Kitabı tanıtmaya nasıl başlamalı bilmiyorum. Adının hakkını tam anlamıyla veren bir çalışma. Yazar, "Futbol imparatorluğunun" bölgesel (Akdeniz havzası) Roma imparatorluğu ile Şarken'in Kutsal Roma Gemen imparatorluğu ve İngiltere'nin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu ve dahi günümüzdeki Emperyal Amerika Devletinden de daha büyük bir devlet olduğunu, her türlü ideolojinin üzerinde olduğunu zira hemen tüm ideolojilerinin varlıklarını meşrulaştırırken ondan feyz aldığını dillendiriyor.
Futbolun hem milli takımlar vasıtasıyla küreselleşen dünyada milli kimliğin korunmasında önemli roller oynadığını hem de Bossman yasalarında olduğu üzere (AB üyesi olan ülkelerde futbolcuların kendi ülkeleri dışında bir başka AB ülkesinde oynasalar dahi yabancı sayılmaması örneğinde olduğu gibi) bu kimliğin zaafa uğramasında önemli roller oynadığını dile getiriyor. Tarihçilerin gözünden kaçan önemli bir noktanın da Futbol-Aidiyet ve Kimlik ile Siyaset ilişkisi arasında olduğuna dikkat çekiyor. Bununla ilgili çok hoş örneklere de yer veriyor. Mesela İskoçya'da Glasgow kentinin iki önemli takımı olan Celtic ve Rangers arasındaki rekabetin dinsel bir renk taşıdığını buradan öğreniyoruz (Celtic Katolik, Glasgow Protestan bir kimlik taşıyor). İspanya'da iki Katalan takımından biri olan Espanyol'un devletçi, Barselona'nın ise milliyetçi kesime hitap ettiğini ve bunun sonucunda Barselona'nın daha büyük bir kitleye sahip olduğunu, Katalan davasının yegane temsilcisi olarak addedildiğini, Barselona formasının milli forma olarak görüldüğü için kulübün formalarına reklam dahi almadığını öğreniyoruz. Fransa'da Lyon'un burjuva, Saint Etienne kulübünün ise işçi kesimin takımı olduğunu okuyoruz. Fransa'da Marsilya ve Paris Saint Germain rekabeti ile İtalya'da Milan ve Torinolu Juventus takımı arasındaki rekabetin (ki buna bizdeki Galatasaray-Fenerbahçe rekabetini de dahil edebilirz) uluslararası arenaya nasıl taşındığını Avrupa kupalarında Milanlı bir taraftarın Juventus'un yaptığı bir maçta rakip takımı nasıl ateşle desteklediğini okuyoruz. Demirperde ülkelerinde ilk çözülmenin futbol sahalarında yaşandığını eski Yugoslavya'nın son zamanlarında Hırvat Dinamo Zagrep'in, Sırp Kızılyıldız'a karşı yaptığı maçların kanlı bir cenk havasına büründüğünü, Ukrayna takımı olan Dinamo Kiev'in, Rus Lokomotif Moskova karşısında benzer bir görev ifa ettiğini, Çekoslavakya'da da Solavak Slovan Bratislava ile Çek Sparta Prag arasında benzer durumların gözlemlendiğini öğreniyoruz. Siyasi açıdan bağımsız olmamalarına rağmen FİFA tarafından bağımsız olarak tanınma mücadelesi veren ve bunu elden eden ülkelerden de bahsediliyor. Danimarka'ya bağlı Faroe Adaları ile İngiltere'ye bağlı İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda gibi. Cezayir ve Filistin takımlarının ülkelerinin ulusal mücadelesinde oynadıkları rolleri de keyifle okumak mümkün.
Çalışmada futbolun birleştirici yönüne de değinilmiş. Türkiye'nin 3. olduğu 2002 Dünya Kupasında 4. olan Güney Kore'nin maçlarının yasaklamalara rağmen komünist Kuzey Kore'de izlendiğini hatta sınır bekçisi Kuzey Koreli askerlerin sınırın diğer yakasındaki Güney Koreli askerleri keyifle tebrik etikleirni okurken de tebessüm etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ama aynı futbol çoğu zaman ulusal nefret duygusunun pekiştirilmesine de hizmet edebiliyor. Bu anlamda 1974 yılında sosyalist Doğu Almanya'nın kapitalist Batı Almanya'yı yenmesi "kibirli ve züppe kapitalistelere karşı sosyalist Almanların bir başarısı" olarak takdim edilmiştir.
Futbol politikalara alet olmaktan da kurtulamamış bir oyun. 1919 yılında sonra bir müddet I. Dünya savaşının mağlup ülkeleri uluslararası müsabakalardan dışlanmışlardır. Bundan dolayı savaş sonrası ilk Fransa-Almanya maçı 1931'de yapılabilmiştir. 1934 yılında İtalya'da oynanan Dünya Kupası da Mussolini'nin gövde gösterisine şahit olmuştu. "Üstün İtalyan ırkı" davasının haklılığını dünyaya kanıtlamak açısından bu maçı önemli bir vasıta sayan Mussolni yönetimi hakemlere açıkça baskı yapmış ve bu baskı İtalya'ya şaibeli bir şekilde Dünya kupasını getirmiştir.
Uzun lafın kısası futbolsever iseniz ve dünya gündemi ile yakın tarih ilginizi çekiyorsa bu kitabı kaçırmamanız tavsiye olunur.