
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
|
BİRİ YER BİRİ BAKAR Yazan: Önder Kaya Yirmisekiz Mehmet Çelebi hepimizin malumu olduğu üzere Avrupa’ya gönderilen ilk elçilerimizden biri olup sefirlik görevini o denli titizlikle yerine getirmiştir ki bugün dahi incelendiğinde hayranlık ve ilgi uyandıran bazı satırlara tesadüf ederiz. Mehmet Efendi Fransa’ya sadece elçilik görevi ile değil aynı zamanda Frenk diyarını gözlemleme görevi ile vazifelendirilmişti. Doğrusu bu işi de layığı ile yerine getirmiştir. Fransa’ya yeni gelenlere karşı uygulanan karantina yöntemini onun raporundan teferruatı ile öğreniyoruz. Lale devrinin bireyi olması nedeniyle çelebimizin dikkatini çeken bir diğer husus da Fransa bahçelerinden yetiştirilen Girit laleleridir. Osmanlı İstanbul’unda bu yüzyılda bahçe düzenlemelerine olan ilgi had safhada olduğu için Mehmet Çelebi bu anlamda Paris bahçelerini de oldukça detaylı olarak anlatır. Yine Paris’teki en önemli sanatsal faaliyetlerden biri olan operaya dair gözlemleri de hayli ilgi çekicidir. Bunların yanı sıra çelebi, eserinde botanik ve tıp konusunda da önemli bilgilere yer verir. Mesela Fransızların tıp kitaplarında yer alan her türlü bitkiyi toplama ve ıslah etme konusunda son derece gayretkeş olduklarını bu amaçla Yeni Dünya adı ile anılan Amerika kıtasının yanında Acemi, Özbek, Hint ve Çin diyarında çok sayıda bitkiyi getirterek bunları yetiştirdiklerini hatta ılıman iklimi seven bazı bitkiler için gerekli sıcaklığın temini amacıyla seralar inşa ettiklerini bununla da kalmayarak bu seraların altına ısıyı belli bir derecede korumak amacıyla ocaklar yaptıklarını anlatır. Yine tıp ve anatomi ilminin geliştiğini pek çok kuş türünün teşrihhane denilen bir mekanda sergilendiğini hatta burada bir de etinden sıyrılmış sadece kemikleri olan bir filin sergilendiğini de gözlemlerine ilave eder. Elçimizin uzun uzadıya bahsettiği saraya ait halı ve kilim atölyeleri de gelecekteki sanayi devriminin adeta ön habercisi niteliğindedirler. Lakin ne yazık ki tüm bu gözlemler içinden Osmanlı sarayı daha ziyade bahçe düzenlemesi ile ilgili kısımla ilgilenmiş ve Damat İbrahim Paşa bir takım Fransız saraylarının örnek alınarak yeni saraylar inşa edilmesi konusunda bazı girişimlerde bulunmuştur. PARİS'TE ANATOMİ DERSİ
Seyahatname içinde aynı zamanda farklı folklorik yönlere de temas edilir. Mesela İslam toplumunda ayıp olarak kabul edilen bazı hareketler Fransa’da son derece normal karşılanmaktadır. Adeta günümüzdeki popüler magazin programlarında yayınlanan ünlülerin özel hayatına dair en gereksiz teferruatların aktarımına benzer bazı davranış modellerine tesadüf edilmektedir. Bunlardan biri de kral ya da önde gelen idarecilerin yemek yiyişlerini, yatağa yatışlarını, yataktan kalkışlarını, giyinişlerini temaşa etmek. Çelebi doğal olarak İslam dünyasında kişinin mahremi olarak kabul edilen ve bu nedenle de harem hayatının bir parçası olarak kabul edilen bu fiillerin uluorta gerçekleştirilmesi karşısında hayretini saklayamaz. Usule göre kral ya da üst düzey yöneticinin bu hallerine vakıf olmak isteyen kişi o insandan özel insan alır ve bazen de kalabalık topluluklar halinde izin aldıkları o fiilin işlenişini izlerlermiş. Çelebi ilk olarak Paris’e geldikten kısa bir süre sonra yemek yiyecekleri bir sırada kendisine yapılan bir teklif sonrasında bu gelenekten haberdar olur. İzleyicilerin üst düzey idareciler oldukları ve bu nedenle de kırılmamaları gerektiği kendisine lisan-ı münasip ile anlatılır. Osmanlıyı Paris’te en iyi şekilde temsil etme telaşesinde olan elçimiz de durumu çar na-çar kabul eder ve bu durumu da şu şekilde ifade eder; “kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyla kalabalık halinde gelip, hususa yemek yediğimizi pek görmek isterler idi. ‘Filan kimesnenin kızı veya filanın karısıdır; yemek yediğinüze bakmağa izninizi rica ederler’ deyü haberler gelüp kimini def edemeyüp naçar ruhsat verdük. Hatırları içün sabrederdik. Anlar ise yemek seyretmeyi adet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, adetleri böyle imiş. Daha garip olanı bu ki, kral yatağına nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temaşa ederler imiş”. Çelebi açısından içinde bulunduğu durum gayet zor olsa da ortama uyum sağlamayı başarmış gibi görünüyor. Çelebi’nin içinde bulunduğu durumu tasavvur etmek çok da güç olmasa gerek. Lakin uyanık Osmanlı elçisi asıl görsel şöleni teşkil edecek olan teravih namazını gece yarısına yani misafirlerin haneyi terk etme vaktinin sonrasına bırakmıştır. Ancak bu durumda duyulmuş olacak ki ertesi gelen misafirler iftar sonrasında da haneyi terk etmemişler ve Osmanlı delegasyonu da namaz vaktinin çıkmasını göze alamadıklarından çaresiz abdest alarak namaza dururlar. Konuklar, namazın ilahi ve tespih kısımları da dahil olmak üzere tüm aksamının tamam olduğuna kanaat getirdikten sonra haneyi terke edeceklerdir.
VERSAY SARAYINDA KADINLAR
* Paris’te bir Osmanlı sefiri; Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi (Hazırlayan: Şevket Rado), İşbankası Kültür yay., İstanbul 2006. |
|||||
|
KİTAP KURTLARINA MÜJDE
Galata kulesi etrafında kültürel etkinlikler kapsamında 22 mayıs perşembe gününe kadar Beyoğlu sahafları ürünlerini sergileyecekler. Efhemara kartlardan sahafiye kitaplara kadar çok renkli ve güzel çalışmalara ulaşma fırsatınız var. bende bir iki efhemara kart ile bir kitap aldım. bölgenin canlanmasını temin eden hoş bir aktivite olmuş kanımca. Gerçi Galata kulesinin önünün kapandığı gerekçesi ile bu etkinliğie karşı çıkanlar da var ancak ben bir kaç haftalık buna benzer bir kültür etkinliğinin bölgeyi olumlu etkileyeceği kanısındayım. Zaten son yıllarda eski nezihliğine doğru yelken açan Galata'da bu tür aktiviteler olumlu gidişi destekler nitelikte. Gelenekselleşmesi düşünülen bu aktiviteyi kaçıranlar gelecek yıldakine yetişmeye gayret etsinler derim.
![]() |
|||||
|
SAHAF ALEMİNİN BAŞI SAĞOLSUN: SAMİ ÖNAL'I YİTİRDİK
Kitap kurtlarının adını ezbere bildiği Kadıköy Moda'daki dükkanından ziyadesiyle istifade ettiği ve benim de şahsen tanıma şerefine erdiğim Sami Önal vefat etti. ![]() Sami abiyi daha Marmara üniversitesinde öğrencilik yaptığım yıllarda tanıdım. Özellikle Osmanlıca aradığım fakat piyasada bulamadığım pek çok kitabı kendisinden tedariklerdim. Fiyatları biraz tuzlu olmakla birlikte öğrencilere indirim yapardı. Nitekim Avram Galante'den çevirdiğim "Küçük Türk Tetebbuları" adındaki kitabın orjinalini de kendisinden satın almıştım. Asker emeklisi olan Sami Bey, hayatını kitaplara adamış, müzayedelerin duayeni ve idarecisi olan kâmil bir şahsiyetti. Kendi gitti amma eserleri kaldı yadigâr SAMİ ÖNAL'IN YAYINLANMIŞ ÇALIŞMALARI Eski İstanbul / Ahmed Refik Altınay Hüsrev Gerede’nin anıları : Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve devrimler : (19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938) / Sami Önal (haz.) Milli mücadelede Oltu / Sami Önal. Sadettin Paşa’nın anıları : Ermeni-Kürt olayları (Van, 1896) / Sadettin Paşa ; haz. Sami Önal. Sayyadane bir cevelan : Beykoz’dan İzmit Körfezi’ne bir av gezintisi / Ahmed Midhat, 1331/1912 ; haz. Sami Önal. Tuğgeneral Ziya Yergök’ün anıları Harbiye’den Dersim’e (1890-1914) : askeri öğrencilik, Erzurum, Erzincan ve Dersim harekatı / Ziya Yergök, Tuğgeneral ; yay. haz. Sami Önal |
|||||
|
GEZGİN DERGİSİ OCAK SAYISINDA ŞAM'LA İLGİLİ YAZIM ÇIKTI YAZAN: Önder Kaya Gezimize başlamadan önce Türk seyyahlara nacizane bir tavsiyede bulunacağım. Şam şehrine ön okuma yapmadan gittiğiniz takdirde ne yazık ki yaptığınız gezi Hamidiye çarşısı ile Emeviye caminden ibaret yüzeysel bir gezi olarak kalacaktır ki Şam bundan çok iyisini hak eden bir şehir. Ancak Türkçede Şam’la ilgili rehber niteliği taşıyan kapsamlı bir çalışma bulunmuyor. Yalnız şu çalışmalara bakabilir ve bir ön bilgi sahibi olabilirsiniz; Taha Kılınç’ın “Şam Kitabı”. Özellikle 3. bölüm Şam’ı derli toplu anlatan önemli bir bölüm. Özcan Yuradalan’ın “Naûre Çarkı” isimli çalışması da genel olarak Suriye’yi anlatmakla birlikte Şam’a da ayrıntılı bir kısım ayrılmış, ancak düzeltilmesi gereken bazı hatalar (705 yılında Emeviye camiinin yapımında ilk kazmayı 642 yılında ölen Halid b. Velid’e vurdurması, bu camide yer alan ve Emeviler zamanında hazine odası olarak kullanılan Kubbetü’l-hazneyi Abbasilere inşa ettirmesi ya da Şam’daki valilik süresi 1743-1757 yılları arasını kapsayan Esad Paşa el-Azm’ı 1749-1952 yılları arasında görevde tutması gibi) var. Erol Çalı’nın Şam kitabı ise dini turizm amacı ile bölgeye gideceklere bir rehber niteliğinde ancak şehrin tarihsel dokusunu verme konusunda çok zayıf. Abdullah Manaz’ın “Suriye’nin Başkenti Şam’da Türk dönemi Eserleri” adlı kitabıysa değerli bir görsel malzeme çalışması. Kitabın arkasındaki kroki Şam’da kaybolmanızı engelleyeceği gibi görmek isteğiniz mekanları kolayca tespit etmenizi sağlayacak bir rehber niteliğinde. Ancak ne yazık ki baskısı yıllar önce bitmiş bu kitabı sahaflardan aramak zorundasınız ya da kütüphaneden çektireceğiniz fotokopisi ile idare edeceksiniz. Bir de tabii ki başta Diyanet İslam Ansiklopedisi olmak üzere bazı ciddi çalışmaların ilgili maddeleri var. Bir ön okuma inanın seyahatiniz çok daha anlamlı kılacaktır. ŞAM’DAN ÖNCESİ Suriye için vize almanız gerekiyor. Suriye büyükelçiliği Teşvikiye camiinin hemen karşı tarafına düşen bir konumda. Sabah 9.30-11.00 arası başvuruda bulunmanız gerekiyor. 20 Euroluk bir vize ücreti alınıyor. Aynı gün 15.30 sularında vizenizi alabiliyorsunuz. Şam’a, Suriye havayolları ile gitmek mümkün. Türk Hava Yolları da uçak kaldırıyor. Ancak en ekonomik seyahat kara yolculuğu. Has Turizmin Hatay’a her akşam 19.30’da expres otobüsleri var. Sabah 10 gibi Hatay’da oluyorlar. 11.30’da da Antakya garajından yine bu firmaya bağlı Şam otobüsleri hareket ediyor. Saat 18.30 dolaylarında da Şam’da oluyor. Sınırda (özel bir durum yoksa) yaklaşık 2 saat kadar beklendiğini de ilave edelim. Ücret Antakya’ya kadar 45 ve Şam’a kadar da 15 yani toplanm bir kişi 60 ytl. Bir de buna Türkiye topraklarından çıkarken yatıracağınız 15 ytl’lik harcı katarsanız 75 ytl’yi buluyor........................................................................................ |
|||||
|
|||||
|
GALATA VE MÜTEŞEBBİS TÜRK RUHU
![]() RESİM 1: Galata'da Cenevizlilerden kalan eski Saint Domenico Kilisesi, şimdiki Arap Caminin kapısında yer alan ve hangi akla hizmeten konulduğu belli olmayan bir kitabede 717 yılında Mesleme b.Abdülmelik tarafından inşa ettirildiği yazılı Aşağıda yakın bir zamanda önce Galataport sonrasında da Metro hattı nedeniyle gündeme gelen Galata’daki müteşebbis ruhla ilgili tarafımdan çekilmiş bazı fotoğraflar bulacaksınız. Bunlardan ilki çeşme yalağından otel odasına doğru giden bir dönüşümü gözler önüne sermekte. Restorasyonu yeni bitirilen Ahır kapı yakınlarında Galata’nın Unkapanı Köprüsü üzerinden giriş kısmında yer alan Saliha Sultan Çeşmesi’nin geniş yalakları yakın bir zamana kadar tinerci gençlere otel odası vazifesi görüyordu. ![]() RESİM 2; Saliha Sultan çeşmesini fonksiyonel yalağı Yine bu semtte müteşebbis ruhlu bir tacirimiz, Sokollu döneminden kalan ve bu ünlü sadrazamın adını taşıyan çeşmeyi, bir ticarethaneye dönüştürmekte hiçbir sakınca görmemiştir. ![]() RESİM 3; Çeşmenin tarihi kitabesi Hicri 976/miladi 1568-69 tarihinde yaptırılan bu çeşmenin kitabesinde Sokollu; “Asâf-ı Sultan Selim hân-ı Güzîn Bir Muhammed-nâm Mahmûd-ı cihân Fi sebilillah peydâ eyledi Çeşme-i âb-ı hayât-ı câvidân Sihr-i dil teşne der tarihini Çeşmeden içmek gerek âb-ı revân 976” |
|||||
|
Kamondolar, Osmanlı Devleti içerisinde zaman zaman parlayan, zaman zaman sönen pek çok gayrimüslim aileden birisi olup, 19. yüzyıl Osmanlı yenileşme hareketlerine ve Yahudi cemaatinin sosyal yaşamına damgalarını vurmuşlardı. Ailenin ön plana çıkan ilk temsilcisi Abraham Salamon Kamondo yani Hasköy’deki harabe haldeki mezarın sahibi olan şahsın ilginç bir yaşam öyküsü vardır. Kamondoların ataları Seferad kökenli yani İspanyol göçmeni Yahudi ailelerindendi. Kamondolar 18. yüzyıla kadar Venedik’te yaşamış, oradan da İstanbul’a göç etmişlerdi. Abraham’ın çocukluğu çok da parlak geçmemiştir. Zira babası Ortaköy’de tellallık yapıyordu. Fakat kardeşi İzak ile elele veren Abraham, Galata’da I. Kamondo ve Şürekası (ortakları) isimli bir banka kurarak bankerliğe atıldı. Bir süre sonra Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi Tanzimat devrinin baş mimarlarının sarraflığını elde ederken ülke dışında da dönemin en güçlü Yahudi aileleri olan Hirsh ve Rottschild ailelerinin İstanbul’daki temsilcisi oldu. Böylece ülke içinde büyük bir nüfuz elde etti. Bu güç öyle bir boyuta ulaştı ki Abraham, Osmanlı Devletinde gayrimenkul edinme izni alan ilk gayrimüslim oldu. Kamondo, kurduğu banka aracılığı ile önde gelen devlet ricali ve bazı müteşebbislere borçlar veriyor ama bu kişilerin borçlarını zamanında ödeyememesi durumunda ipotek edilen mallarına sahip olamıyordu. Bizzat Sultan Abdülaziz’den aldığı ve başkalarına emsal teşkil etmemesi kararlaştırılan bir ferman ile Osmanlı ülkesinde taşınamaz mülk edinebilme hakkına sahip olan ilk gayrimüslim oldu. Akıllı bir yatırımcı olan Kamondo, Galata’da büyük bir arazi elde ederek bankacılık sektörünün kalbinin attığı bu alanda pek çok han yaptırdı. Diğer yandan Bankalar caddesini Avusturya Lisesine bağlayan yokuş üzerindeki Kamondo merdivenlerini de yaptırtarak adını ölümsüzleştirmekten de geri kalmadı.
Fakat Reşit Paşa, Kamondo’dan borç alma konusunda ipin ucunu kaçırmıştı. Kamondo uzun zaman Devlet-i Aliye’ye de Reşit Paşanın yardımı sayesinde yüksek faizle borç verdiği ve yine Reşit Paşanın yetiştirmesi olan Ali ve Keçecizade Fuat Paşalara da sarraflık yapıp devlet içinde önemli bir güce ulaştığı için bu borçların birikmesine pek ses çıkarmamıştı. Ama 1857 yılına gelindiğinde Abraham Kamondo’da artık hoşnutsuzluğunu açıkça ifade eder olmuştu. Bu tarihte yorucu bir kabine toplantısının akabinde Reşit Paşa, evine gelmişti. Aslında Paşa için işler son zamanlarda hiç de iyi gitmemekte idi. Kendi yetiştirmeleri olan Ali ve Fuat Paşalarla zaman zaman ciddi zıtlaşmalar yaşayan Paşa, eski güç ve popülaritesini önemli ölçüde yitirmişti. Eve geldiğinde hamama geçen Paşaya tam da bu esnada Kamondo’nun geldiği söylendi. Paşa hizmetkarlarına” Evde yok” dedirterek alacaklı bankeri başından savmak isterdi. Fakat Kamondo’nun beklemeye karar vermesi ile zor durumda kalan Paşa, bir yandan hamamdaki ısının, bir yandan son günlerin stresinin ve son olarak da Kamondo karşısında düştüğü durumun sıkıntısına dayanamaz. Hamamda kalp krizi geçiren Paşa, oracığa yığılıp kalır. Murat Belge’nin ifadesiyle Kamondo, Osmanlı tarihinde sadrazam öldürmüş ilk ve son gayrimüslimdir. Abraham Kamandonun Reşit Paşadan alacaklarını tahsil edip etmediğini ise bilmiyoruz. Abraham ve onun Kamondo Bank’ı dönemin finans piyasasına damgasını vurmuştur. Abraham Kamondo, asıl şöhretini Bab-ı Ali’nin iki usta politikacısı, Islahat Fermanı’nın mimarları Ali ve Keçecizade Fuat Paşalarla olan ilişkileri sayesinde kazanmıştır. Kamondolar, Fuat Paşa’nın özel bankerleri oldukları gibi devletin ekonomisini elde tutan Ali Paşaya da güven telkin etmişlerdi. 1853-1856 yılları arasında süren Kırım Savaşı sırasında ise devletin bir numaralı bankeri konumuna geldiler. Osmanlı Devleti’nin 1856 yılına kadar dışarıdan borç para almayarak Galata bankerlerinden yaptığı borçlar vasıtasıyla kendi yağıyla kavrulmaya çalıştığını düşünürsek, Fuat ve Ali Paşa’lara bu denli yakın olan Abraham’ın büyük bir servet yapmasını daha iyi anlayabiliriz. Reşit Paşanın ölümü ve ardından da Ali ve Keçecizade Fuad Paşaların siyaset sahnesinde çekilmesi ile beraber aile de Paris’e göç hazırlıklarına başlandı. Zira 1856’dan itibaren Osmanlı Devleti, borçlanma işini her geçen gün daha da abartır olmuş ve Galata bankerleri devletin borç talebine yetişemez hale gelmişlerdi. Bunun sonucunda Kamondolar da yabancı sermaye piyasalarıyla daha yakın ilişkiler kurabilecekleri bir merkeze yani Paris’e gözlerini dikti. Ailenin göçü ilginç bir olayla hız kazandı. Banker Kamondo hanedanının kurucusu Abraham Kamondo Galata’da başlayan bankacılık kariyerine Paris’te devam etmiş, fakat öldükten sonra bile doğduğu şehirden vazgeçmemişti. Vasiyeti gereği cenazesi Hasköy’de yaptırttığı anıt mezara nakledilmişti. Ayvansaray Köprüsü üzerinden Mecidiyeköy’e uzanan yoldan geçen pek çok kimsenin gördüğü, duvarlarında sprey boyalarla yazılan yazılar yer alan harap yapı yazık ki Abraham Kamondo’nun anıt mezarıdır. İçi, dışından daha beter bir haldedir.
|
|||||
|
300 PELVAN ÇIKTI MEYDANEEEEE ![]() Pelvanlarımızın resmidir Yani olur da bu kadar pespaye bir film olur. Sanırım yönetmen body boulding salonundan bir kaç figüran toplayıp biraz da görsel efekt basarak bu işi kıvırırım diye düşünmüş olmalı. Asıl acı olan filmin bir tarih filmi gibi lanse edilmesi ancak ne yazık ki fantastik bir film olmanın dahi çok uzağında. Termopiler geçidini savunan “300 Spartalı”dan başka (o da adet itibariyle) filmde hiçbir tarihsel öğe yok. Yaşadıkları yerdeki yerli halkı helot yani toprağa bağlı köle haline getiren, sakat veya zayıf doğan çocukları yiyecek kaynaklarını boşa harcamamaları için öldüren, tek bir düşünür dahi yetiştiremeyen militarist Sparta nasıl olurda eyalet sistemini, posta teşkilatını, bürokrasi ve saray teşrifatını yaratan Persler'in karşısına medeniyet ve özgürlüğün savunucusu rolü ile çıkarılır. Sonra nedir o özgür dünyanın savunuculuğu çığırtkanlığı ! Yönetmen ve senarist tarihle oynayabilir veya onu yeniden edebi formatta kurgulayabilir ancak filmin tanıtımını bu malum tarihi hadise üzerinden yapmaya kalkar, bu epik harekatı beyaz perdeye aktardığını iddia ederse orada işler değişir. Yönetmen Zack Snyder tuhaf hayvanlar icat ederek gudubet yaratıklar türetmeye, gökyüzünü atılan oklarla karartmaya efekt harikası diyorsa, Spartalıları tanrıların yeryüzündeki vekilleri olarak vermeye, her türlü sapıklığı İranlılara mâl etmeye, başkalarının yaşam hakkına zerrece itibar etmeyen Spartalıları özgürlük savaşçıları olarak lanse etmeye tarihsellik diyorsa, doğuyu yüzyıllarca öncesinin oryantalist bakış açısından görüp dansözlerin ve bilumum sapık ilişki ve zevklerin deryası olarak sunuyorsa, bir kadının ülkesi için kocasına, çocuğuna ihanet etmesini meşru görüp ardından ahlak ve erdemden dem vuruyorsa, birey devlet için vardır fehvasınca hareket etmeyi bir erdem olarak telakki ediyorsa bilmem ki ne denir? Ben şahsen diyeceğimi dedim. Tek üzüntüm bu filme eşim ve bir arkadaşımla giderek ne yazık ki gişede fazladan +3 iş yapmasına katkıda bulunmuş olmamdır. Hollywood Amerikan’ın dış ilişkilerine hizmet etme fonksiyonunu da bu filmle layığıyla yerine getirmiş gözüküyor. Şu sıralar gündem malum olduğu üzere İran ve tarihi beyaz perdeden öğrenen bir takım zevat bu şekilde Amerika’nın meşru (!) müdahalesine hazır hale getirilmekte. 2.Dünya Savaşından beri devam eden bu gelenek bu filmle zirve yapmış kanımca. Filmin kısaca mantığı şu; Sparta Helen dünyasında / Helen dünyası batının temel ayağı / Batı özgürlüğün, demokrasinin ve her türlü insan hakkının mucidi, koruyucusu ve uygulayıcısıdır / Amerika da batı toplumunun halihazırda okyanus ötesi uzantısı O HALDE İran’da doğu dünyasında / Doğu dünyası gaflet ve delalet içinde / Günümüz İran’ın sapkınlığının tarihsel temelleri eskilere uzanıyor / Doğu, insanların köleliği ve medeniyet düşmanlığı üzerine kurulu ====== buradan yola çıkarak 21. yüzyılın insani değerlerinin korunması yine batıya düşmekte. O zamanlar şarkın zorbalığına karşı çıkarak kahraman ve üçgen vücutlarını siper eden Spartalıların torunları da şimdi bu kendini bilmez insanlık müsveddesi güruha, atalarından miras aldığı şiddet ve yiğitlik ile mukabele etse yeridir. HADİ İYİ SEYİRLER |
|||||