Resmi Yunan tarih yazımı antik atalarla modern Yunanistan arasındaki devreyi karanlık devre olarak görür. Bizans dönemindeki kadar bugünkü Yunan kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan Ortodoksluğu kabul ederek bir nebzeye kadar affedilebilir bir konumdadır. Zira Bizans, hıristiyanlığın kabulünün hemen akabinde Atina felsefe okulunun kapatılması başta olmak üzere antik kültürün yok olmasında önemli rol oynamıştır. Ancak Osmanlının affedilebilir hiçbir yanı bulunmamaktadır. Yunan tarihinde bu döneme “Turkokrasi” adı verilir ve Yunanlıların geri kalmışlığında bir günah keçisi işlevi görür. Bu dönemde köhnemiş Ortodoks kilisesi ile elele veren Osmanlı devleti asil Yunan ulusunun geri kalması için her türlü tedbiri almış, insanlar dinlerini de kültürlerini de özgürce yaşayamadıkları için yeraltı okulları diye anılan gizli mektepler kurmuşlar ve kültürlerini bu sayede zorlukla bugüne 19. yy’a taşıyabilmişlerdir (bugün söz konusu mekteplerin hiçbir kalıntısının olmaması ilgi çekici:))).

Yunan tarih yazımına ilham veren yeraltı okullarından biri

Yunanlılar çocuklarını devşirilmemeleri için saklıyor ya da kız kılığına sokuyor.

Yunan propagandasında Osmanlı döneminde Rumlar
Fatih Sultan Mehmet, Yunanistan’ı kontrol altına aldığında bölgeyi İstanbul’u fethinin hemen sonrasında temellerini atmış olduğu “Millet sistemi üzerinden kontrol etme yoluna gitmiştir”. Bu sisteme göre siyasi ve idari yetkilerle de donatılarak “millet başı” ilan edilen Rum patriği, Ortodoks tebaa konusnda Osmanlı devletinin muhatap kabul ettiği tek idareci konumuna getirilmiştir. Bu şekilde halk üzierndeki etkisi Bizans döneminden de üst seviyeye çıkan patrikten beklenen ise devlete mutlak biçimde sadakat, teba üzerinde kesin kontroldür. Nitekim 1821 Yunan isyanı sırasında dönemin Rum patriği V. Gregoros isyancıları afaroz etmesine rağmen taba üzerindeki kontrolü sağlayamadığı ve dolayısıyla da akde riayet etmediği düşüncesi ile patrikhanenin orta kapısı önünde asılarak idam olunmuştur.

Patrik V.Gregorusun idamı

Gregoros'un idamını gösteren çizimde arka fonda patrikhanenin orta kapısı
Halbuki Osmanlıların son dönemlerine kadar patrikhanenin ortak çıkarlar nedeniyle Osmanlı devleti ile büyük ölçüde ortak hareket ettiği bilinir. Hatta Kudüs patriği Antimos bunun adeta bir tezahürü olarak Osmanlı varlığını şu ifadelerle yüceltir; “Osmanlıalr, Ortodoks inancından sapmış batılı Hıristiyanların şerrinden bizi koruması için Tanrı’nın bahşettiği bir lütufur”.
18. yydan itibaren özellikle bu denizci tüccarların başını çektiği Yunan burjuvazisinin de etkisiyle Osmanlı karşıtı kıpırdanmaların tırmanışa geçtiği görülür. Bu denizci tacirler bilhassa Fransız ihtilali sonrasında Napolyon savaşları sırasında İngilizlerin Fransa’ya uyguladıkları deniz ablukasını aşmayı göze alan en önemli topluluk olarak hayli zenginleşecektir. İhtilal armatörlerin sadece kesesini doldurmakla kalmayacak ihtilalin fikirlerinden de etkilenmelerine enden olacaktır. Armatörler tıpkı batıda oluşmaya başladığı üzere küçük ancak ekonomik çıkarlar konusunda kendi müteşebbislerine sonuna kadar yardım edecek bir ulus devlet arzu eder oldular. Ancak bu konuda tek başlarına başarılı olmalarına imkan olmadığından 18. yy’ın ikinci yarısından itibaren Osmanlı üzerindeki baskısı had safhaya çıkan Rusları bir nevi kurtarıcı olarak selamladılar.

Bir Rum denizci
1774 Küçük Kaynarca anlaşması Rumların esaretten kurtarılışının ilk işareti olarak kabul edildi. Zira halk arasıdaki bir inanışa göre Türkler İstanbulu ele geçirdikten 320 yıl sonra kuzeyden gelen sarı saçlı dindar Hıristiyanlar, bu barbarları sürüp atacaktı ki bu da 1773 tarihine tekabül ediyordu. Ancak kehanet tutmadı. Yine de bu dönemde gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşında Osmanlıların uğradığı ağır yenilgi Yunanlılarca bir u mut olarak görüldü.
19. yy başında Yunanlılar açısından iki önemli kazanım söz konusuydu. Herşeyden önce 2. Mahmut yeniçeri ocağını ve ayanları ortadan kaldırma planını devreye sokmuştu. Bu çerçevede Yeniçeri ocağının kaldırılması Osmanlıları askeri açıdan bir süreliğine de olsa belirsizliğin içine atarken Yunanistan bölgesindeki ayan Tepedelenli Ali Paşa’nın üzerine asker sevk edilmesi de bir iç savaş dolayısıyla ayaklanma için uygun an anlamına geliyordu. İkinci önemli etkense Avrupalılarda bu dönemde had safhaya çıkan Philhellenizm” yani Helenseverlik akımıdır.