dede'ye atfedilir.
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR

MEZAR TAŞI SOYGUNU VE DİĞERLERİ

img411/6254/dsc00299nk3.jpg

İtina ile mezar taşı kırılır, Fatih camii arkasında Yarhisar camii yakınlarında bir hazirenin hali pürmelali

30 Mart 2008 tarihinde sayın İlber Ortaylı'nın köşesinde bir yazı okudum.Aslında Osmanlı döneminden kalma mezar taşlarını inceleyen pek çok insanın bildiği bir durumu üstat, köşesine taşıyarak halkı bu konu da uyarmak suretiyle önemli bir göre v icra etmiştir. Belki hayatın hay huyu içinde pek farket miyoruz, ama Cumhuriyetin ilk yıllarında sırf İstanbul sınırları içinde milyonlarla ifade olunan mezar taşlarımız bugün onbinlerle belki binlerle ifade olunur oldu. Ne yazık kibir vandallık hayır hayır bir hayvanlıktır alıp başını gidiyor. Süsleme sanatları, toplumsal zihniyet anlayışı, sosyal yapı ve daha birçok konu hakkında bize ilk elden kaynak sağlayan bu mezar taşları bir şekilde yok ediliyor. Mahmutpaşa camiinde geçen günlerde ortaya çıkarılan mezar hırsızlığını esnaf 2 yıldır biliyor. Zira orası iki yıldır zaten o rezalete düçar olmuştu ancak habercilerimizin yeni ilgisini çekti. Aynı şey İstanbul'daki Osmanlı yadigarı en eski hamam olan (5 asırlık) Vezneciler'dekiAcemoğlu hamamının da başına geldi. Radikal ve Hürriyette bu konuda yazılar yazmıştım. Hürriyet Tarihteki yazımın hemen ardından olay Sabah, Milliyet ve diğer bazı gazetelerde de sütunlara taşındı. Ancak bugün orada otel yaptıran şirket bilaperva bu hamamın giriş kısmını yıktırıp iç kısmını da (ya da ondan ne kaldıysa) Turkish Bath olarak turistik bir amaçla tesilerinin içine duhul eyledi. Yazıktır, ayıptır, devlete meydan okunmaktadır. Ancak idarecilerin zihniyeti değişmedikçe daha böyle pervasızlıklar çoook yaşanacaktır. Bir gariplikte şudur ki bazı İStanbul ilçe belediyeleri mezarlıklardaki tarihi dokunun envanterini yayınlarken bazıları da bu mezarlıkların iç edilmesine, tarumarına çanak tutuyor. Garabetler ülkesi bizimkisi ne diyelim.  
      Neyse efendim sözylenecek çok söz var. Önce İlber hocamımıza kulak verelim akabinde de benim Acemoğlu yazımı yayınlayalım. İyi okumalar efendim.

img204/4682/baslm3.jpg

Baş üstünde baş taşüstünde taş komamak herhal böyle birşey!  

Mezar taşı soygunu

Eskiden nebbaşlar mezarların içini soyardı. Zamanımızda memleketimizdeki mezar soygunculuğu yeni bir uzmanlık dalı edindi. Mermer mezar taşlarını alıp önceleri mıcır yapıyorlardı. Sonra sanat sevenlerin (!) sayısı arttıkça taşlar pazarlanmaya başladı. Taşların hacmi büyük geliyorsa, balyozla kırıp iki-üç parça halinde götürüyorlar.
Bahçelerinde mezar taşı koleksiyonları sergileyenlerin sınıf yelpazesi de genişledi; sadece kalantorlar değil, küçük burjuvalar da bu kategoriye dahil.
Türkiye gazetesinden genç muhabir Kurtbay Önür bazı tespitlerde bulundu. Güya camileri restore eden müteahhitlerin ya kendileri ya da onların haberi olmadan alttan alta çalışan adamları hazirelerdeki kıymetli mezar taşlarını balyozla üçe-dörde ayırıp bir köşeye yığıyor ve kolayca satıyorlar. Hatta Edirnekapı gibi büyük mezarlıkların dahi bu yüzden çölleştiği görülüyor.
En korkuncu da; güya restore ettikleri hazirelerin taşlarını çaldıktan sonra arta kalanları tören mangası gibi diziyorlar. Ne utanmazlık ve bir toplum için ne yüz karası bir görünüm..
.
    

img149/5269/baki11ov8.jpg
Edirnekapı mezarlığında ayakta kalma mücadelesi veren taşlar  

ACEMOĞLU HAMAMI GİTTİ GİDER
YAZAN: ÖNDER KAYA

Fatih semti, tarihi önemi nedeniyle pek çok önemli yapıyı barındırıyor. Bugün bu semtin sınırları içerisinde yer alan Zeyrek ve Süleymaniye gibi bölgeler eski ulema semtleri olarak ön plana çıkarken, Şehzadebaşı ve Aksaray civarı ise daha çok askeri nitelikleri ile ön plana çıkmaktaydı. Zira her iki semt de Kapıkulu ocaklarını en namlısı olan Yeniçerilere ev sahipliği yapmışlardı.

             Kapıkulu birimlerinde yer alan ocaklara insan yetiştiren bir kaynak durumundaki Acemioğlanlar için daha Fatih Sultan Mehmet zamanında Şehzade Caminin karşısına düşen Eski odalar ile Vezneciler arasındaki alanda bir kışla yaptırılmıştı. Otuz odadan oluşan bu kışlada bir de Orta camii adıyla Acemioğlanların ibadetine mahsus bir cami yer alırdı. Her ne kadar yeniçerilerin Et meydanındaki Orta camisi günümüze kadar ulaşmayı başarmışsa da Acemioğlanların Orta camisi o kadar şanslı olamamıştır. Bu caminin görevlileri de tıpkı yeniçerilerin Orta camisinde olduğu gibi kışla içerisindeki neferden seçilirdi. Fatih zamanında, imam olan Acemioğlan neferi 8, müezzin ise 7 akçe almaktaydı.

            İstanbul’un tarihinde 1453’den, yeniçeri Ocağının kaldırılış tarihi olan 1826’ya kadar çok önemli roller oynayan Acemioğlanlar, aynı zamanda belediyecilik tarihi açısından  da oldukça önemli bir yere sahiptirler. Çünkü eski İstanbul’da su tesislerinin, kanalların, sarayların, selatin camii, hamam ve medreselerin inşasında amele olarak çalıştıkları gibi şehrin yollarının tamiri ve temizlik işleri de yine ocağın başlıca işleri arasındaydı. Acemioğlanların bir kısmının çöp toplama işlerinde kullanıldığını da yine Evliya Çelebi’den öğrenmekteyiz. Çelebi, IV. Murat zamanında yapılan esnaf alayını anlatırken, bin kadar Acemioğlanın ellerinde süpürge ve küreklerle pür silah oldukları halde geçit törenine katıldıklarını söyler. Bunun dışında Acemioğlanlar, devlete ait kesimhanelerde kasaplık, fırınlarda ekmekçilik ve hamallık, devlete ait mandıralarda peynir ve yoğurtçuluğun yanında çobanlık da yaparlardı.

            Tüm bu işlerin yapımına nezaret eden kişiye yani Acemioğlan ocağının en üst düzey yöneticisine ise “İstanbul Ağası” denirdi.

            Acemioğlanlar gerektiğinde kolluk yani şehir içi güvenlik işlerini de üstlenirlerdi. Şehrin güvenliğinden birinci derecede mesul kişi, Yeniçeri Ocağının en üst düzey yetkilisi olan “Yeniçeri Ağa”sıydı. O, İstanbul dışına bir sefere gönderilirse o zaman güvenlik işleri ocağın iki numaralı adamı “Sekbanbaşı Ağa” ya bırakılırdı. Fakat Sekbanbaşı Ağa da emrindeki yeniçerilerle sefere çıkmışsa şehirde güvenliği “İstanbul Ağa”sı, emrindeki tecrübeli Acemioğlanlar ile sağlardı.

            Acemioğlanlar Ocağında en azından 15. ve 17. yüzyıllar arasında çok sert ve disiplinli bir eğitim verildiğini ve yapılacak her işin belli bir usule bağlandığını bilmekteyiz. Usulsüz iş gören ocak oğlanları “Meydan kethüdası” denilen idari amirin tespit ettiği cezaya razı olurlar ve ceza ocakta bulunan iki meydancıbaşı tarafından tatbik edilirdi ki bu ceza genellikle falaka veya kaba ete sopa atmak şeklinde olurdu. 

            Devşirme kanunun tam olarak uygulandığı yıllarda vücut yapılarının düzgünlüğüne, sıhhatlerinin yerinde olmasına ve yüz çizgilerinin düzgünlüğüne bakılarak devşirilen Acemioğlanların, ocağa geldiklerinde yaşlarının en küçük 7-8 ve en fazla da 16-18 olmasına dikkat edilirdi. Ocakta gerekli eğitimi aldıktan sonra da 18-20 yaşlarında ilgili ocaklara dağıtımları yapılırdı. 

            Dağıtım işleminin özellikle yeniçeri ocağının ihtiyacına göre yapılması kanundu. Genelde dağıtım 7-8 yılda bir yapılır, dağıtımın gecikmesi durumunda ise Acemioğlanlar arasında hoşnutsuzluklar başgösterebilir hatta iş isyana kadar gidebilirdi. Acemioğlanların Yeniçeri Ocağına kabulü merasimi de hayli ilginçti. Herşeyden önce bu merasime “Kapıya çıkma” adı verilirdi. Şehzadebaşından yola çıkan Acemioğlanlar, yeniçeri ocağının merkezi konumundaki Aksaraydaki Et meydanına gelirler ve burada isimleri Acemioğlan kütüğünden silinip yeniçeri ocağında mensup oldukları ortanın (bölüğün) defterine kaydedilirdi. Daha sonra da ilgili ortalarına dağıtılırlardı. Ortalarının kapısı önünde kendilerini “Odabaşı Ağa” denilen bölük komutanları karşılar ve her bir yeni neferin ensesine de artık kendi emri altına girdiklerinin göstergesi olarak bir tokat atardı.  

Şehzadebaşında bulunan Acemioğlanlar kışlası, Fatihten sonraki padişahlar tarafından da sürekli olarak yenilenmiş ve genişletilmiştir. Bu çalışmalar meyanında İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ifadesiyle Yavuz Sultan Selim zamanında, “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi”nde ilgili maddeyi yazan Özkan Ertuğrul’un ifadesine göre de Fatih zamanında Acemioğlanlar hamamı inşa edilmişti. Esasen hamamın, kışlanın inşa edildiği ilk günlerde yapılmış olması bir zorunluluktur. Fakat belki zamanla Fatih’in yaptırdığı hamam ihtiyaca cevap veremediğinden Yavuz Sultan Selim zamanında yeni bir hamam olarak Acemioğlanlar hamamı yaptırılmış olmalıdır. Kesin olan, hamamın Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar elden geçirildiğidir.

Reşat Ekrem Koçu, “Acemoğlanlar Hamamı”nın tarihi önemini bizlere şu satırlarla aktarır; “Acemioğlanlar Kışlası Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından kısa bir süre sonra yıktırılmış olup bugünlerden yadigar olarak bize sadece kışlanın hamamı kalmıştır. Bu hamam aynı zamanda eski kışla mimarimizden kalan tek örnektir. Türk yapı sanatı bakımından müstesna bir kıymet taşımaktadır ve günümüzde bir çarşı hamamı olarak işletilmektedir (artık işletilmemektedir). Halk ağzında Acemioğlanlardan bozma Acemoğlu Hamamı diye meşhurdur”

Eski Direklerarasında bulunan hamamın odun ihtiyacı tıpkı yeniçeri ocağının hamamlarında olduğu gibi gemi hizmetindeki Acemioğlanlar tarafından temin edilir ve taşınırdı. Hamamda sadece banyo ihtiyacını karşılayan Acemioğlan para vermez, buna karşılık hamamda görevli berbere tıraş olursa bir akçe verirdi. Verilen bir akçenin yarısını berber alır, diğer yarısı da hamamın ihtiyaçları için ayrılırdı. Hamama bir akçe bedel ödemek suretiyle dışarıdan gelenlerin olduğunu da biliyoruz.

1958 yılında yapılan cadde düzenlemesi sırasında daha önceden iç kesimde kalan hamam, bir anda cadde üzerine çıkmıştır.

            Hamamın işletmesinin zamanla ocak dışından kişilere verildiğini görmekteyiz. Bu duruma en güzel örnek, Rumeli’den İstanbul’a göç eden Süleyman Ağanın 18. yy. sonlarında Acemoğlan Hamamını işletiyor olmasıdır. Süleyman Ağa, Şehzadebaşına yerleşmiş ve 1778 yılında Kurban Bayramı’nın ilk günü bir erkek çocuk sahibi olmuştur. Kurban Bayramı’nın ilk günü doğduğu için çocuğa Hz. İsmail’in ismi verilmiştir ki bu çocuk Abdülkadir Meragi ve Itri Efendi’den sonra Türk musikisinin en önemli ismi olarak kabul gören İsmail Dede Efendi’den başkası değildir. Mevleviliğe intisab ettiği için “Dede” unvanı ile anılan İsmail Efendi, babasının Acemoğlan hamamını işletmesinden dolayı da “Hammamizade” unvanı ile anılır.

            Tarihimize Vaka-i Hayriye olarak geçen ve Yeniçeri Ocağının kaldırılışını sembolize eden olaylar zinciri sırasında öncelikle yeniçerilerin Aksaray Et meydanında bulunan Yeni odalar adı verilen kışlası topa tutulup yıkılmış ve ardından da Acemioğlanlar kışlasının hemen yanında yer alan ve Şehzadebaşı Camiinin karşısına düşen Eski Odalara sıra gelmişti. İlginçtir ki Eski odalar da yıkılırken Acemioğlanlar ocağına dokunulmamış, sadece fonksiyonu değiştirilmişti. Ocak, ordunun odun ihtiyacını karşılayan bir askeri birim haline dönüştürülürken “İstanbul Ağa”sının unvanı da “Hattabemini”ne yani odun işlerinden sorumlu amire çevrilmişti. İşe yarar nitelikteki son Acemioğlanlar, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı ile yeni kurulan orduya alınmışlar, kalanlar ise odun hamallığına memur edilmişlerdir. Ocağın kışlasının tam olarak ne zaman ortadan kalktığı ise bilinmemektedir.   

            Acemoğlu Hamamı 1826’da Yeniçeri Ocağının kapatılması sonrasında askeri fonksiyonunu tamamen kaybetmiş ve bir çarşı hamamı olarak çevre halkına hizmet vermeye devam etmiştir. Yakın bir zamana kadar da görevini yerine getiren hamam birkaç yıldan beri kapalıdır. Bununla beraber bugünlerde giriş kapısının beton dökülerek kapatılması yapının akıbeti konusunda çevre bilincine duyarlı insanları rahatsız etmektedir.

            Camları kırılmış, sıvalar dökülmüş bu hamam pekala bir yeniçeri müzesi ya da restore edilip içine mankenler konularak tipik bir Osmanlı hamam mekanı olarak tarihi işlevine devam edebilir. Büyükşehir Belediyesine yaklaşık 200m. Fatih Belediyesine ise 300m. Uzaklıkta bir mesafede yer alan ve Fevzi Paşa caddesinin Vezneciler kısmının  başlangıcında bulunan bu göz önündeki yapının en kısa zamanda İstanbul’un kültür hayatına kazandırılması biricik temennimizdir.

            Hammamizade İsmail Dede Efendinin İstanbul Cankurtaran semtinde Akbıyık Camii karşısında yer alan evi düzenlenerek bir Türk musikisi müzesi haline getirildi. Fakat ne yazık ki bu evin yaklaşık 150 m. ilerisinde yer alan ve modern Türk tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilen Fuat Köprülü’nün bir zamanlar muhteşem kütüphanesinin de bulunduğu “Köprülü Konak” bugün bir deri mağazasının satış yeri olarak kullanılmakta. Fuat Köprülü, semt esnafının verdiği bilgilere bakılırsa Ankara’da milletvekili olduğu günlerde bile İstanbul’da bulunduğu süre zarfında burada ikamet etmeyi ve İstanbul’un bu tarihi semtinde yürüyüşler yapmayı pak severmiş. Acemoğlu Hamamı hakkındaki temennimiz de hamamın, Dede Efendi müzesi gibi asıl fonksiyonuna uygun bir şekilde düzenlenmesi ya da en azından Köprülü Konak örneğinde olduğu gibi bir şekilde düzenlenerek yaşamını sürdürebilmesidir.  

MAZİYE BAKIŞIMIZ ESKİDEN BERİ SAKAT. İŞTE İKİ KARİKATÜR

img86/5359/img0721wc5.jpg
MİMAR SİNAN: Sana da Mimarbaşı dediler bana da. Ama aramızda fark var. Ben yaptım, sen yıktın!!!

img86/155/img0809ia6.jpg

GAZETELER; Bay Prost İmar planı henüz tamamlanmamış diyorlar
BELEDİYE REİSİ; Evet, henüz müzelerin gönlünü, Evkâfın arzusunu, Eski Eserleri Koruma kurumunun hatırını, gazetecilerin temennileirni nasıl karşılayacağımıza dair bir proje vermedi
(EL ALTINDAN YIKIN GİTSİN ANASINI SATİİM ZİHNİYETİNİN TEZAHÜRÜDÜR)
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 30 Mart 2008 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
YOK ARTIK FINDIKLI CAFE CROWN ! O DEDİĞİNİZ SAKIN FINDIKLILI SİLAHTAR MEHMET AĞA OLMAYA

     Taksim Sıraselviler'deki Kazancı yokuşu üzerinde sizi selamlayan hoş bir çeşme kalıntısı çıkar karşınıza. Osmanlı tarihinin en değerli müellifleriden bir tanesi olan ve mezarı da talihsizlikten kurtulamayan (Ayaspaşa mezarlığı ortadan kaldırılırken kim vurduya gitmiştir) Sihatar Fındıklılı Mehmet Ağa'ya ait zarif ve hoş bir çeşmenin kalıntılarıdır söz konusu olan. Çeşme 1723 yılında ölen Ağa'nın ruhunu şâd etmek amacıyla ölümünden 2 yıl sonra onun semtine yakın bir mevkide inşa olunmuş. Lale devri mimarisinin ihtişamına uygun bir görkemde inşa edilen bu yapının pek çok aksamının ne yazık ki ilgisizlik ve bakımsızlık yüzünden çalındığını ya da tahrip edildiğini değerli tarihçimiz Süheyl Ünver'in İstanbul belediyesince yayınlanan İstanbul Bülteni'nin 171. sayısında çıkan (Ağustos 2003) bir yazısından öğreniyoruz. Hoca, bu yapının Beyoğlu belediyesince görmezden gelinmesine haklı olarak içerliyor. 
       Şimdilerde ise çok hoş bir gelişme yaşanıyor. Zira en azından kalan parça (daha doğrusu parçanın üzerinde kalan yegane şey bir kitabe) elden geçirilmiş. Lakin belediye kendi reklamını yapan koca bir tabela yerine bu çeşmenin tarihi önemine vurgu yapan bir bilgilendirme levhası koysa kanımca daha isabetli bir iş yapardı. Son zamanlarda reklam piyasasında yaşanan patlamaların etkisinden midir nedir bilinmez belediyelerce yapılan imar işleri vatandaşın gözüne daha bir sokulur (!) oldu. "Mahallemize çöp kutusu koyan belediyemize teşekkürler", "trafomuzu boyayıp şirinleştiren sayın başkana şükranlar", "mahallemize park açan değerli başkana arz-ı ubudiyyetler". Yahu iyi de bu zaten "sayın" başkanın vazifesi. O halde şu tarz pankartlarda asılmalı; "Ramazanda bizi uyandıran Davulcu Süleyman'a saygılar", "Her sabah gazetemizi getiren kapıcı İlyas Efendi'ye minnetler", telefon açtığımızda suyumuzu beş dakkada getiren Kerkenez su bayisi Mahmut Abi'ye hörmetler". Haaa bir de reklam yaparken ihya ettikleri çeşmeye adını veren adamcağızın ismini doğru yazsalar yine gam yemiyeceğim. Efendim ol zatı muhterem Fındıklı (ya da cevizli, bademli) değil Silahtar Fındıklılı  Mehmet Ağa'dır. Sanat tarihçisi olmadığım için restorasyon için birşey diyemeyeceğim. Ancak umarım isim yazımına gösterdikleri itina ile bir restorasyon işine girişilmemiştir. Herşeye rağmen yıllardır süren bir ayıbı düzeltmesi hasebiyle Beyoğlu belediyesine teşekkürlerimi sunarım.     


önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 13 Ekim 2007 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR



GALATA'DA SOKULLU KİTABESİ SIR OLDU

Daha önce sitemi takip edenler bilir,  http://www.onderkaya.net/bolum/yazilarim adlı bölümde "Galata ve Müteşebbis Türk Ruhu adlı bir yazı yayınlamıştım ve burada bir müteşebbiz tacirimizin nasıl olup da Sokollu zamanından kalan güzel de bir kitabesi olan çeşmeyi Canikli Pano adı altında bir ticarethane haline getirebildiğini sorgulamıştım. Daha kötüsü ne ola ki diye düşünürkene 10 Mayıs 2007 Pazar günü Robert Kolejden öğrencilerimle bu bölgeyi gezerken panonun da sır olduğunu gördüm.

img91/6410/img2723cj6.jpg

Soldan en baştaki öğrencim Can Becerik kitabenin kaybolmuş haldeki görüntüsünü belgeledi.

Ne yazık ki kitabe bugün yerinde bulunmamaktadır. pazar günü her taraf kapalı olduğundan kitabenin akıbeti konusunda bir bilgi sahibi olamadım. Tek temennim yetkililer tarafından müzeye taşınma ihtimali ki o da zor görülüyor.Zira Yanık kapıdaki kitabe de Allah'a emanet bir biçimde etrafı telle çevrilmiş bir surette Türk tarzı koruma altına alınmış vaziyette.  

img205/4611/img2680lw3.jpg

Kitabenin sır olmuş hali

Kitabede ne yazdığını daha önce belirtmiştim. ama önemine binaen bir kez daha buraya almayı faydalı görüyorum;
Hicri 976/miladi 1568-69 tarihinde yaptırılan bu çeşmenin kitabesinde Sokollu;

“Asâf-ı Sultan Selim hân-ı Güzîn

Bir Muhammed-nâm Mahmûd-ı cihân

Fi sebilillah peydâ eyledi

Çeşme-i âb-ı hayât-ı câvidân

Sihr-i dil teşne der tarihini

Çeşmeden içmek gerek âb-ı revân 976”
diyordu. Ne yazık ki önce çeşme sonra da kitabe vasfını yitirdi. Şükür ki çeşmenin iskeleti ayakta o da ne yazık ki varlığını ticarethane olmasına borçlu. Bakalım şehr-i Stanbul'da yaşadıkça daha ne acaibu'l garaib vakalara tesadüf edeceğiz. 

MERAKLISINA NOT: Bu arada Pazar günleri Galata'yı gezmeye'de doyum olmuyor. Öğrencilerimle takip ettiğimiz güzergah üzerinden bu semti gezmek isteyenlere bir yol haritası çizebilirim. Tophane çeşmesinin önünden önce Kılıç Ali Paşa camii gezilir. Sinan yapısı olan bu abide 16. yüzyıl Kaptan-ı Deryâlarından Kılıç Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Hazire kısmında ilginç mezartaşı örneklerine tesadüf edilebilir ki en ilginçleri gemi yelkeni şeklinde olanları. Buradan hareketle Türk-Ortodoks Kilisesi gezilebilir. Hatta bizim gibi şanslıysanız Türkçe yapılan bir Ortodox ayin dahi izleyebilirsiniz. Bu yoldan devam edince bir iş hanının üzerindeki Rus-Ortoks şapelini de görebilirsiniz. Lakin ayine yabancılar alınmadığından biz göremedik. Yola devam ederek ulaşacağınız Güllüoğlunda bir porsiyon baklava yiyip, bir zamanlar Haliç'in ağzına çekilen zincirin bağlandığı Kastellon Kulesi'nin (ki Cenevizliler'den kalma) mahzen kısmını görebilirsiniz. Söz konusu mahzen bugün Yeraltı camii olarak kullanılıyor. Oradan Galata köprüsünün karşı yakasına geçip bir zamanlar Yahudi cemaatinin evlenmek için en çok tercih ettiği Zülfaris Sinagogu'nun içinde bulunan 500. Yıl Vakfı tarafından düzenlenen Türkiye Musevileri Müzesini gezebilirsiniz. Oradan Bankalar caddesine çıkıp eski Osmanlı Merkez Binası şimdiki Garanti Bankası Müzesini gezmeniz mümkün. Bu binanın alt katındaki daimi müzenin yanında bir de üst katta sürekli yenilenen sergiler var. Buradan karşı kaldırımdaki Kamaondo merdivenleri ni tırmanırsınız ki bu merdivenler Osmanlıların efsanevi bankeri Musevi Abraham Kamando tarafından iş yerine kolayca gidebilmek amacıyla yaptırılmıştı. Bugün neredeyse Karaköy'ün sembolü durumundadır. Bu merdivenlerden, önce Avusturya Lisesi'ne sonra Galata'daki Ceneviz kolonisinin reisi olan Podesta'nın sarayına ve en nihayetinde de Saint Pier Han'a varırsınız. Bundan sonra iki güzergah takip edebilirsiniz. Buradan yukarı çıkıp Galata Kulesi'nde gezinizi noktalarsınız ya da bziim gibi sahile doğru inip önce Sokollu'nun bahtsız çeşmesini ardından da halihazırda surlarda görebileceğiniz tek Ceneviz kitabesinin sergilendiği Yanık Kapı'ya çıkarsınız. iki yapınınn arasında ise bölgenin en görkemli eseri olan Arap camii var. Çok eski devirlerden beri burada bir ibadethane hep olagelmiş. Ancak günümüzde Arap Camii denilen yapı 1204 yılında İstanbul'u işgal eden Latinlerden itibaren uzun süre Katoliklerin kullandığı Saint Domenico Kilisesi'sinin değişmiş versiyonu. Siz bakmayın kapısında "717 yılında İstanbul'u kuşatan Mesleme b. Abdülmelik hazretleri tarafından yaptırıldı" şeklindeki yanlış ibareye. II. Bayezid zamanında Endülüs'ten İstanbul'a getirilen Araplar bu havaliye yerleştirildiği ve cemaati azalan bu kilise de onlara tahsis edildiğiiçin eserin adı Arap Camii olarak kalmış
              İyi gezintiler..........................................  





























önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 19 Mayıs 2007 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR

GENÇ OSMAN VE SEVGİLİ ATI SİSLİ KIR'IN MEZARI

img291/5196/350ahakalkanates7.jpg


               Birinci Ahmed’in tahta çıkan iki oğlundan biri olan Genç Osman’da at sevgisi epey fazlaydı. Bu sevgi kardeşi olan Dördüncü Murad’da da artarak devam edecektir. Genç Osman 1618-1622 yılları arasında tahtta kalmış, idealist fikirlere sahip, ancak tecrübesizliğinin kurbanı olan bir padişahtı. Düzeni bozulan yeniçeri ocağını kaldırma fikrini ulu orta söyleyince isyan eden yeniçeriler tarafından saraydan alınarak önce Aksaray’daki Et Meydanı’na ve oradan da Yedikule Zindanları’na götürülerek feci şekilde boğulmuştur. İkinci Osman’ın en büyük zevklerinden biri de ata binmekti. En gözde hayvanı da öyle görülüyor ki “Sisli Kır” adını verdiği atıydı. Bu hayvanın ölümü genç padişahı derinden etkilemiş ve Üsküdar’da babası Birinci Ahmed zamanında yaptırıldığı sanılan Kavak Sarayı’nın bahçesine sevgili atını gömdürmüştür. Başına da yüksekliği 96 santimetre ve genişliği 62 santimetre olan bir mezar taşı kitabesi koydurmuştu. Mezar taşının kitabesinde;

Zıllı Hak Hazreti Osman Hanın

 Sisli Kır nam atı ölmüştür

 Emri Yezdaniyle mevt irişicek

 Bu makam içre o gömülmüştür”

yazılıydı.

 Mezar taşının içinde yer aldığı Kavak Sarayı ise zaman içinde ortadan kalkmıştır. Eski gravür ve resimlerde gayet açık bir şekilde görülen bu saray Harem İskelesi ile Kavak İskelesi arasına düşmekte ve sahilde yer almaktaydı. Saray adını sanıldığı gibi bahçesindeki birkaç parça kavak ağacından değil, eski devirlerde deniz gümrüklerine verilen Kavak kelimesinden almıştır. Bu gümrükler günümüzde de Rumeli ve Anadolu Kavağı isimlerinde yaşamaktadır. Üsküdar Kavağı’na yakın bir yerde kurulan saray alanının içinde Üçüncü Selim zamanında kurulan Nizam-ı Cedit Ordusu askerlerinin yetiştirilmesi için Selimiye adında bir kışla kurulmuştu. Fakat Üçüncü Selim’in ıslahatlarından rahatsız olan yeniçeriler, 1808’de ayaklanarak padişahı katletmişler ve onun yaptırttığı Selimiye Kışlasını da ateşe vermişlerdi. Saray, bu facia sonrası bir daha kendini toparlayamadı ve gittikçe sönükleşerek en sonunda ortadan kalktı.       

BİR EVİN BAHÇESİNDE BULUNDU

  Belki de bundan dolayı Eski İstanbul yapıları üzerine kaleme aldığı eserleri ile tanınan Hafız Hüseyin Ayvansarayi’nin Kavak Sarayı içinde gördüğünü söylediği mezar taşı Üsküdar’da bir evin bahçesinden çıkmıştı. Mezar taşını ilk gören kişi olan ünlü tarihçi Necib Asım Bey, bu durumdan Üsküdar ile ilgili değerli araştırmaları olan dostu İbrahim Hakkı Konyalı’yı haberdar etmişti. Konyalı, daha önce Ayvansarayi’nin bir eserinde rastladığı ancak izine bir türlü ulaşamadığı bu mezar taşının gerçek olup olmadığını görmek için Harem İskelesi üzerinde ve Selimiye Tekkesi yakınlarında bulunan adrese gittiğinde mezar taşının gerçek olduğunu gördü. Taşın bir fotoğrafı saha sonra Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda basıldıysa da fotoğraf silik olduğundan kitabe tam seçilememektedir. Mezar taşı evin bahçe duvarına yaslı bir şekilde durmaktaydı. Kitabe 1619 yılına aitti ve üzerinde Sultan Osman Han ibaresi de rahatlıkla seçilebiliyordu. Üçüncü Osman bu sadık hayvanını padişahlığının başlarında daha 16 yaşındayken kaybetmişti. Örneğine nadir rastlanan bu ilginç mezar taşı kitabesinin sonraki yıllarda uğradığı akıbet hakkında ise yazık ki bir şey bilmiyoruz. Fakat bilinen en önemli şey bu mezar taşının Türk Mezar Taşı geleneğinin nadide bir örneği olduğudur.

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 17 Mayıs 2007 | TARİHTEN İLGİNÇ ANEKTODLAR
Ara
goog
eXTReMe Tracker