Ana Sayfa > Yazılarım

BİRİ YER BİRİ BAKAR

Yazan: Önder Kaya

 

Yirmisekiz Mehmet Çelebi hepimizin malumu olduğu üzere Avrupa’ya gönderilen ilk elçilerimizden biri olup sefirlik görevini o denli titizlikle yerine getirmiştir ki bugün dahi incelendiğinde hayranlık ve ilgi uyandıran bazı satırlara tesadüf ederiz. Mehmet Efendi Fransa’ya sadece elçilik görevi ile değil aynı zamanda Frenk diyarını gözlemleme görevi ile vazifelendirilmişti. Doğrusu bu işi de layığı ile yerine getirmiştir. Fransa’ya yeni gelenlere karşı uygulanan karantina yöntemini onun raporundan teferruatı ile öğreniyoruz. Lale devrinin bireyi olması nedeniyle çelebimizin dikkatini çeken bir diğer husus da Fransa bahçelerinden yetiştirilen Girit laleleridir. Osmanlı İstanbul’unda bu yüzyılda bahçe düzenlemelerine olan ilgi had safhada olduğu için Mehmet Çelebi bu anlamda Paris bahçelerini de oldukça detaylı olarak anlatır. Yine Paris’teki en önemli sanatsal faaliyetlerden biri olan operaya dair gözlemleri de hayli ilgi çekicidir. Bunların yanı sıra çelebi, eserinde botanik ve tıp konusunda da önemli bilgilere yer verir. Mesela Fransızların tıp kitaplarında yer alan her türlü bitkiyi toplama ve ıslah etme konusunda son derece gayretkeş olduklarını bu amaçla Yeni Dünya adı ile anılan Amerika kıtasının yanında Acemi, Özbek, Hint ve Çin diyarında çok sayıda bitkiyi getirterek bunları yetiştirdiklerini hatta ılıman iklimi seven bazı bitkiler için gerekli sıcaklığın temini amacıyla seralar inşa ettiklerini bununla da kalmayarak bu seraların altına ısıyı belli bir derecede korumak amacıyla ocaklar yaptıklarını anlatır. Yine tıp ve anatomi ilminin geliştiğini pek çok kuş türünün teşrihhane denilen bir mekanda sergilendiğini hatta burada bir de etinden sıyrılmış sadece kemikleri olan bir filin sergilendiğini de gözlemlerine ilave eder. Elçimizin uzun uzadıya bahsettiği saraya ait halı ve kilim atölyeleri de gelecekteki sanayi devriminin adeta ön habercisi niteliğindedirler. Lakin ne yazık ki tüm bu gözlemler içinden Osmanlı sarayı daha ziyade bahçe düzenlemesi ile ilgili kısımla ilgilenmiş ve Damat İbrahim Paşa bir takım Fransız saraylarının örnek alınarak yeni saraylar inşa edilmesi konusunda bazı girişimlerde bulunmuştur.

img247/3412/paristeanatomidersiqf3.jpg

PARİS'TE ANATOMİ DERSİ

               Seyahatname içinde aynı zamanda farklı folklorik yönlere de temas edilir. Mesela İslam toplumunda ayıp olarak kabul edilen bazı hareketler Fransa’da son derece normal karşılanmaktadır. Adeta günümüzdeki popüler magazin programlarında yayınlanan ünlülerin özel hayatına dair en gereksiz teferruatların aktarımına benzer bazı davranış modellerine tesadüf edilmektedir. Bunlardan biri de kral ya da önde gelen idarecilerin yemek yiyişlerini, yatağa yatışlarını, yataktan kalkışlarını, giyinişlerini temaşa etmek. Çelebi doğal olarak İslam dünyasında kişinin mahremi olarak kabul edilen ve bu nedenle de harem hayatının bir parçası olarak kabul edilen bu fiillerin uluorta gerçekleştirilmesi karşısında hayretini saklayamaz. Usule göre kral ya da üst düzey yöneticinin bu hallerine vakıf olmak isteyen kişi o insandan özel insan alır ve bazen de kalabalık topluluklar halinde izin aldıkları o fiilin işlenişini izlerlermiş. Çelebi ilk olarak Paris’e geldikten kısa bir süre sonra yemek yiyecekleri bir sırada kendisine yapılan bir teklif sonrasında bu gelenekten haberdar olur. İzleyicilerin üst düzey idareciler oldukları ve bu nedenle de kırılmamaları gerektiği kendisine lisan-ı münasip ile anlatılır. Osmanlıyı Paris’te en iyi şekilde temsil etme telaşesinde olan elçimiz de durumu çar na-çar kabul eder ve bu durumu da şu şekilde ifade eder; “kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyla kalabalık halinde gelip, hususa yemek yediğimizi pek görmek isterler idi. ‘Filan kimesnenin kızı veya filanın karısıdır; yemek yediğinüze bakmağa izninizi rica ederler’ deyü haberler gelüp kimini def edemeyüp naçar ruhsat verdük. Hatırları içün sabrederdik. Anlar ise yemek seyretmeyi adet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, adetleri böyle imiş. Daha garip olanı bu ki, kral yatağına nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temaşa ederler imiş”. Çelebi açısından içinde bulunduğu durum gayet zor olsa da ortama uyum sağlamayı başarmış gibi görünüyor. Ancak elçilik heyetini bekleyen gariplikler bu kadarla sınırlı olmayacaktır. Elçi, Paris halkının o vakte kadar gördüğü en üst düzey Osmanlı diplomatı olması hasebiyle her yaptığı hareket ile ilgi odağı olmaya istemeden de olsa devam etmektedir. Ramazan ayı gelip çatınca işler daha da bir çetrefilleşir. Zira Paris’te Osmanlı heyetinin “oruç” tuttuğu ve “iftar ettiği” duyulunca bu ilginç manzaranın seyri içinde çok geçmeden nüfuzlu şahıslardan hem de kral aracılığıyla talepler gelecektir. Bu talepler karşısında sözü yine çelebimize bırakalım; “Çaresiz kalup: ‘Elimizden ne gelür, hoş geldiler, safa geldiler’ dedik. Anı gördüm ki akşama yarım saat kaldıkta iki yüz avrat altın ve ziynet içinde ve elmaslara batmış bir halde gelüp karşu be karşu sandalyelere oturdular. Sonra etrafımızda olanlardan dahi iznimizi haber alanlar bir taraftan gelmede. Birkaç bin kadın içinde kaldık. Sanki düğün evine döndü. Hele her ne hal ise bu azabı çeküp iftar ettük ”.  
         Çelebi’nin içinde bulunduğu durumu tasavvur etmek çok da güç olmasa gerek. Lakin uyanık Osmanlı elçisi asıl görsel şöleni teşkil edecek olan teravih namazını gece yarısına yani misafirlerin haneyi terk etme vaktinin sonrasına bırakmıştır. Ancak bu durumda duyulmuş olacak ki ertesi gelen misafirler iftar sonrasında da haneyi terk etmemişler ve Osmanlı delegasyonu da namaz vaktinin çıkmasını göze alamadıklarından çaresiz abdest alarak namaza dururlar. Konuklar, namazın ilahi ve tespih kısımları da dahil olmak üzere tüm aksamının tamam olduğuna kanaat getirdikten sonra haneyi terke edeceklerdir.

 img372/6069/versayda14luidevrihatunfu9.jpg

  

VERSAY SARAYINDA KADINLAR 


              Seyahatnameyi okuduktan sonra şu kadarını söylemek mümkün ki Yirmisekiz Mehmet Çelebi Avrupa diplomasisinde henüz emekleme devresinde olan Osmanlı devletini elçilik görevi süresince en iyi şekilde temsil etmiş gibi görünüyor. Bu değerli elçimizin gözlemleri hakkında daha fazla malumat sahibi olmak isteyenler Şevket Rado tarafından çevrilen ve İş Bankası Kültür yayınları arasından çıkan* seyahatname tercümesine bakabilirler                



* Paris’te bir Osmanlı sefiri; Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi (Hazırlayan: Şevket Rado), İşbankası Kültür yay., İstanbul 2006.

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 24 Ağustos 2008 | Yazılarım
KİTAP KURTLARINA MÜJDE

Galata kulesi etrafında kültürel etkinlikler kapsamında 22 mayıs perşembe gününe kadar Beyoğlu sahafları ürünlerini sergileyecekler. Efhemara kartlardan sahafiye kitaplara kadar çok renkli ve güzel çalışmalara ulaşma fırsatınız var. bende bir iki efhemara kart ile bir kitap aldım. bölgenin canlanmasını temin eden hoş bir aktivite olmuş kanımca. Gerçi Galata kulesinin önünün kapandığı gerekçesi ile bu etkinliğie karşı çıkanlar da var ancak ben bir kaç haftalık buna benzer bir kültür etkinliğinin bölgeyi olumlu etkileyeceği kanısındayım. Zaten son yıllarda eski nezihliğine doğru yelken açan Galata'da bu tür aktiviteler olumlu gidişi destekler nitelikte. Gelenekselleşmesi düşünülen bu aktiviteyi kaçıranlar gelecek yıldakine yetişmeye gayret etsinler derim. 

img218/4697/dsc01835hc0.jpg

 
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 20 Mayıs 2008 | Yazılarım
SAHAF ALEMİNİN BAŞI SAĞOLSUN: SAMİ ÖNAL'I YİTİRDİK

Kitap kurtlarının adını ezbere bildiği Kadıköy Moda'daki dükkanından ziyadesiyle istifade ettiği ve benim de şahsen tanıma şerefine erdiğim Sami Önal vefat etti.  
 
Sami abiyi daha Marmara üniversitesinde öğrencilik yaptığım yıllarda tanıdım. Özellikle Osmanlıca aradığım fakat piyasada bulamadığım pek çok kitabı kendisinden tedariklerdim. Fiyatları biraz tuzlu olmakla birlikte öğrencilere indirim yapardı. Nitekim Avram Galante'den çevirdiğim "Küçük Türk Tetebbuları" adındaki kitabın orjinalini de kendisinden satın almıştım. Asker emeklisi olan Sami Bey, hayatını kitaplara adamış, müzayedelerin duayeni ve idarecisi olan kâmil bir şahsiyetti. Kendi gitti amma eserleri kaldı yadigâr 

SAMİ ÖNAL'IN YAYINLANMIŞ ÇALIŞMALARI
 Eski İstanbul / Ahmed Refik Altınay
Hüsrev Gerede’nin anıları : Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve devrimler : (19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938)
/ Sami Önal (haz.)
Milli mücadelede Oltu
/ Sami Önal.
Sadettin Paşa’nın anıları : Ermeni-Kürt olayları (Van, 1896)
/ Sadettin Paşa ; haz. Sami Önal.
Sayyadane bir cevelan : Beykoz’dan İzmit Körfezi’ne bir av gezintisi
/ Ahmed Midhat, 1331/1912 ; haz. Sami Önal.
Tuğgeneral Ziya Yergök’ün anıları Harbiye’den Dersim’e (1890-1914) : askeri öğrencilik, Erzurum, Erzincan ve Dersim harekatı / Ziya Yergök, Tuğgeneral ; yay. haz. Sami Önal
önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 27 Şubat 2008 | Yazılarım

GEZGİN DERGİSİ OCAK SAYISINDA ŞAM'LA İLGİLİ  YAZIM ÇIKTI
ZAMANIN DURDUĞU ŞEHİR: ŞAM

YAZAN: Önder Kaya

                                          

Gezimize başlamadan önce Türk seyyahlara nacizane bir tavsiyede bulunacağım. Şam şehrine ön okuma yapmadan gittiğiniz takdirde ne yazık ki yaptığınız gezi Hamidiye çarşısı ile Emeviye caminden ibaret yüzeysel bir gezi olarak kalacaktır ki Şam bundan çok iyisini hak eden bir şehir. Ancak Türkçede Şam’la ilgili rehber niteliği taşıyan kapsamlı bir çalışma bulunmuyor. Yalnız şu çalışmalara bakabilir ve bir ön bilgi sahibi olabilirsiniz; Taha Kılınç’ın “Şam Kitabı”. Özellikle 3. bölüm Şam’ı derli toplu anlatan önemli bir bölüm. Özcan Yuradalan’ın “Naûre Çarkı” isimli çalışması da genel olarak Suriye’yi anlatmakla birlikte Şam’a da ayrıntılı bir kısım ayrılmış, ancak düzeltilmesi gereken bazı hatalar (705 yılında Emeviye camiinin yapımında ilk kazmayı 642 yılında ölen Halid b. Velid’e vurdurması, bu camide yer alan ve Emeviler zamanında hazine odası olarak kullanılan Kubbetü’l-hazneyi Abbasilere inşa ettirmesi ya da Şam’daki valilik süresi 1743-1757 yılları arasını kapsayan Esad Paşa el-Azm’ı 1749-1952 yılları arasında görevde tutması  gibi) var. Erol Çalı’nın Şam kitabı ise dini turizm amacı ile bölgeye gideceklere bir rehber niteliğinde ancak şehrin tarihsel dokusunu verme konusunda çok zayıf. Abdullah Manaz’ın “Suriye’nin Başkenti Şam’da Türk dönemi Eserleri” adlı kitabıysa değerli bir görsel malzeme çalışması. Kitabın arkasındaki kroki Şam’da kaybolmanızı engelleyeceği gibi görmek isteğiniz mekanları kolayca tespit etmenizi sağlayacak bir rehber niteliğinde. Ancak ne yazık ki baskısı yıllar önce bitmiş bu kitabı sahaflardan aramak zorundasınız ya da kütüphaneden çektireceğiniz fotokopisi ile idare edeceksiniz. Bir de tabii ki başta Diyanet İslam Ansiklopedisi olmak üzere bazı ciddi çalışmaların ilgili maddeleri var. Bir ön okuma inanın seyahatiniz çok daha anlamlı kılacaktır.

ŞAM’DAN ÖNCESİ

Suriye için vize almanız gerekiyor. Suriye büyükelçiliği Teşvikiye camiinin hemen karşı tarafına düşen bir konumda. Sabah 9.30-11.00 arası başvuruda bulunmanız gerekiyor. 20 Euroluk bir vize ücreti alınıyor. Aynı gün 15.30 sularında vizenizi alabiliyorsunuz.

Şam’a, Suriye havayolları ile gitmek mümkün. Türk Hava Yolları da uçak kaldırıyor. Ancak en ekonomik seyahat kara yolculuğu.

Has Turizmin Hatay’a her akşam 19.30’da expres otobüsleri var. Sabah 10 gibi Hatay’da oluyorlar. 11.30’da da Antakya garajından yine bu firmaya bağlı Şam otobüsleri hareket ediyor. Saat 18.30 dolaylarında da Şam’da oluyor. Sınırda (özel bir durum yoksa) yaklaşık 2 saat kadar beklendiğini de ilave edelim. Ücret Antakya’ya kadar 45 ve Şam’a kadar da 15 yani toplanm bir kişi 60 ytl. Bir de buna Türkiye topraklarından çıkarken yatıracağınız 15 ytl’lik harcı katarsanız 75 ytl’yi buluyor........................................................................................
YAZININ DEVAMI VE ŞAM İLE İLGİLİ BİLGİLERİN YANISIRA GÖRSEL FOTOĞRAFLAR İÇİN OCAK AYI GEZGİN DERGİSİNE BAKABİLİRSİNİZ

önderkaya gönderdi. | Yorum Ekleyin | 06 Ocak 2008 | Yazılarım

Şalom Gazetesinde 14 KasımTarihi itibari ile yayınlanan yazim
Avram Galante doğduğu topraklarda anıldı

yazının orjinali için http://www.salom.com.tr/?PID=2&HID=6110
 

24- 25 Ekim tarihlerinde Bodrum'da “1522- 2007 Osmanlılar'dan günümüze her yönüyle Bodrum” sempozyumu gerçekleşti. Sempozyumda tarihçi Avram Galante'nin hayatı ve çalışmaları üzerine bildiriler sunuldu ve Galante'nin Bodrum'daki mezarının, koruma altına alınması için çağrıda bulunuldu

Önder Kaya(*)


 

Türk Musevi Cemaati'nin geçen yüzyılda yetiştirdiği değerli araştırmacı Avram Galante, Bodrum’da düzenlenen “1522- 2007 Osmanlılar'dan Günümüze Her Yönüyle Bodrum Uluslararası Sempozyumu (24- 25 Ekim 2007)” çerçevesinde iki doğrudan ve bir dolaylı bildiri ile anıldı. Galante ile ilgili bildiriler sempozyumun ilk gününde sunuldu. İlk olarak sabah oturumunda Serdar Soyluer, Başbakanlık Osmanlı Arşiv Belgeleri'nden yola çıkarak “Sicil- i Ahval Defterlerine Göre Osmanlı Döneminde Bodrumlu Devlet Adamları” adlı sunumunda Bodrumlu pek çok önemli simanın yanı sıra Galante hakkında bazı bilgiler aktardı. Özellikle Galante’nin 1897 yılında 90 kuruş maaşla Rodos İdadisi’ne vekaleten hesap öğretmenliğine, bir yıl sonra da 200 kuruş maaşla Fransızca öğretmenliğine atandığını bu bildiriden öğrenmiş olduk. Yine Galante’nin aynı dönemde Rumca, Ladino ve Osmanlıca olarak “Türk Musevileri” adlı bir gazete yayınlamak istediği fakat bu girişimin Osmanlı idarecileri tarafından kibar bir dille geri çevrildiği de Soyluer’in sunumundaki bir diğer ilginç nokta idi. 
Öğleden sonraki oturumda Galante ile ilgili çalışmalardan ilki, Ege Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Zeki Arıkan’ın “Bodrumlu Tarihçi Avram Galante” adlı bildirisiydi. Sunum, değerli profesörün programının yoğunluğundan dolayı asistanı Cihan Özgün tarafından gayet akıcı bir dille aktarıldı. Galante hakkındaki genel bir bilgilendirmenin hemen sonrasında, onun “Bodrum Tarihi” adlı yapıtına vurgu yapılarak bu çalışmasının önemine ve eserin genel özelliklerine değinildi. Yine bu eser esas alınarak Bodrum’un genel bir tarihçesine de değinildi. Bu bildirinin ardından, tarafımdan kaleme alınan çalışma sunuldu. Sunumda, Galante’nin yaşamındaki bazı evreler, bu evrelerdeki bazı fikri çelişki ve kırılmalardan bahsedildi. Bu açıdan Galante, Bodrum sempozyumunda farklı bakış açılarıyla ve ayrıntılı bir biçimde anıldı. Söz konusu yazımda Galante’nin gençlik yıllarında başlayan ve ölümüne kadar devam eden arayış içindeki kişiliğine, herhangi bir grup veya düşünce akımına tam anlamıyla bağlanmayışına örnekler yoluyla temas edildi. Gençlik yıllarında bir yandan muhafazakâr cemaat mensuplarının cehaleti beslediği düşüncesi ile Rodos’ta modern eğitim veren “Tıfferet İsrael” adlı bir okul açan Galante, bu anlamda Alliance- İsraélite cemiyetine yakın durmuş, öte yandan da bu cemiyeti Fransızca merkezli eğitim vermek suretiyle Musevi Cemaati'ni içinde bulundukları topluma karşı yabancılaştırmakla suçlamıştır. Yine bu yıllarda bir yandan yabancı dil bilgisini kullanarak Avrupa’da Abdülhamid aleyhine yayınların Osmanlı ülkesine sokulmaması için bir nevi sansür memurluğu görevi yaparken, diğer yandan da Jön Türkler'le yakınlaşma sürecine girmiştir. Milli Mücadele Dönemi'nde de İttihatçılar'ın Anadolu Hareketi'ni yönlendiren kanadına destek vermiş, Milli Mücadele'nin başarıya ulaşmasına yakın bir dönemde milliyetçilerin kalem oynattığı Yeni Mecmua ve Akşam Gazetesi gibi yayın kuruluşlarında peşpeşe Türk zaferini coşkulu bir dille tebrik eden yazılar kaleme almıştır. Bu anlamda tarafımdan “Türklük İncelemeleri” adıyla Latin harflerine aktarılan “Küçük Türk Tetebbuları” adlı çalışmasında yer alan bazı makaleleri dikkat çekicidir. Bunların içinde “Herkes bir Gazi istiyor (s.141- 144)”, “Musa- Mustafa Kemal (s. 145- 148)”, “Türkleşmek Yolu (s. 165- 178)”, “Museviler ve Türkçe (s. 185- 196)” bilhassa dikkat çeken yazılarıdır (Bkz. Avram Galante; Türklük İncelemeleri - Latin harflerine Aktaran: Önder Kaya- , Yeditepe yay., İstanbul 2005). 

Cumhuriyet Dönemi'nde
Galante'nin Çalışmaları
Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarında özellikle Türk Musevi Cemaati'nin tez elden Türkleşmesini ve egemen kültüre entegre olmasını dile getiren yazıları ve devrime destek veren tutumu nedeniyle Galante’nin görüşleri, mevcut iktidarla örtüşmektedir. Bununla birlikte Galante, Sami dilleri profesörü olması ve dilbilimle eskiden beri uğraşması gibi etkenlerden dolayı Latin harfleri ile ilgili cumhuriyetin ilk yıllarındaki tartışmalara aktif olarak katılmış ve Latin harflerinin aleyhinde görüş bildirmiştir. Akşam Gazetesi'nde bu konu hakkındaki görüşlerini aktardığı yazılarını “Arabi harfler Terakkimize Mani Değildir” adı ile kitaplaştıran Galante, çok geçmeden Dolmabahçe Sarayı'na, Atatürk’ün sofrasına davet edilir. Ancak hastalığını bahane ederek bu toplantıdan affını rica edecektir. Galante bu davet sonrasında fikirlerini değiştirmediyse de bu konuda yayın yapmayı bırakmıştır. Gerek söz konusu tutumu, gerekse de ilerleyen yaşı nedeniyle (60 yaş) 1933 yılındaki Darülfünun tasfiyesinde emekliye sevk edilmiştir. Galante, 1943- 46 yılları arasında Niğde milletvekilliği yapmış, ancak bu dönemde aktif bir politik kimlikle hareket etmek yerine milletvekilliğinin imkânlarını kullanarak TBMM kütüphanesine kapanarak milletvekili olduğu şehrin (Niğde), doğduğu yerin (Bodrum) ve milletvekilliği yaptığı kentin (Ankara) tarihini yazmak için gerekli malzemeyi toparlama yoluna gitmiştir. Galante, sonraki yıllarda Darülfünun müderrisliğinden ve milletvekilliğinden aldığı maaşla kendini araştırmalara vermiş ve bunun sonrasında pek çok değerli çalışmaya imza atmıştır. Ancak tam anlamıyla bir yere bağlı olmaması, içinde yer aldığı bazı çevrelerin zaman zaman tepkisini çekmesi (Yahudi cemaati, Kemalist kadro, Osmanlı idaresi, Alliance İsraélite Cemiyeti) gibi etkenlerle ömrünün son yıllarında unutulmuş bir biçimde Kınalıada’daki evine ve sonrasında da Balat Sahili'ndeki Or- Ahayim Hastanesi’ne kapanarak adeta inzivaya çekilmiştir. İsrail Devleti'nin adına enstitü açtığı ve bir sinagoga adını verdiği Avram Galante hakkında “vatanım” dediği Türkiye’deki ilgisizlik gerçekten üzüntü vericidir.

Bodrum'daki Galante
Galante'nin Bodrum’daki evi ve ailelerinin gömülü olduğu Bodrum Musevi Mezarlığı hakkında da kısa bir bilgi vererek, bu yerlere dikkat çekmek istiyorum.
Bodrum’da düzenlenen sempozyumun ikinci gününde öğleden önce Galante’nin evini ve babasının da gömülü olduğu mezarlığı bulmak amacıyla yola çıktım. Ne yazık ki, Bodrum Musevi Mezarlığı bugün unutulmaya yüz tutmuş bir alan. Değerli dostum ve BOSAV’ın (Bodrum ve Karya Kültür, Sanat ve Tanıtma Vakfı) eski başkanı olan Murat Musa Önat’ın yardımı ile Bodrum Lisesi’nin arka tarafında düşen alandaki mezarlığı bulduk. Mezar, bugün bakımsız ve harabe bir halde. Alanın 30 metre kadar yukarısında bir grayder, yol düzenleme çalışması ile uğraşıyordu. Mezarlığın çok yakınındaki bu çalışma nedeniyle Bodrum Müzesi Müdürü sayın Yaşar Yıldız Bey aracılığıyla Bodrum Belediyesi ile temasa geçtiğimde mezar alanının üst kısmında kalan bölümün özel bir şirkete ait olup, yakın zamanda el değiştirdiği ancak mezarlık alanının tescilli olması sebebiyle tehlike altında olmadığı şeklinde bir bilgi edindim. Umarım mezarlığın başına üzücü bir durum gelmez. Zira mezarlık hem Bodrum’daki Yahudi kültürü açısından, hem Avram Galante’nin babası Mişon Galante’yi (ki İbrani alfabesi ve Ladino bilmediğimden mezarını tespit edemedim) ağırlıyor olmasından, hem de çok orijinal bir ibareye sahip iki mezar taşına ev sahipliği yapmasından dolayı gayet önemli. İki mezar taşında İbrani alfabesinin yanı sıra Latin alfabesi ile Türkçe olarak yazılan ibareler de var. Bu ibareleri aşağıda aktarmak istiyorum;
“Bohor Akyüz burada meftundur. Ruhuna fatiha”
“Zimbul oğlu Samuel Karda burada meftundur. Ruhuna fatiha”
Görüldüğü üzere mezar alanı Yahudi ve İslam kültürleri ile iç içe geçmiş son derece orijinal ifadeli mezar taşlarını barındırıyor. Yukarıdaki nedenlerden dolayı mezar alanının en kısa zamanda koruma altına alınarak düzenlenmesi gerekiyor. Bu konuyu sempozyumda dile getirdiğimde salonda bulunan Bodrumlular'dan da destek geldi.
Galante’nin Bodrum’daki evine gelince; ev günümüzde Galante’nin erkek kardeşinin oğlu olduğunu öğrendiğim ve İzmir’de yaşayan bir kişi üzerine kayıtlı. İzmirli değerli gazeteci Yaşar Aksoy, Şalom Gazetesi arşivinde bulduğum, Yeni Asır Gazetesi'nde yayınlanan bir haberinde söz konusu evin eski Yahudi Mahallesi olarak da bilinen “Eski Hükümet Sokak'ta 60 numaralı ev” olduğunu ifade ediyor. Bugün sokak numaraları değişmiş olup ev 86 numaradadır. Yapı, bugün Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası olarak kullanılmaktadır. Sempozyumda dile getirdiğim bir başka dilek de söz konusu sokağa Avram Galante adının verilmesi ve evin de girişine bir plaket çakılarak bu değerli Bodrumlu'nun burada yaşadığının belirtilmesidir.
Soyadı yasası çıktıktan sonra “Bodrumlu” soyadını alan, doğduğu şehrin tarihini yazarak vefa borcunu ödemeye çalışan ve ilmi çalışmalarına ket vurur düşüncesi ile evlenmeyi dahi aklından geçirmeyen Galante’ye sanırım bu kadarcık saygı çok olmasa gerek.

(*) Amerikan Robert Lisesi Tarih Öğretmeni

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 19 Kasım 2007 | Yazılarım
GALATA VE MÜTEŞEBBİS TÜRK RUHU

RESİM 1: Galata'da Cenevizlilerden kalan eski Saint Domenico Kilisesi, şimdiki Arap Caminin kapısında yer alan ve hangi akla hizmeten konulduğu belli olmayan bir kitabede 717 yılında Mesleme b.Abdülmelik tarafından inşa ettirildiği yazılı        

        Aşağıda yakın bir zamanda önce Galataport sonrasında da Metro hattı nedeniyle gündeme gelen Galata’daki müteşebbis ruhla ilgili tarafımdan çekilmiş bazı fotoğraflar bulacaksınız. Bunlardan ilki çeşme yalağından otel odasına doğru giden bir dönüşümü gözler önüne sermekte. Restorasyonu yeni bitirilen Ahır kapı yakınlarında Galata’nın Unkapanı Köprüsü üzerinden giriş kısmında yer alan Saliha Sultan Çeşmesi’nin geniş yalakları yakın bir zamana kadar tinerci gençlere otel odası vazifesi görüyordu.


RESİM 2; Saliha Sultan çeşmesini fonksiyonel yalağı
        Yine bu semtte müteşebbis ruhlu bir tacirimiz, Sokollu döneminden kalan ve bu ünlü sadrazamın adını taşıyan çeşmeyi, bir ticarethaneye dönüştürmekte hiçbir sakınca görmemiştir.

RESİM 3; Çeşmenin tarihi kitabesi
         Hicri 976/miladi 1568-69 tarihinde yaptırılan bu çeşmenin kitabesinde Sokollu;

“Asâf-ı Sultan Selim hân-ı Güzîn

Bir Muhammed-nâm Mahmûd-ı cihân

Fi sebilillah peydâ eyledi

Çeşme-i âb-ı hayât-ı câvidân

Sihr-i dil teşne der tarihini

Çeşmeden içmek gerek âb-ı revân 976”
dizeleri ile, bölgede oturanların su ihtiyacını karşılamayı ve Allah’ın rızasını kazanmayı ummuştu. Lakin yaptırmış olduğu bu sebilin su haznesi gelin görün ki her nasılsa bir şekilde bir pano şirketinin yaratıcı dehasının bir ürünü olarak evrim geçirmiş ve evriminin kemal noktası olarak bir müessesat-ı hayriyeden, şahsi müesseseye dönüşüvermişti. Cânım İstanbul’un bağrında daha kim bilir bunun gibi nice garabetler saklı. Ama asıl merak uyandıran nokta Galata’nın tam göbeğinde böyle bir esere görülen muamelenin yetkili mercilerin nazarından nasıl olup
da kaçabildiği olsa gerek!

RESİM 4; Müteşebbis ruhlu tacirimizin tarihi ticarethanesi

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (3) | 20 Mart 2007 | Galata ve Müteşebbis Türk Ruhu


    HASKÖYDE BİR MEZARIN HAZİN ÖYKÜSÜ

Resim1;Hasköy'de Avram Kamando'nun mezarı ve
çevresindeki diğer taşlar

       
      Kamondolar, Osmanlı Devleti içerisinde zaman zaman parlayan, zaman zaman sönen pek çok gayrimüslim aileden birisi olup, 19. yüzyıl Osmanlı yenileşme hareketlerine ve Yahudi cemaatinin sosyal yaşamına damgalarını vurmuşlardı. 
              
     Ailenin ön plana çıkan ilk temsilcisi Abraham Salamon Kamondo yani Hasköy’deki harabe haldeki mezarın sahibi olan şahsın ilginç bir yaşam öyküsü vardır. Kamondoların ataları Seferad kökenli yani İspanyol göçmeni Yahudi ailelerindendi. Kamondolar 18. yüzyıla kadar Venedik’te yaşamış, oradan da İstanbul’a göç etmişlerdi. Abraham’ın çocukluğu çok da parlak geçmemiştir. Zira babası Ortaköy’de tellallık yapıyordu. Fakat kardeşi İzak ile elele veren Abraham, Galata’da I. Kamondo ve Şürekası (ortakları) isimli bir banka kurarak bankerliğe atıldı. Bir süre sonra Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi Tanzimat devrinin baş mimarlarının sarraflığını elde ederken ülke dışında da dönemin en güçlü Yahudi aileleri olan Hirsh ve Rottschild ailelerinin İstanbul’daki temsilcisi oldu. Böylece ülke içinde büyük bir nüfuz elde etti.

Bu güç öyle bir boyuta ulaştı ki Abraham, Osmanlı Devletinde gayrimenkul edinme izni alan ilk gayrimüslim oldu. Kamondo, kurduğu banka aracılığı ile önde gelen devlet ricali ve bazı müteşebbislere borçlar veriyor ama bu kişilerin borçlarını zamanında ödeyememesi durumunda ipotek edilen mallarına sahip olamıyordu. Bizzat Sultan Abdülaziz’den aldığı ve başkalarına emsal teşkil etmemesi kararlaştırılan bir ferman ile Osmanlı ülkesinde taşınamaz mülk edinebilme hakkına sahip olan ilk gayrimüslim oldu. Akıllı bir yatırımcı olan Kamondo, Galata’da büyük bir arazi elde ederek bankacılık sektörünün kalbinin attığı bu alanda pek çok han yaptırdı. Diğer yandan Bankalar caddesini Avusturya Lisesine bağlayan yokuş üzerindeki Kamondo merdivenlerini de yaptırtarak adını ölümsüzleştirmekten de geri kalmadı.    


Resim 2; Kamando'nun mezarına yakın bir yerde
Lea Beruhiel'in mezar taşından kalanlar
        
   
Kamondonun velinimeti Mustafa Reşit Paşanın Tanzimat Fermanının yayınlanmasına ön ayak olduğunu biliriz de onun rahat ve lüks bir yaşam tutkusunu pek bilmeyiz. Paşa, Paris ve Londra’da geçen elçilik dönemlerinde lüks bir hayat tarzı benimsemiş ve İstanbul’a döndüğünde bu yaşam tarzını Kamondo’nun da yardımıyla devam ettirmiştir. Paşa, ilk olarak Boğaziçi’nde Baltalimanı’nda lüks bir saray yaptırdı ki bu saray günümüzde Balta Limanı Kemik Hastanesi olarak kullanılmaktadır. Reşit Paşanın bir de Ali Galip adında yakışıklı bir oğlu vardı. Bu oğul sonradan babasının da torpiliyle Hariciye nezaretine getirilerek Paşa olduğu gibi Osmanlı hanedanından Fatma Sultanla da evlendirildi. Çiftin oturacağı yalının ise ilginçtir ki Mustafa Reşit Paşanın Baltalimanındaki yalısı olması kararlaştırılarak yalı, Paşa’dan 250.000 altın karşılığında satın alındı ve yeni evli çifte hediye edildi. Reşit Paşa’da elde ettiği paranın bir kısmı ile Kamondo’ya olan borçlarını öderken bir kısmıyla da Emirgan’da yeni bir yalı yaptırdı.

            Fakat Reşit Paşa, Kamondo’dan borç alma konusunda ipin ucunu kaçırmıştı. Kamondo uzun zaman Devlet-i Aliye’ye de Reşit Paşanın yardımı sayesinde yüksek faizle borç verdiği ve yine Reşit Paşanın yetiştirmesi olan Ali ve Keçecizade Fuat Paşalara da sarraflık yapıp devlet içinde önemli bir güce ulaştığı için bu borçların birikmesine pek ses çıkarmamıştı. Ama 1857 yılına gelindiğinde Abraham Kamondo’da artık hoşnutsuzluğunu açıkça ifade eder olmuştu. Bu tarihte yorucu bir kabine toplantısının akabinde Reşit Paşa, evine gelmişti. Aslında Paşa için işler son zamanlarda hiç de iyi gitmemekte idi. Kendi yetiştirmeleri olan Ali ve Fuat Paşalarla zaman zaman ciddi zıtlaşmalar yaşayan Paşa, eski güç ve popülaritesini önemli ölçüde yitirmişti. Eve geldiğinde hamama geçen Paşaya tam da bu esnada Kamondo’nun geldiği söylendi. Paşa hizmetkarlarına” Evde yok” dedirterek alacaklı bankeri başından savmak isterdi. Fakat Kamondo’nun beklemeye karar vermesi ile zor durumda kalan Paşa, bir yandan hamamdaki ısının, bir yandan son günlerin stresinin ve son olarak da Kamondo karşısında düştüğü durumun sıkıntısına dayanamaz. Hamamda kalp krizi geçiren Paşa, oracığa yığılıp kalır. Murat Belge’nin ifadesiyle Kamondo, Osmanlı tarihinde sadrazam öldürmüş ilk ve son gayrimüslimdir. Abraham Kamandonun Reşit Paşadan alacaklarını tahsil edip etmediğini ise bilmiyoruz.

Abraham ve onun Kamondo Bank’ı dönemin finans piyasasına damgasını vurmuştur. Abraham Kamondo, asıl şöhretini Bab-ı Ali’nin iki usta politikacısı, Islahat Fermanı’nın mimarları Ali ve Keçecizade Fuat Paşalarla olan ilişkileri sayesinde kazanmıştır. Kamondolar, Fuat Paşa’nın özel bankerleri oldukları gibi devletin ekonomisini elde tutan Ali Paşaya da güven telkin etmişlerdi. 1853-1856 yılları arasında süren Kırım Savaşı sırasında ise devletin bir numaralı bankeri konumuna geldiler.

            Osmanlı Devleti’nin 1856 yılına kadar dışarıdan borç para almayarak Galata bankerlerinden yaptığı borçlar vasıtasıyla kendi yağıyla kavrulmaya çalıştığını düşünürsek, Fuat ve Ali Paşa’lara bu denli yakın olan Abraham’ın büyük bir servet yapmasını daha iyi anlayabiliriz. Reşit Paşanın ölümü ve ardından da Ali ve Keçecizade Fuad Paşaların siyaset sahnesinde çekilmesi ile beraber aile de Paris’e göç hazırlıklarına başlandı. Zira 1856’dan itibaren Osmanlı Devleti, borçlanma işini her geçen gün daha da abartır olmuş ve Galata bankerleri devletin borç talebine yetişemez hale gelmişlerdi. Bunun sonucunda Kamondolar da yabancı sermaye piyasalarıyla daha yakın ilişkiler kurabilecekleri bir merkeze yani Paris’e gözlerini dikti. Ailenin göçü ilginç bir olayla hız kazandı.

Banker Kamondo hanedanının kurucusu Abraham Kamondo Galata’da başlayan bankacılık kariyerine Paris’te devam etmiş, fakat öldükten sonra bile doğduğu şehirden vazgeçmemişti. Vasiyeti gereği cenazesi Hasköy’de yaptırttığı anıt mezara nakledilmişti. Ayvansaray Köprüsü üzerinden Mecidiyeköy’e uzanan yoldan geçen pek çok kimsenin gördüğü, duvarlarında sprey boyalarla yazılan yazılar yer alan harap yapı yazık ki Abraham Kamondo’nun anıt mezarıdır. İçi, dışından daha beter bir haldedir.



Resim 3; Kamondo mezarının bulunduğu yerden Haliç 
KAYNAK; Önder Kaya; Tarihin Gör Dediği, Yeditepe yay, İstanbul 2006

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (1) | 19 Mart 2007 | Avram Camando'nun mezarı

300 PELVAN ÇIKTI MEYDANEEEEE

                                                           YAZAN: BENDENİZ



Pelvanlarımızın resmidir


Yani olur da bu kadar pespaye bir film olur. Sanırım yönetmen body boulding salonundan bir kaç figüran toplayıp biraz da görsel efekt basarak bu işi kıvırırım diye düşünmüş olmalı. Asıl acı olan filmin bir tarih filmi gibi lanse edilmesi ancak ne yazık ki fantastik bir film olmanın dahi çok uzağında. Termopiler geçidini savunan “300 Spartalı”dan başka (o da adet itibariyle) filmde hiçbir tarihsel öğe yok. Yaşadıkları yerdeki yerli halkı helot yani toprağa bağlı köle haline getiren, sakat veya zayıf doğan çocukları yiyecek kaynaklarını boşa harcamamaları için öldüren, tek bir düşünür dahi yetiştiremeyen militarist Sparta nasıl olurda eyalet sistemini, posta teşkilatını, bürokrasi ve saray teşrifatını yaratan Persler'in karşısına medeniyet ve özgürlüğün savunucusu rolü ile çıkarılır. Sonra nedir o özgür dünyanın savunuculuğu çığırtkanlığı !

Yönetmen ve senarist tarihle oynayabilir veya onu yeniden edebi formatta kurgulayabilir ancak filmin tanıtımını bu malum tarihi hadise üzerinden yapmaya kalkar, bu epik harekatı beyaz perdeye aktardığını iddia ederse orada işler değişir. Yönetmen Zack Snyder tuhaf hayvanlar icat ederek gudubet yaratıklar türetmeye, gökyüzünü atılan oklarla karartmaya efekt harikası diyorsa, Spartalıları tanrıların yeryüzündeki vekilleri olarak vermeye, her türlü sapıklığı İranlılara mâl etmeye, başkalarının yaşam hakkına zerrece itibar etmeyen Spartalıları özgürlük savaşçıları olarak lanse etmeye tarihsellik diyorsa, doğuyu yüzyıllarca öncesinin oryantalist bakış açısından görüp dansözlerin ve bilumum sapık ilişki ve zevklerin deryası olarak sunuyorsa, bir kadının ülkesi için kocasına, çocuğuna ihanet etmesini meşru görüp ardından ahlak ve erdemden dem vuruyorsa, birey devlet için vardır fehvasınca hareket etmeyi bir erdem olarak telakki ediyorsa bilmem ki ne denir? Ben şahsen diyeceğimi dedim. Tek üzüntüm bu filme eşim ve bir arkadaşımla giderek ne yazık ki gişede fazladan +3 iş yapmasına katkıda bulunmuş olmamdır.

Hollywood Amerikan’ın dış ilişkilerine hizmet etme fonksiyonunu da bu filmle layığıyla yerine getirmiş gözüküyor. Şu sıralar gündem malum olduğu üzere İran ve tarihi beyaz perdeden öğrenen bir takım zevat bu şekilde Amerika’nın meşru (!) müdahalesine hazır hale getirilmekte. 2.Dünya Savaşından beri devam eden bu gelenek bu filmle zirve yapmış kanımca.

Filmin kısaca mantığı şu; Sparta Helen dünyasında / Helen dünyası batının temel ayağı / Batı özgürlüğün, demokrasinin ve her türlü insan hakkının mucidi, koruyucusu ve uygulayıcısıdır / Amerika da batı toplumunun halihazırda okyanus ötesi uzantısı O HALDE İran’da doğu dünyasında / Doğu  dünyası gaflet ve delalet içinde / Günümüz İran’ın sapkınlığının tarihsel temelleri eskilere uzanıyor / Doğu, insanların köleliği ve medeniyet düşmanlığı üzerine kurulu ====== buradan yola çıkarak 21. yüzyılın insani değerlerinin korunması yine batıya düşmekte. O zamanlar şarkın zorbalığına karşı çıkarak kahraman ve üçgen vücutlarını siper eden Spartalıların torunları da şimdi bu kendini bilmez insanlık müsveddesi güruha, atalarından miras aldığı şiddet ve yiğitlik ile mukabele etse yeridir.

HADİ İYİ SEYİRLER

önderkaya gönderdi. | Yorumlar (5) | 18 Mart 2007 | 300 spartalı
Ara
goog
eXTReMe Tracker